Hikâye Yarışması (Toplam Ödül 18.000 TL)
Hikâye Yarışması

Tebeşir

Kül Akademisi’nde sabahlar aynı sesle başlardı.
Tebeşir tahtaya değerdi.
İnce bir cızırtı.
Sonra herkes doğrulurdu.

Sıralar cilalıydı. Pencereler yüksek. Koridorlar yıkanmış kemik gibi beyaz. Nöbetçi öğrenciler gece boyunca köşeleri yoklar, tırnak arası kadar leke bulsalar pirinç çan çalınırdı.

Ben çan çaldırmamıştım.
Bununla gurur duyardım.

Nefesimi az verirdim. Sorulan soruya, öğretildiği uzunlukta cevap verirdim. Gülerken dudaklarımı açmazdım. Rüyamı sabah olmadan unutmak için, uyanınca tavandaki çizgileri sayardım.

Başöğretici beni severdi.

Bunu hiçbir zaman söylemedi. Porselen maskesinin ardından başını bir kere eğmesi yeterdi. O baş eğiş bana verilmiş bir madalya gibiydi.

Haftada bir, Büyük Salon’da tartılırdık. Pirinçten yapılmış iki kefe vardı. Birine cam fanus konurdu. Öğrenci fanusun içine nefesini bırakırdı. Görevli, fanusun ağzını mühürlerdi.

Benim kefem kıpırdamazdı.
Bir kez bile.

Kıpırdayanlar yan kapıdan çıkarılırdı. Kapının arkasında kireç kokusu olurdu. Geri dönenler aynı sıraya otururdu ama isimleri ağızlarında biraz yabancı dururdu. Defterlerini düz tutarlar, gözlerini tahtadan ayırmazlardı. Bazıları gece uykusunda dişlerini sıkardı.

Koridorlarda kadın heykelleri vardı.

Başları hafif yana düşüktü. Ellerinin kimi göğsünde, kimi kucağında donmuştu. Onların önünden geçerken adımlarımızı yavaşlatmamız öğretilmişti. Mermer denirdi. Fakat mermer böyle susmazdı. Bazılarının dudak aralarında ince çatlaklar vardı. Rüzgâr geçince çatlaklardan kısık bir ses çıkardı.

Kimse duymamış gibi yürürdü.

Ben de yürürdüm.
Sınıflarda her şey tebeşirle başlardı. Başöğretici kutuyu açar, eldivenli iki parmağıyla bir çubuk seçerdi.
Tebeşir onun elinde kısa bir kemik gibi dururdu. Tahtaya ilk harfi yazarken sınıf susardı.

Toz yavaşça inerdi.
Sıraların üstüne.
Saçlarımızın arasına.
Dudaklarımızın kenarına.

O tozun kokusu sıradan değildi. Yaş taş gibi değildi. Kurumuş kâğıt. Eski yağ. Isınmış tahta. Bazen de gül yaprağı gibi, ama ezilmiş.

Bunu düşünmezdim.
Düşünmemek, bende ince bir beceriye dönüşmüştü.

Bir gece, Başöğretici’nin odasına tebeşir götürmem emredildi. Depo katına inen merdivenleri yalnız geçtim. Yukarıdaki lavanta kokusu dördüncü basamaktan sonra azaldı. Sekizinci basamakta taş rutubeti başladı. Aşağıda lambalar titriyordu.

Demir kapının önünde sandıklar vardı.
Üzerlerinde beyaz mühür.
Tebeşir sandıkları.
Kutuları saydım.
Üç kutu aldım.
Dönmem gerekiyordu.
Karşı kapı aralıktı.

İçeriden kızıl bir ışık sızıyordu. Duvarın dibinde hareket ediyor, sonra çekiliyordu. Sanki içeride büyük bir hayvan nefes alıyordu.

Yaklaştım.
Kapıyı ittim.
Fırın oradaydı.
Kocaman.
Ağzı açık.
İçi kızıl.

Sıcak yüzüme vurdu. Kirpiklerim kurudu. Odanın iki yanında sandıklar diziliydi. Bir masada kalın bir defter duruyordu. Kapağı koyu kırmızıydı. Kenarları parmakla yağlanmıştı.

Açtım.
Satırlar muntazamdı.
“Teslimat 402: On iki gök haritası. Seksen kilo çini. Sonuç: 14 kalıp beyaz kül.”
“Teslimat 403: El yazması şifa defterleri. Kuş diline dair altı divan. Sonuç: 8 kalıp beyaz kül.”
“Teslimat 404: Kırk iki masal anlatıcısı kadın. Sonuç: Heykel malzemesi.”
Sayfanın kenarında tebeşir izi vardı.
Bir çıtırtı duydum.
Sandıkların arkasına çömeldim.
Başöğretici içeri girdi.

Cübbesi yoktu. Gömleğinin yakası terden bükülmüştü. Kollarını sıvamıştı. Bilekleri inceydi. Bir elinde küçük bir bez, öbüründe mühür bıçağı vardı. Uzun süre ayakta durdu. Sonra fırının yanındaki tabureye oturdu.

Öksürdü.
Öksürüğü maskenin içinde sıkıştı.
Elini çenesine götürdü. Porselen yüzü çıkardı.
Altında sıradan bir yüz vardı.
Bu yüzden korktum.

Yanakları çökmüş, göz kapakları mor, tıraşı aceleyle yapılmıştı. Burnunun yanında küçük bir kesik vardı. Dudaklarının kenarında kurumuş bir yara. Bütün gün sayılara bakan, geceleri de kendi yazdığı sayılardan korkan bir kâtip gibiydi.

Maskeyi dizlerinin üstüne koydu.
Bir süre ona baktı.

Sonra beyaz eldivenleri çıkardı. Parmak uçları çatlamıştı. Tırnaklarının altı griydi. Ellerini bezle sildi. Bez daha da kirlendi.

Bir sandığı açtı.

İçinden sedef kakmalı bir rahle çıkardı. Üstündeki çizgiler lambanın altında kısa kısa parladı. Başöğretici rahleyi tartar gibi kaldırdı. Yüzünde ne beğeni vardı ne öfke.

Sadece yorgunluk.
Rahleyi fırına attı.
Alev yükseldi.
Tahta önce inledi.
Sonra sustu.

Koku ağırlaştı. Eski bir oda yanıyor gibiydi. İçinde yıllarca açılıp kapanmış pencereler. Diz üstünde okunmuş sayfalar. Çocuk eliyle sürülmüş toz.

Başöğretici eğildi.
Fırının altındaki çekmeceyi açtı.
Beyaz kül doluydu.
Avuçladı.
Pres kalıbına koydu.
Üzerine şeffaf bir sıvı damlattı.
Bastırdı.
Bekledi.
Kalıbı açtı.
Tebeşir çıktı.
Kusursuz.
Beyaz.
Kısa.

Başöğretici onu göz hizasına kaldırdı. Parmağıyla ucunu düzeltti. Sonra kutuya yerleştirdi. Kutunun kapağını kapatırken eli titredi.

Bir an başını kaldırdı.

Saklandığım yere bakmadı. Daha yakınıma baktı. Sanki orada kendinden önce davranmış bir korku duruyordu.
O gece merdivenleri nasıl çıktığımı hatırlamıyorum.

Elimde üç kutu vardı. Bir de sandığın kenarından bulaşmış toz. Avucumu kapattım. Toz, terimle karıştı.
Beyaz değildi artık. Çamur gibi çizgi çizgi olmuştu.

Sabah zili çaldı.
Büyük Salon doldu.

Herkes yerini aldı. Ben de aldım. Dizlerimi sıranın altına aynı hizada koydum. Ellerimi defterimin iki yanına yerleştirdim. Nefesimi tuttum.

Başöğretici kürsüye çıktı.
Porselen yüzü yerindeydi.
Eldivenleri bembeyazdı.
Kutuyu açtı. Yeni tebeşiri aldı. Tahtaya yaklaştı.
Sınıfta çıt çıkmadı.
İlk çizgiyi çekti.
Toz döküldü.
İnce.
Yavaş.

Başöğretici’nin eli durdu. Belki de yalnızca ben öyle sandım. Bileği bir an boşlukta kaldı. Sonra yazmaya devam etti.

Ben tahtaya bakmadım.
Avucumu açtım.

Gece mahzenden kalan kül çizgisi hâlâ oradaydı. Tenimin içinde gibi duruyordu. Sıcak değildi. Soğuk da değildi.

Başöğretici ikinci harfi yazdı.
Tebeşir kırıldı.
Parça yere düştü.
Kimse eğilmedi.
Onların beyazı karın değil, külün beyazıydı.
Sınıfta sessizlik vardı.
Tahtanın altında beyaz toz birikti.
Başöğretici’nin eli, kırılan parçaya uzandı.
Ben avucumu kapattım.

Abdülaziz Kıran

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu