
Sanatkâr dostlarıma…
Herkesin her şeyi sevmesi mümkün mü? Elbette değil. Fakat bu çok genel bir soru. Zülfiyâre hiç dokunmadan soruyu daha karakterli ve konuşabileceğimiz bir minvale getirelim:
Her çiçeği sever misiniz? Bozkırlara yolunuz düştüğünde morunu sarısını seçmeden çiçek istifler misiniz?
Çoğu tabiat meraklısı ve zarif şeyleri seven insan, buna evet der.
Hangi çiçekleri seversiniz, sorusunu sorduğunuzda; bazıları detaylandırır, gülden papatyadan laleden başlayıp, tabiata çayırlara, çoban değnekleri, mayıs otlarına, fiğlere; nilüferden su mercimeğine kadar, noktaya virgüle iner…
Bazıları ise gül lale papatya deyip, susar.
Bazıları çiçek deyince sadece gülü yahut papatyayı hatırlar. Seviyordur ama o kadarını biliyordur. Adından, renginden, tonundan habersizdir. Yerde mi gökte mi açar, farkında bile değildir.
Çoğu seçicidir, ben manolya severim, der. Yahut da zambak tutkunudur. Bütün çiçekler güzel ama yasemin kokusu hiç bir çiçekte yok, diyenler de çıkar. Bazısı şekle bazısı kokuya, bazısı her ikisine, bazısı tabiattaki bazısı tarihdeki duruşuna göre sever.
Süleymaniye’de serviye tırmanan beş yüz yıllık mor salkım, kimine en güzel çiçek olarak görünür. Boğaziçi’nde erguvan hiç bir çiçeğe değişilmez… Mesela çoğu insan mor süsen sevmez; mezarlık çiçeği diye nam saldığı için… Veya lale tutkunlarının bir kısmı ters laleye düşkündür, yükseklerde, Şehidân dağlarında, mürşidin kabrinde, manevi topraklarda açtığı için…
Gelinler gala yahut mine çiçeğini, şakayığı, süseni; dervişler karanfili sevmiş… Yaşadığım sokakta Gülzâr Baba, yürüdüğüm yollarda Sümbül Sinan türbesi var. Tramvayın geçtiği Fatih semtlerinden birinin adı Laleli! Hikâyeleri bir yana, çok çeşitli meftunluklar bunlar… Mecnun’a sorsan hepsinden bihaber çağlarda, Leyla’dan başka çiçek tanımaz zannımca!
Görüldüğü üzre çiçek türü kadar insan zevki ve insanların hissedişine göre de çiçek dediğimiz bu zarif yaratılışa binbir mercekten bakış var! Hemen her yeşilliğin, çeşit çeşit açışlarla; burnunda, dudağında, gözünde hele hele kalbinde hayretâmiz bir renk göze gelmiş. Öyle ki çiçekteki bu açışlar ve bizdeki bu bakışlar ‘çiçeğin morfolojisini’ adeta yeniden ‘biçimlendiriyor’. Çiçeğe manevi taçlar ekliyor.
Gülde bunu açıkça görüyoruz. Edebiyatda hitabetde; ıtriyat ilmi içeren alanlarda; yeme içme kültürü, giyinme âdâbı ve elbette nimete ve teşbih ettiği alana hürmet mesabesinde bir duruşu var gülün bu tabiatta. Hatta eski lisanlarda gül, kelime olarak bütün çiçekleri ihtiva etmiş. Çiçek deyince gül bir marka bir logo adeta! Ticarette sanatta… Madden ve manen hayatımızda kapladığı alana bakınız…
Her bir çiçek için benzer şeyler söylenebilir. Rağbete ve talebe göre ‘de’ değerler artmak ve azalmakta… Övülmüş olmak başka övülmeye çalışmak başka… Gül övülmüş mesela… Nergis övülmeye çalışmış… İkisi de yaradılışının gayesine uymuş. İkisi de evla… Fakat güle rağbet çok, neden? Şuncacık dünya tarihinde, yüksek perdeden bir o medhedilmiş, Kainatın Serveri aleyhisselama remz edilmiş zira…
Neden durdum şimdi bu kadar gül ve çiçek üstünde teşbihata?
Kendini gül yerine koysana… Koyamazsın! Gülsen gülsün. Papatyaysan gül olmaya çalışma… Nergissen gülü kıskanma… ‘Herkes sevsin’ için yaşamayı bir kenara bırakıp, yaradılışına uygun, o yüksek rızaya ulaşma gayretinde ol…
Herkes sevmesin seni, herkes bilmesin…
Ama sen aynı bahçede açan gülü de sev, ‘farekulağını’ da! Kardelen de çok özel bir çiçektir ama menekşe gibi dağda büyür o da… Öyleyse ne dağı küçümse ne çölü karala… Hele mümbit iklimde hars edilmiş bahçenin lalesine sakın dil uzatma…
Rabbinin yarattıklarını seven, Rabbinin sevdiği kul olmak için yaşa… O’nun için sev.
Herkes kendi sevgisinden sorumludur bunu unutma. Herkesin nasibi samimi sevgisi kadardır. O halde kalbine bak. Kalp çiçeğin ne açmış, ne söyler ne kokar ne fısıldar… Sözü hatırla:
“Her kalp, kendi içindeki çiçeğin kokusunu verir” *
Ha diyelim bir de ben gidi şairsin! O vakit de kuşların dilini ve remzini düşün…
Bülbülle şakrak nasıl bir olsun! Yedikleri yem bile başka!
Ötleğenle ağaçkakanı bir tutamayız…
Kızılgerdan hepimizin içini pamuk gibi yapar da, pembegerdan denen bir kuş daha vardır ki Elbruzlarda ne hikmetse gûl-çitela derler ona; çoğumuz bu efsaneyi tanımayız…
Tarla kuşu ıslık çala çala kiraz ararken gagasına, çit kuşunun bülbülü andıran nakaratlarını aynı notalarla yazamayız gönül satırlarına!
Hâsılı, ben gidi kalbe inemeyip hep şekil ve estetik nârıyla da yanma; bülbülün üstüne söz söyleyen henüz çıkmadı ama sana Şeyh Sadi’den haber vereyim de küpe et kulağına;
Simurg’a giden yollarda bülbül bile güle koştu; yalnızca istikâmetle giden hüdhüd kavuştu Mevlâ’sına!
Sanat insana dünyanın en şık kanatlarını takar ama kanadınla ‘talbınırken’ nereye uçman gerektiğini; aslolanı unutma…
Yaşadığımız şu minyatür varakta ancak ve ancak hiçlikle tabir edilmişiz ama… Nihayeti nazara değsek de değmesek de istiflenmiş çiçekler değil miyiz; hepi topu iki yeşil tirfil, üç kırmızı noktayla resmedilen, dünya nakşının çayırında?..
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
En büyük eksikliğim çiçeklerdi. Bu yazı sayesinde bu çiçek meselesini de halledecekmişim gibi bir his oluştu içimde. Yazı bir çırpıda okunuyor ve tefekküre de sebep oluyor. Yazarını tebrik ediyorum.