
I
Vakit kışa, yollar menzile, umut sükûta meyletmişti.
Genç adam, zihnindeki ağır imtihanların yorgunluğunu sırtlayıp şehri kilitleyen uzun yolu aşmıştı.
Aile toplanacak; çay kaşığının sesi kahkahaya, kuzen muhabbeti huzura karışacaktı. Onun istediği
büyük bir saadet değildi. Kapı açıldığında yüzüne sıcak bir ev havası vursun, bir köşede kendisine de
yer ayrılsın istiyordu. Bir eve varmak ve o evde yabancı sayılmamak; belki sadece kabul görmek…
İki hafta evvel de aynı ümitle gelmişti. Babasına haber vermeden varacak, küçük bir sürpriz
bırakacaktı. Fakat kavuşmanın sıcaklığı yerine yokluğun soğuk yüzüyle karşılaşmıştı. Babasının, eski
alışkanlıklarının kokusunu taşıyan kasvetli bir akşama karıştığını öğrenmişti. Belki döner diye
sokaklarda oyalanmış, sonunda gururunu cebine katlayıp amcasının kapısına sığınmıştı.
Yaşı çocukluğun mazeretine sığmayacak kadar ilerlemişti; yine de içindeki kırgın çocuk, “Beni kim
kabul eder?” diye düşünmekten duramıyordu.
Ertesi sabah babası kahvaltıya geldiğinde, üstüne sinmiş ağır kokuya rağmen birkaç söz ve
“Oğlum…” demesi kırgınlığı silip atmıştı. O geceyi “bir defalıktır” diyerek kalbinin kuytusuna
kaldırmıştı. İnsan, yıkılmamak için bazen yalana değil, ihtimale tutunurdu.
Şimdi yine aynı mahalleye yaklaşıyordu. Zihnindeki sahne berraktı: Kapı açılacak, içerideki sıcaklık
yüzüne vuracak, yüzler ona dönecek ve o, içinden “İşte yuvamdayım” diyecekti.
Mahalleye girdiğinde, babasının kaldığı evin mutfağında yanıp sönen bozuk ışığı fark etti. Cızırtılı bir
lamba gibi gidip geliyor, içeride yolunda gitmeyen bir şeyin işaretini veriyordu. İçinden belli belirsiz
bir “acaba?” geçti. Üzerinde durmadı. “Unutmuştur, babam işte, dalgındır,” dedi. İnsan, umuduna
gölge düşmesin diye bazen gördüğünü görmemiş sayardı.
Amcasının kapısını çaldığında içeride hayal ettiği hava vardı. Telaşlar tatlı, yüzler aşinaydı. Elini
yüzünü yıkadı. Kalabalık sofranın uğultusu evi dolduruyordu. Yer dar olduğu için bir kuzeniyle yan
odaya geçti. Önüne sıcak bir tabak konuldu.
Henüz oturmuştu ki yengesine sordu:
“Babam nerede?”
Yengesi sıradan bir sesle cevap verdi:
“Bilmem, daha gelmedi.”
Cevap kısaydı; ama genç adamın içinde uzun bir maziye dokundu. Yanıp sönen ışık, iki hafta evvel
sokaklarda oyalanışı, hepsi zihninde birleşti. Bir şeylerin yeniden başladığını anladı. Onu asıl
yaralayan, hakikatin kendisinden çok, evdekilerin buna alışmış görünmesiydi.
Öyle de oldu.
Sofrada çekirdek seslerinden tuhaf bir senfoni yükseliyordu. Bir çocuk güldü, biri tabak uzattı, biri
çayın demini sordu. Neşe, ince bir örtü gibi gerçeğin üstüne serildi. Genç adam tabağındaki yemeğe
bakıp sustu.
Sonra bir telefonun acı sesi geceyi böldü. Halası, gence acımış olacak ki telefonu eline aldı ve sert,
sitemkâr bir sesle:
“Alo! Oğlun geldi, nerelerdesin?”
Genç adamın elindeki kaşık havada asılı kaldı. Ahizenin diğer ucundan sızan ses, beklenen hasret dolu
“Hoş gelmiş, iyi etmiş.” değildi. O seste bulanık bir cüret, sinirle karışık bir alınganlık vardı. Genç
adam o sesi tanıyordu. Örtüldüğü sanılan eski bir kuyunun dibinden geliyordu.
“Niye haber vermiyor geleceğini?” diye çıkışıyordu adam.
Oysa haber verilmişti. Hem de defalarca… Fakat bazı hakikatler, nefsin ağırına gittiğinde unutulmuş
gibi yapılırdı.
Halası daha da sertleşti:
“Gelme! Bu hâlinle gelme. Oğlunun karşısına böyle çıkma!”
Genç adam donakaldı. İçinde kabaran isyan boğazında düğümlendi. Yüzüne, buzdan bir maske gibi,
ağır bir hissizlik çöktü. Evdekiler bir müddet kızdı, birkaç cümle söylendi, birkaç baş sallandı. Sonra
aynı çıtırtılar kaldığı yerden sürdü.
İşte onu en çok yaralayan da buydu. İnsanın sevdiği düşebilir; nefsine yenilebilir, Ejderha Şerbeti’ne
elini uzatabilirdi. Fakat o düşüşün evdekilerce kabul edilmesi, iki sitemle örtülüp geçilmesi, genç
adamın içini daha derinden yaraladı. Çünkü o, bu geceye kavga bulmaya değil, yuva bulmaya
gelmişti. Yine bulamamıştı…
II
Çay bardakları şıngırdamaya devam etti; sofra eski sesine dönmüştü. Genç adam ise dönememişti.
Kafasındaki fırtınaları yalancı bir tebessümle örtmeye çalışıyordu.
Telefondaki o ses, ebediyen kapalı kalacağını sandığı kuyuyu bir kere aralamıştı artık. Zihni gurbete
gitti. Bir yıl önce babasını, yabancı bir memleketin tekinsiz sokaklarında bulduğu günü hatırladı. O
gün babası yalnızca uzak bir ülkede değildi; kendinden de ırak düşmüştü. Üstüne sinen duman,
gözlerindeki mahcup kızarıklık hâlâ aklındaydı. Genç adam onu oradan çekip alırken, aslında babasını
değil, çocukluğundan kalan son ümidi kurtardığını sanmıştı.
Sonra her şey düzelir gibi olmuştu. Babası toparlanmıştı. Namazın muhafazası, orucun terbiyesi,
düzenli işin huzuru üzerine sinmişti. “Demek ki insan düzelebiliyormuş,” diye teselli bulmuştu. Fakat
şimdi telefondaki ses, bütün güzel ihtimallerin üstüne isli bir perde çekmişti. “Ne oldu da babam yine
böyle oldu?” diye içini kemiriyordu.
Kapı çok geçmeden çalındı.
Aralanır aralanmaz soğuk havayla birlikte keskin rayiha içeri sızdı. Genç adam kokuyu duyar duymaz
başını eğdi. Adını herkes bilirdi; fakat o kendi içinde ona başka bir ad vermişti: Ejderha Şerbeti.
İnsanın aklını bulandıran, yüzünü değiştirip sesini yabancılaştıran, evlerin içini ateşe veren Ejderha
Şerbeti’ydi bu.
Babası içeri girdi.
Kötü bir adam değildi; ama bir kere nefsine yenilmişti. Yüzünde tutunamayan bir mahcubiyet, o
mahcubiyeti örten tuhaf bir alınganlık vardı. Biraz da sanki hiç yaşanmamış gibi tavırlar içindeydi.
İnsanlar bazen cürmünü bilse de suçlu görünmemek için herkese küsmüş gibi davranır, çocuklaşırdı
belki…
Genç adam ona baktı. Kızmak istedi. “Ben seni nerelerden aldım, sen yine bu hâle mi döndün?” diye
yüzüne kusmak istedi. Fakat sükût etti. Öfkesi yine merhametine takılmıştı.
Babası usulca yanına sokuldu.
“Önceden haber verseydin ya oğlum,” dedi.
Genç adam haber verdiğini söyleyebilirdi. Herkesin bildiği hakikati sofranın ortasına koyabilirdi.
Yapmadı. Yüzünün bir köşesine kırık bir tebessüm yerleştirdi. Ne affetmekti ne de razı olmak. Bu
tebessüm başkalarının huzurunu bozmasın diye yüzüne astığı ince bir perdeden ibaretti.
Babanın cümleleri bazen birbirine karışıyor, bazen yarıda düşüyordu. Evdekiler onu da kendilerini de
idare ediyordu. Mevzu değişti; karpuz kesildi, çaylar uzatıldı.
Misafirler birer ikişer dağıldı, vedalar edildi. Her şey şaşırtıcı derecede sıradandı. Bu sıradanlık genç
adamı daha çok yaraladı; onun içinde bir şeyler yıkılırken dünya bardak topluyor, mont giyiyor, kapı
kapatıyordu.
Ev nihayet boşaldı. Amcası işteydi. “Ne olur kalksın. Evine gitsin. Ben de amcamda kalayım.” diye
dua ediyordu genç. Bunu yüksek sesle söyleyemezdi. Koca bir adam sayılırdı artık. Bu geceyi atlatıp
sabaha erişmek çok zor bir imtihana dönüşmüştü.
Baba oturuyordu.
Bir ara yanına eğildi. Kendi evinin uygun olmadığından bahsetti. Sonra sıradan bir şey söylüyormuş
gibi fısıldadı:
“Sen dedenlerin dairesinde kalırsın. Soğuktur ama idare edersin. Kimseye çaktırma.”
Bu cümle, dedesinin buz gibi dairesinden daha çok üşüttü içini.
Dedenin dairesi, soğuğu duvarlarından sızan, yıllardır yemek pişmeyen bir yerdi. O kadar yolu oraya
sığınmak için gelmemişti. Kapısı açık bir ev, üstüne örtülecek bir battaniye, sabah huzura uyanacak
bir aile aramıştı.
Ama yine sustu.
“Tamam,” diyebildi sadece.
Bu “tamam”, kabulün değil, çaresizliğin kelimesiydi. İçinden “Ben senin ayıbını örtmek için mi
geldim? Ben yine mi bir yere sığmayacağım?” diye bağırdı ama kimse duymadı. O gece babasından
nefret etmedi. Edemedi. Keşke edebilseydi; belki her şey biraz daha kolay olurdu.
III
Saat on biri geçmişti. Babası hâlâ gitmemiş, koltuğun ucunda oturuyordu. Genç adam bedenen aynı
odadaydı; zihni ise eski hatıraların içindeydi.
Tam o sırada kuzenlerinden biri kolunu tutarak içeri geldi. Ağrıdığını, hastaneye gitmek istediğini
söyledi. Evde yeni bir hareket başladı. Birisi “Bekleyelim, geçer,” dedi.
Babası kıza çıkıştı:
“Bir şeyin yoktur. Bahane arıyorsun. Bu saatte kız dışarı çıkar mı?”
Cümle odada asılı kaldı. Kız sustu, yengesi telaşlandı. Genç adamın gözleri bir an parladı; tavana
baktı, Rabbine içinden şükretti. Bu mevzu onun için de bir çıkış, puslu havadan kurtulma ihtimaliydi.
“Ben götürürüm,” dedi.
Sesindeki aceleyi kendisi de fark etti. Bir iyilikten çok nefes alma çabasıydı. Elbette kuzenine yardım
etmek istiyordu; fakat içten içe, babası sıkılır da gider diye bu çıkışı da bir imkân biliyordu.
Yengesine “Benim için de iyi olur,” dedi kısık sesle.
Saniyeler içinde montlar alındı, kapı açıldı. Arkasına bakmadan kendini dışarı attı. Derin bir nefes
aldı.
Gece dışarısı evin içinden daha dürüsttü. Soğuktu, karanlıktı, sertti; fakat hiç değilse saklamıyordu.
Hastaneye vardıklarında acilin önünde beyaz ışıklar altında yorgun, hasta insanlar vardı. Herkes
sabırla sırasını bekliyordu. Kimi kolunu, kimi başını, kimi karnını. Genç adam ise görünmeyen bir
yerini tutuyordu.
Kuzeni işlemlerle uğraşırken o, soğuk metal koltuklardan birine oturdu. Koltuğun demiri sırtına
değince ürperdi. Garip bir şekilde iyi geldi bu ona. Çünkü evdeki sıcaklık kavuruyor, buradaki soğuk
yalnızca üşütüyordu.
Tüm gece gözlerinin önünden geçti: Yanıp sönen mutfak ışığı, sıcak tabak, “Babam nerede?” sorusu,
halasının sesi, kapıdan içeri sızan o koku, babasının “Haber verseydin,” deyişi, dedenin soğuk dairesi,
“Kimseye çaktırma.”
Bir ara telefonuna baktı. Birine “Ben çok yoruldum,” demek istedi. Fakat derdin para gibi pay
edildikçe eksilen bir şey olmadığını biliyordu; bilakis dile geldikçe insanın içinde yeniden çoğalırdı.
Yine de babasını kötüleyemedi. Kızdı, kırıldı, utandı, üşüdü; ama kötüleyemedi. Çünkü
hafızasında babasının yalnız o geceki hâli yoktu. Çocukken parkta elinden tutan baba da vardı;
elin memleketinde sokaklardan topladığı, neredeyse sırtında taşıyarak memlekete döndürdüğü
o perişan hâl de. Soğuktan titreyen o biçare adam da vardı, toparlandıktan sonra yüzüne konan
o nûr da… İnsan sevdiğini tek bir gecenin içine kapatamıyordu. Fakat bazı geceler, insanın
bütün sevgisini sınardı.
Koridorun başında yaşlı bir adam sedyede yatıyor, çocukları başında “Baba!” diye feryat ediyordu.
Hayat, herkesin yarasını başka bir sedyeye yatırmış gibi devam ediyordu.
Genç adam ellerini birbirine kenetledi. O an büyük bir söz söylemedi, büyük bir karar almadı. Sadece
çocukluğundan kalma o son ümit, içinin en kuytu yerine çekildi. Bir kapı daha kapanmıştı; hem de
gürültüsüz, kavgasız, kimsenin fark etmediği bir kapanışla.
O gece kavga etmedi. Kimseye hesap sormadı. Babasına lanet okumadı.
Sadece sükût etti.
Ömer Faruk Güler
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.