
Gözleri kendini ele vermemek için kepenkleri kapatıp kendini karanlıklara mahkum ediyordu. Camdan içeri zorla girmeye çalışan güneş, ateş böcekleri gibi yanıp sönmeye çalışan floresanlar ve fotoğraflarda yaşayan sıcak tebessümler artık içini aydınlatmaya ve ısıtmaya yetmiyordu. Kaçmak saklanmaya yetmese de başka çaresi yoktu.
Bir şekilde geçen yedi saat, asırlardan az değildi sanki. Sürgülü kapıları aştığında koşmaktan kan ter içinde kalmıştı. “Dayan bak geldik, bak yetiştik! Sen eski topraksın, ne badireler atlattın, bu küçücük şey senin gibi bir dağı devirmeye yeter mi?” dediğinde yüzünde sade kahveden daha acı bir tebessüm vardı. Söylediklerine kendisi dahi inanmıyordu. Sedyeyi düşürmemek için bilekleriyle demirlere yapışmıştı ve gözlerini kaçırıp rol yapacak halde değildi. Vaziyet Mahir Bey’in gözünden kaçmadı.
Biricik yavrusunun demirleri sıkıca tutmaktan titreyen elini tuttu. Gözlerini onun gözleriyle kavuşturdu. “Oğlum. Bu zamana kadar yıktığım her duvar, ördüğüm her tuğla, bir daha akacağını bildiğim halde sildiğim terler, iki parmak ucu aşınmış sarı eldivenlerimle tuttuğum çekicin çaktığı sayısız çivi, alev topu gibi üzerime çullanan merhametsiz güneşin altında gölgesiz ve serinliksiz ayakta duruşum senin ve kardeşin içindi. Bu kadar meşakkatin para kazanmak gibi bahaneleri olabilir. Fakat para gider gelir, bir şekilde ele geçer. Lakin geçen vakit geri gelmez. Ben sizin için vaktimi ve istirahatimi feda ettim. Bunun yalnızca tek bir sebebi vardır: Ben sizi çok sevdim.
Üç beş damla yaş kendilerini esaretten kurtarıp göz pınarlarından firar etti. “Babam! Ne olursun kendini yorma. Biz de seni sevdik, seni hep sevdik. Her şeyi sen çıkınca konuşuruz bak geldik bile! Bahçeye beraber diktiğimiz gül yeni açtı. Seni bekliyor. Senin elinden su bekliyor. Onu susuz bırakma! Onu susu-” Kendinden geçerek konuştuğu anda lafını neşterle kesen kefen beyazı kıyafetler dile geldi: ”Beyefendi müsaadenizle biz gerekeni yapacağız, lütfen burada bekleyin.”
Artık orada yalnızdı. Bazı koridorlarda ölüm sessizliği vardı. Arada sırada yeri göğü inleterek haykıran bülbüller gibi ağlayıp sızlayanlar sessizliği bozuyordu. Bunlar geride kalanların sesleriydi. Kulaklarını kapatmak ihtiyacı hissetti. Yine de sadece volta atıp durdu. Koltuğa oturdu, kalktı, yere çöktü, burnunu çekip durdu. Belki de canından çok sevdiği babasıyla son kez konuşmuştu. Kalıp çıkacağı meçhuldü. Böyle olacağını bilse nefesi tükenene kadar en sevimli kelimelerini hediye etmekten çekinmezdi. Bilseydi. Çoğu zaman insan elinde olan şeylerin kıymetini bilmek için her şeyi yitirmelidir. Bu şeyler de iş işten geçtikten sonra zaman gibi artık geri gelmeyecektir.
Dünyanın ağırlığını omuzlarına almasına rağmen küçük kardeşi için güçlü olmak zorundaydı. Kendini helak ederek ve yalnızlığını bahane ederek onun sığınabileceği tek güvenli limanı yıkamazdı. Bekliyordu. Beklemekten hayatı boyunca nefret etmişti ve bir şekilde beklemekten kaçmıştı. Ama şimdi buna mecburdu.
Keşkeler dilinden düşmüyordu. Hem ağlıyor, hem susuyordu. “Keşke sen o sütlacı istediğin zaman market kapalı diye geçiştirmeseydim. Gerekirse diyar diyar gezip bulsaydım da seni mutlu etseydim. Keşke seni bastonla yürütmek yerine gideceğin her yere sırtımda taşısaydım. Lale ile yok yere kavgalar edip senin canını sıkmasaydım. O küçücük, sevimli, günahsız kardeşimi de kırmasaydım. O kadar çok keşkem var ki anlatsam bitiremem. Ya çok geçse ve bütün bu feryadım tarihi geçmiş paket ürünler gibi bozuk ve suni görünürse…”
Kalbinden geçenler dudaklarından dökülmediği halde kendi kendine kesilmişti bir anlığına. Boğazına dikenli teller çevrilmiş gibiydi. “Kara toprağın altına annemden sonra seni de mi yatıracağım. Siz ikiniz benden gidip beraber olduktan sonra ya biz ne yapacağız! Nasıl nefes alacağız ciğerlerimiz yanıp kavrulurken? Ne olur Beni çaresiz, Lale’yi gülsüz bırakma babam!”
Beklemek dışında yapabileceği tek şey o dehşet verici anlardan sonra ancak aklına gelmişti. Titreyen ellerini diz çökerek semaya açtı.” Allah’ım! Bu yaşıma kadar gafil yaşadım. Çok zamanım var sanıp her şeyi erteledim ve ellerimde hiçliğin gürültüsünü duydum. Yanımda en sevdiklerim olduğu halde kendimi hep yalnız hissettim. Şimdiyse bazı insanların yalnızlığının çok kalabalık olduğunu anlıyorum. Bekleyip sabretmenin çok uğraştırıcı olduğunu söyleyip geçerdim. Şimdiyse her şeyin sabır olduğunu biliyorum. Ya Rabbi! Ben sana yalnızca geçirdiğim kötü zamanlarımda geliyorum. Havalar güneşliyken adını anmayı unutuyorum. Bu acınası halimle yine de kapına geliyorum. Çünkü merhametlilerin en merhametlisi olduğuna yürekten inanıyorum. Ne olur sevdiklerinin hürmetine merhamet eyle! Bizleri sensiz, bizleri bizsiz bırakma! Beni kendime bırakma. Bülbüller niçin dayanamayıp feryat eder diye düşünürdüm. Şimdi bülbülün de ötene kadar en yanık pervane olduğunu anlıyorum. Her şeyi geç yapıyorum. Ne olur gafletten beni uyandır!”
Dua edip teslim olmak onu rahatlatmıştı. Yine de yaşlı gözleri doktorlardan gelecek müjdeli haberler için çakmak çakmak bekliyordu. Bahçedeki gül annesinden yadigardı. Annesi gülleri çok sevdiği için dikivermişlerdi toprağın alnına. Lale’nin ismi de annelerinin çiçek sevgisinden geliyordu. Lale annesiz kalmıştı, küçük kalbi çok yaralanmıştı. Mahir Bey çocukları için her gün gülünü sulardı, Lale de neşeyle dolardı. Mahir Bey’e bir şey olursa Lale gülsüz mü kalacaktı? Gül yavaş yavaş sararıp solacak mıydı? Mahir Bey’in yürekten döktüğü su başka bir su gibi olacak mıydı. Gül ve Lale’yi mahir bir yiğit sular, bakardı. Şimdiyse her şey muallaktı.
Beklerken yaşlı gözleri tablodaki şu dizeye takıldı: “Üç günlük dünyada güller laleler sevilsin”
Sürgülü kapı açıldı. Dünya üç günlükse bile şu an bu günlerin içinde miydi değil miydi anlayacaktı. Hangi gündeydi bilmiyordu fakat gül ve lalenin susuz kaldığı tek bir gün geçmeyecekti.
Enes Kaya
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.