HikayeDeneme

Optikteki Doğru

“Sınav başlamıştır. Başarılar dilerim.”

Pencerenin perdesi usul usul havalanıyor ve rüzgar içeriye patates kızartmasının kokusunu taşıyor. Hani şu pazar günleri maaile oturulan kahvaltı sofralarındaki patates kızartması… Annenin hiç üşenmediği ve kalbindeki bütün kırgınları hasır altı edip hazırladığı sofralardaki patates kızartması. Hala şu yaşımda “Sana patates kızarttım.”cümlesi kadar beni mesut edecek bir cümle daha yok dünya üzerinde.

Pencerenin perdesini havalandıran rüzgar… Neleri avuç avuç taşıyorsun zihnime böyle?

Açık camdan sızan o pazar kokusu, burnumun ucunda dalgalanırken, ayaklarım bu yabancı salonun soğuk zeminine basıyor. “Acaba çocuklar da benim aldığım kokuyu aldı mı?” diyorum. Ya canları çektiyse? Hayır, onların bunu düşünmeye vakti yok. Bizimse aksine tüm bunları tartmak ve olanı biteni izlemek için önümüzde koca saatler var. Oturduğum sandalye rahatsız ediyor beni. Bir an için kokuyu unutup gözüm tavandaki karelere gidiyor. Altı satır, yedi sütun var… Kırk iki kare. Bazılarında klima var ama çalışmıyor. Uzun boylu gözlüklü çocuğu daha yakından görmek için kalkıyorum. Daha sınıfa adım atar atmaz terlemeye başlamıştı halbuki. Peçetelerini çoktan harcamıştı. Klimalar keşke çalışsaydı diye geçiriyorum içimden.

Sıkılıyorum biraz. Dolaşıyorum aralarda. Uyuyanlar oluyor. Gece geç mi yattı acaba ya da erken yattı ama kaygısı ağır bastı uyuyamadı. Belki de hiçbiri; sadece gamsız. Bunları niye düşünüyorsam…

Zihnimdeki cevapsız soruları susturmak istercesine, kendi içime dönüyorum. Herkesten önce uyanıp ses yapmadan işlerini halletmeye çalışan ama tek bir sese bütün dikkati üzerine toplayan çocuklar gibi, şekeri poşetinden kurtarma operasyonu yapıyorum. Az kaldı; son bir hamleyle mümkün mertebe az sesle poşeti açıp şekeri düşürmeden ağzıma atıveriyorum. Tadı canımı sıkıyor; “Şimdi bu şekeri katır kutur yiyip bitirmek vardı,” diyorum. Kendime engel oluyorum. Ayak uçlarımın üzerinde yürüyerek elimdeki ve yerdeki şeker poşetlerini alıp çöpe atıyorum. Burası bir anlığına benim evim oluyor sanki, yaramaz misafir çocuklarının döküp saçtıklarımı topluyorum.

Ancak bu evcilik oyunu uzun sürmüyor, misafir çocuklarının gerginliği beni yeniden o sabahtan beri pek bi içli dışlı olduğumuz sandalyeye döndürüyor. Bu kasvetli sessizlikte “Bari kitap okumamıza müsaade etselerdi,” diye sitem ediyorum içimden. Benim için hala vakit çok; ama çocuklar içinde öyle mi sahi? Yüzlerini okumaya çalışıyorum, gülümsüyorum ki belki göz göze gelirsek biraz içleri ferahlar. Lakin kafalarını sadece duvardaki analog saate bakmak için kaldırıyorlar. Bir an biriyle temas kuruyoruz kısacık, gülümsememi fark etmeden uzunca bir “of” çekiyor. Kimbilir hangi soruda takıldı… Kesin Matematiktir başka ne olabilir? İçimden o an milyonlara balkon konuşması yapıyorum: “Kazanan Matematik olmuş maalesef öğrenciler kaybetmiştir. Ey yetkililer bu işe bir çare bulun. Bir kere de öğrenciler başka dersler için zor desinler.” Milyonlar duyduğuna göre artık rahat bir nefes alabilirim.

Milyonların önündeki hayali kürsüden tıpış tıpış inip, gözlerimi yeniden sınıfa doğru çeviriyorum. Kaç saat oldu, öndeki şortlu çocuk hala Türkçe kısmında. Benim içime fenalık geliyor; “Nasıl olur oğlum biraz hızlan artık diyorum rakiplerin depar atarken bu özgüvenin sebebi ne?” Belki de hepsini doğru yanıtlamak istiyor, temkinli. Ama zaman? Onun adına ben korkuyorum.

Zaman hızla daralırken çocukların oturduğu yerlere dikkat kesiliyorum. Çocuklar nasıl sığsın buna? Tahta sıralar, ilkokuldan kalma…İlkokul… Seneler öncesine gidip sıralarda otururken buluyorum kendimi. Güler Hoca’nın beden derslerine bizi çıkarmayıp Matematik Olimpiyat Soruları çözdürmesi geliyor aklıma. Ne gerek vardı sahi. Neyse, beni Fatmam diye sevdiğini hatırlayıp yumuşuyorum hemen. O eski sıranın sert tahtası zihnimde kaybolurken yeniden bugüne dönüyorum. Büyüdük, bu sınavlara ve daha başka büyük sınavlara girdik. Hayatlarının en büyük sınavı zannediyorlar şimdi biliyorum, onları uyandırıp kendilerine getirmek istiyorum. Olmuyor. Saate bakıyorum, zaman gelmiş.

Önümde duran gözetmen kılavuzu kaldırıp o resmi metni okuyor: “Sınav bitmiştir. Bu andan itibaren optik forma işaretleme yapanların sınavları geçersiz sayılacaktır.”

Bu sesin yankısıyla korku içinde yataktan sıçrıyorum. Nefes alıp verişim hızlanıyor. Odanın karanlığında bir süre kalbimin sesini dinliyorum. Yaşıyorum. Geç mi kaldım? Saate bakıyorum, zaman gelmiş. Tam o sırada dışarıdan gelen tanıdık ve dingin ezanı duyuyorum; derin bir nefes alıyorum. Şükür, henüz benim sınavım bitmemiş. Hala optiğe cevabı işaretleyebilirim. Hem bu hayat sınavında sadece yanlışlar doğruyu götürmüyor. Eğer doğruları işaretlersem bu sefer doğrular yanlışları da götürebilir.

Doğruyu işaretlemek için ayağa kalkıyorum. Doğrular, bütün o eski yanlışları götürsün diye.

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Fatma Cirit

Riyaziyeci. Muallime. Aşiyan-ı mürg-i dil.

Bir Yorum

  1. Son kısım çarpıcı bir ters köşe oldu 🙂 Güzel kalemden dökülen güzel satırlar. Eline sağlık

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu