
“Tam ortasındayım yağmurun, rüzgârın soğuğun…”
Nedense bu şarkı var aklımda. Cağaloğlu her zamanki gibi Rüzgarlı Bayır’dan esiyor… Paltom yok ama olsa başıma geçerdi kesin! Şemsiyem de iyi ki yok… Kaç şemsiye kırdım bu yokuşta! Neyim eksik eski Cağaloğlu kaçkınlarından efendiler! Bugün tam ortasındayım yağmurun, rüzgarın, ıssız Cağaloğlu’nun… Karadenizliyim ben, üzgün olacak değilim; huysuzum! Huyum güzelleşinceye kadar bir yazı yazacağım şimdi, upuzun…
Bugün rahmetli Yusuf abinin hikaye kitabı geldi masama… Okuyamayacak kadar ağır kalbim… Sayfasını dahi çevirmedim… Ağlardım… Cağaloğlu’nda hemen hemen dört beş sene, oldukça kısa, şifahen ciğerime birazcık gazete kokusunu çekecek kadar kaldım. Yusuf abiyi de yakından hiç tanımadım. Bir gün ofisin devasa terasının bir ucunda, kınalı buluttan, haddi aşkın kocaman sakalı ile entel görünümlü, üst kalite pejmürdelikte bir mütefekkir gördüm.
Ya hu dedim bu kim? Dediler o Sivaslı Yusuf abidir, kırk dil, yetmiş yol bilir… Kültürdür, sanattır, edebiyattır, yeri gelir istihbarattır. Çok acayip bir adamdır.
Cağaloğlu’na her gelene bir kulp takıyorlar madem, onun da geç kalmış kulbunu ben taktım: Ne mütefekkiri kardeşim, bitli ile entel çok da ayrı şeyler değil zaten, bitli Yusuf abi bu! Saçmalama dedi biri, çok titiz bi adamdır! O kadar tüyün yumağın içinde, gel de hayal gücüme bit olmadığını inandır!
Latifesi bir yana, varsa sevaplarımı hediye ettim ona. Zira Sivaslı’dır. Davaya sadık, din diyanet bilir bir mü’min adamdır. Kâimpederime medhiyeler, hikayeler yazmıştır. Bizim insandır. Üzerimizde hakkı vardır.
Yalnızlığı ısrarla tercih ettiği hayatında, kalbinde müphem kim bilir neleri vardı? Sırlarını kalbinde yaktığına şüphe yok ki hikaye ve yazılarında daima bir gözü ölüme aşkla bakmıştır. Öte yandan zekice ve keyif almayı bilerek yazmış. Filmleri, senaryoları, çevirileri neleri neleri var. Kurdoğlu severler tanır onu. Sohbetini her zevat sevmiş. Demek ki çok hisli bu adamcağız, hayata değmeyeceğini anlayacak çok acılar yaşamış…
Geçen kıştı… Fındıkzadedeki evinde, karlı bir günde, kendi başına hayata gözlerini yumdu… Hepimizin gırtlağına altı günlük bir ukde koydu. Derin bir hüzne boğdu. Bazı şeyleri tafsilatıyla hemen yazamaz insan… Üzülmek tabiidir ama… Herkesi anlamamak iyidir bazen… Fakat bu şiiri hemen ertesinde yazmıştım ve düzenlemek için biraz kırptım, birkaç hamle yaptımsa da içim düzenlemeye henüz elvermiş değil:
Entel veda…
Hep sıcak aş geçmez ya şu boğazdan…
Ömür de yaşanır çile sabrile!
Yıllardır üşüyen huysuz bedenin
Yorganını çeker karlı kabrile!
Şen yüzü, saç sakal, beyni, pençesi…
Yalnızlık baktığı tek penceresi…
Kalbi vardı, kalbinin hançeresi!
Ölümü, ölümün bir tecrübesi…
-İşte şimdi bütün provalar bitti-
Çek kamîsi ıssız eğnime hoca!
Yıkıp devirdiğim binlerce kitap
Bilgelik altında düşmüşüm bîtap
Hakikat gırtlağa batan bir acı
Bir ana duası kalan tek gerçek
Kitaplar, kitaplar… yalan sarkacı…
Ve yumdun gözünü… yaşamak bitti!
Beynin ve sakalın girift giriftti!
Demi haşre değin attın kulacı…
Gözlerini yum ve uçmaklara git…
Kontratın altı gün eski kiracı…
(21 Şubat 2025, Kaleboyu)
Vay be! Bu şiiri sırça köşkümde yazmış olmak da ayrı bir ızdırap! Hasılı ağlamakla ağlamamak arasında gidip geliyor içim… Ağlarsam sanki hiç duramayacağım. Hiçbir şeyden korkmadım, çekinmedim bu hayatta. Ümitte de hüzünde de hep gözü karaydım. Ebette ‘bu yaşımda’ buna ağlamaktan da korkmayacağım.
Bayağıdır hüzünle yürüyorum. Mesela 11 yaşımdan beri… Ölümü ne kadar erken tanırsa insan, o kadar hayat dolu oluyor… ‘Yaşamayı sizden öğrenecek değilim’ edasıyla okudum bütün klasikleri… Ben dokuz yaşımda Huccetül İslam hatmetmişim… 11’imde Kıyamet ve Ahiret… Bana artık çocuk diyemezsiniz… Dibine kadar eleştireceğim bütün sağcı solcu ve müslümanlıktan bîhaber islamcıları! Komünistleri ve faşistleri kendi eski tüfekleriyle vuracak bir imana sahibim… Gencim genç! En deli şubesindeyim insanatın…
Evet eski artistliği bir yana bırakalım… Şimdi ben kırklara uygun bir artistlik aramaktayım… Giden kalan değil; bütün mesele benim ben! Hay Allah! Kemalatı hatırladınız… Onu da konuşabiliriz… Erenler! Yaa erenler… Kendi şıklığımla yuvarlanıp gidiyorum işte! Bilmediğim işlerle beni yormayınız…
Şimdi yalnız yürüyorum… Teşbihte hata olmaz, bir komünist kadar deli keçi ve tek tüfeğim… Bir absürtlük ya da toplumsal hata gördüğümde, direk sohbete giriyorum genellikle… Yabancı yerli fark etmeksizin… Yabancı da var evet, Hintli bile var bolca artık Cağaloğlu’nda… Çöp başlarındaki Varanasi dilencilerini hususi mi koydular bilmiyorum… Neyse ne… Gülümsemek ortak lisan…
Şu sıralar çantamda hiç kitap olmadı… Yoksa verecek çok kimseye rast geldim… Rusça ve Bulgarca kitaplarım var! Kendime yetmeyecek kadar dil biliyorum. Türkçeyi bile bazen zor idare ediyorum. Hisçem çok… İngilizceden ziyade kuşça ve kedicem iyi… Bazen bir kedi bile ortaktır insandaki iman rızkına… Onun için dilsiz de anlaşabilmeli insan bir Arjantinliyle veya cümle varlıkla… Bir Hintliyle… Malaylı yahut Uruguaylıyla… Hele çiçekle!.. Muhakkak tırtılla!… Evliya Çelebi’yi hatırlayınız! Her kabileden üç kelime bildinse tamamsın… Seyahatnameden öğrendiğim; insan, üç kelam bir tebessüm…
Çokça merdümgiriz olsam da -malum son aylarımız neşve ile geçmedi- o coşkunluk hissimin yerini, ölümün vakur ve hafifletici yoldaşlığıyla yürümeme vesile olan, hasreti hicran aldı…
Çok hoş bir duygu… Yürürken insanı iki misli hafifletiyor bana kalırsa, hüzün, hicran gibi hisler… Çocukken bu ızdıraptı. Yavaş yavaş bu ölüm ayrılıklarının yükünü, keder, hüzün, gam, gussadan ziyade, suskun bir yürek aldı. Bir çift ‘sessiz küpe’ gördü bu gözler… Evet bir kitap adıydı ‘sessiz küpeler’ etkileyici bir isim… Kitabı yazmak bir zatı edibe, yaşamak da bana yazılmış meğer!
Yine düzenlemeye elin varmadığı, vedalı bir şiirimdir:
Sessiz küpeler
Çıkıp kulağından avcuma geldi
Bir çift külçe gibi sessiz küpeler…
İnce bir iğneyle bağrımı deldi
İlk gençlik, analık ve neler neler…
Kalan tek hevesin hüzünlü sonu
Bir çift akıl nemi, sessiz küpeler…
Bir oğul, on dört göz ve de ızdırap
Sabırdan yontulmuş altın ukdeler…
Çifte bülbül, baktım, damakları yok
Dilleri, sözleri, kanatları yok
Duası nur çâkî, avuçları yok
Kardan ellerimde, ıssı küpeler…
(Aralık 2025)
…
Kime dokunsam biliyorum ki aslında o da bana dokundu…
Onun için şu sıralar yanan insanlara pek dokunamıyorum.
Zaten yanmışız, ha Simurg’uz ha ateş ne fark eder?
Simurg için derler ki: Düşmanları, Simurg yandı, kül oldu, ateşe döndü bitti, diye diye sevindiler. Ama dostları gördü ki ateş Simurg olmuştu!
Onun için… Dünya derttir cancağzım. Ama dert değil!..
Ya ne olsaydı… Kaşımı kirpiğimi yülüyüp, kalenderî dervişleri gibi gezinecek değilim…
Saç da bende kaş da… Ha can bende, ha ben candayım! Aslan aslan geziyorum buraları… Hüzün hafiftir. Özlemek, gam, kederli ve nemli olmak hakikaten hafifletir kalbi. Nefsin sen zorlamadan kendiliğinden kalkınca, kolayca bir insan olursun.
Arkadaşlarım var, esaslı arkadaşlar… Biraz gezdiğin yerleri anlat diyorlar. Mağaramdan çıkarmak istiyorlar çaktırmadan beni…
Çok seviyorum böyle yemlenmeyi… Biraz ben de mührü gâmımı, ağzımı açayım diye; gagamdan beslesinler beni!
Bana ümitle gezmenin zorluğunu sorun dostlarım… Yaşımı söylemeyelim madem kırkı aştım… Ben de kıymetli büyüklerim gibi nasipse inşallah 49’da kalacağım!
Doğrusu şu ömürde genç ve yaşlı çok gidenim oldu Dâru Bekâ’ya… Çok fazla his ve duygu düşünce tecrübeleri yaşadım. Şu ölümlü kalımlı dünyada, ümidin sıkleti başka hiçbir duyguda yok.
En ağırı ümittir buraların…
Allah var, gam yok, der rahmetli Hilmi Oflaz… Tam ortasından söyler yaşamanın… Kitaplar içinde delice hayat bulmuş, metafizik ürperişin titreyişleri ile kırış kırış, buruş buruş, sevdiğine benzemiş… Surette ve şiirde Necip Fazıl olmuş, Oflu bir Laz! Beyazıtlı… Kalender, başına buyruk, davaya sadık ve son derece serefrâz… İşportacıdır, elde avuçta ne varsa gençlere verir. İstanbul Üniversite’sine Anadolu’dan gelen gençler onun bursiyeridir. Kendisinin sadece kitapları vardır, tezgah bile onun değildir ama “Hayatta her istediğini elde edenin de ızdırabı olur” der. Yani, benim de farkındadır! “Şiirsiz hiçbir şey olmaz” da der. Nasıl sevilmez…
Hepimizin sahibi Allahü Tealadır. Gerisi de malum sebepler… Kimi ana kimi yardan, kimi evlat kimi eşten dosttan arkadaştan dertlidir.
Öte yandan, insan görüyor bakıyor ne tatlılıklar varmış şu hayatta da bize nasip olmamış… Boynumuz bükülüyor… O boyun büküşle aslında kalbimize eğiliyoruz…
Dert bir anahtar gibi, insana kendi kalbini açıyor.
Biz bu dünyaya ah etmeye geldik, diyor şair…
Biraz haklı tabii, ah etmeden sabretmek zor.
Öte yandan aklıselimler de bilir ki ah ettirecek hakiki bir dert bulmak da zor! Hadi buyur; derdi hakîkî…
Görünen o ki ne gülü ne ağlayu için; bir rıza i İlahi için buradayız…
Hiç kimse sahip değil bize;
ana da sebep, baba da sebep bu gelişe… Ve dahi, yara da sebep…
Anasız babasız kul var da yarasız kul var mı şu cihanda?
Peki ya, anla şanla gösterebileceğimiz bir hakikat yarası?..
…
Evet yoktayız, hiçiz ama öyle bir varlık alemindeyiz ki karıncanın kırılan ayağı dahi kaybolmaz.
O halde zannediyor muyuz ki kırılan kalplerimiz onarılmayacak, hastalarımız şifa bulmayacak, efendim hüzünlerimize merhem sürülmeyecek! Bilakis!
“Ey şifa kaynağı mücevher, hastalığımıza bir bak/
Merhemin elinde ama bizi yaralı bırakıyorsun”
Diyor Şeyh Sadi hazretleri…
Yaralı kalıyoruz… Çünkü hepsi muhteşem bir Huzurda çözülecek işler… Çünkü her yaranın bir hikmeti var… Hikmeti Hüdâ… Çünkü her kötü ve zor gelen şeyin gizli bir bilmecesi var… Mekri İlahi… Çünkü dünya, düşülmüş bir kuyuysa, dert de kemendi mahbubu Hüdâ…
Hasılı cancağzım, şairin yanında ölmeye görün… Kuyu da güzel, ip de… Can değil, taş olsan, güzelsin! Ölümün kendisi de bir şiir gibi zaten; bu mısrayı kapatıp diğerini açan bir çift, evvel ve encâm beyti…
Geçenlerde yetmiş yaşını aşkın iki Laz, traş olurken mal varlıklarını ve babalarından kalan mirası yarıştırıyorlardı. İkisi de eşi dostu kaybetmiş, üzüntüden saçı başı bir kaç ay gamla dağıtmış, nihayet toparlamaya gelmişler! Havalarından tek zerre kaybetmeyen bu ünlü Karadeniz efradının yüksek havasından başı dönen kuaföre döndüm ve dedim ki yapacak bişey yok, ikisini de itina ile hiç ölmeyeceklermiş gibi hayata hazırlamalısın, zira Lazlar zor ölür! Eh sen orada ne arıyordun a gafil demeyin,
Lazları traşa getiren o hayat damarı bendim!
Cümlesine rahmet olsun ama… Şu çabuk çabuk ölen Cağaloğlu eşrafına da aslında tam bi anlam verebilmiş değilim… Şimdi yalnız başıma Divanyolu’nda hepsinin payıma düşen hatıra yahut romansıyla, modern kılıktan teşekkül eğnime, sırmalı erguvânî bir kaftan giyinmiş gibi yürüyorum… Abdülhamid Han’ın cümle entel dantel ve bürokratıyla köşe başında haziresi daim… Bu yolda yürürken, toy dilimle davadan bahsetmekle ayıp ediyorum.
Fakat kalbimden eminim. Her kabir taşında bir gül yahut özenli şiirler hattı remz edilmiş… İlk defa ağlıyormuş gibi ağlıyorum. Hünkârım, dava dava dedikleri bu ise, ben de kalbimi aynı taşın üstüne bırakıyorum.
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Söyleyecek bir kelime bulamadım nefesim kesildi okudum okudum, Eline yüreğine ve sadrına genişlik kardeşim.
Tek kelimeyle muhteşemdi. Ellerinize, yüreğinize sağlık. Dopdolu, akıcı ve çok düşündürücü. Hele hele ‘En ağırı ümittir buraların.’ cümlesi beni direkt kalbimden vurdu. Harikasınız.