
Kitap Kokulu Tesadüf
Hayat, kontrol edebildiğim sürece güzeldi. Kendi içimde inşa ettiğim yüksek kulede, dış dünyanın gürültüsünden uzak yaşıyor; sarsılmaz sandığım özgüvenimin gölgesinde kendime bir düzen kuruyordum. İnsanlar gelir geçer, duygular bir rüzgâr gibi eserdi. Ama ben, o kulenin taşlarından tekini bile yerinden oynatmazdım. Bağlanmak, alışmak ya da birine ihtiyaç duymak… Bunlar bana hep hayatın kontrolünü kaybeden insanların sığındığı bahaneler gibi görünürdü.
Ben ise ipin ucunu bırakmayanlardandım. En azından öyle olduğuna inanıyordum.
Bir gün, uzun zamandır aradığım bir kitabı bulmak için kütüphaneye gittim. Görevlinin masasına yaklaştığımda, benden hemen önce bir kızın aynı kitabı sorduğunu duydum. Görevli, kitabın ellerinde olmadığını söyleyince beklemeden ayrıldım ve başka bir kütüphaneye yöneldim.
Fakat vardığım yerde de sonuç değişmedi.
Tam çıkmak üzereyken, ilk kütüphanede gördüğüm o kızla yeniden karşılaştım. Ona kitabın burada da bulunmadığını söyledim. Şaşkınlıkla bana baktı.
“Nasıl bildin hangi kitabı aradığımı?” diye sordu.
İlk kütüphanede konuşmasını duyduğumu ve benim de aynı kitabın peşinde olduğumu anlatınca gülümsedi. Böylece bir sonraki kütüphaneye kadar birlikte yürümeye başladık.
Yol boyunca aradığımız kitabı konuştuk. Kitabın anlattıklarını, yazarın düşüncelerini, satır aralarında saklı anlamları… Konuştukça fark ettim ki bu yabancı kız, sıradan bir sohbetin çok ötesinde bir derinliğe sahipti.
Adının Hüma olduğunu söyledi.
Hüma, kulemin kapılarını zorlayarak içeri girmedi. Onun yerine, düşüncelerinin zarafeti duvarlarımın arasından sessizce süzüldü. Bir meseleye bakışındaki incelik, zihnimin daha önce hiç uğramadığı köşelerine dokunuyordu.
Konuştukça şunu hissediyordum: Onun düşünceleri, benim kalın duvarlarımın arasından geçebilecek kadar ince; o duvarları çatlatabilecek kadar da güçlüydü.
Yine de kendimden emindim.
Bu sadece güzel bir sohbetti. Zihinsel bir yakınlıktan ibaretti. Benim sarsılmaz sandığım tahtımı tehdit edecek bir şey değildi.
O gün kitabı sonunda bulduk. Sonra yollarımız ayrıldı.
Aradan günler geçti.
Kitabın tahlil programında yeniden karşılaştık. Bir sohbet diğerini, bir buluşma diğerini takip etti. Birlikte geçirilen zaman, hayatın bütün gürültüsünü susturan sakin bir melodiye dönüşmeye başladı.
Bir akşamüstü, güneş yavaşça ufka inerken Hüma uzaklara baktı ve sessizce konuştu:
“Alışmaktan korkuyorum. Çünkü alışmak, ruhunun bir parçasını başka birinin avucuna bırakmaktır. Eğer o avuç kapanırsa, insan eksik kalır.”
Dudaklarımda her zamanki kendinden emin gülümseme belirdi.
“Ben korkmam, Hüma,” dedim. “İnsan kendi kendine yetebilmeli. Ben hiçbir şeye alışmam. Hiçbir bağın beni tutmasına izin vermem. İstediğim zaman kapıyı kapatır ve giderim.”
O an buna gerçekten inanıyordum.
Kapı önümdeydi. Anahtar elimdeydi. Ve ben hâlâ kendi kulemin hükümdarıydım.
Yokluğun Sesi
Fakat o konuşmadan sonra Hüma’nın sözleri zihnimde yankılanmaya başladı.
“Alışmaktan korkuyorum…”
Bu cümle artık bana bir zayıflık gibi değil, omuzlarıma bırakılmış bir sorumluluk gibi geliyordu.
Onu düşündüm.
Düşüncelerindeki berraklığı, karakterindeki sağlamlığı, ruhunun kendine has duruşunu…
Hüma, rastgele bir rüzgârın savurabileceği biri değildi.
Bu yüzden kendi içimde uzun uzun hesap yaptım. Onu hayatıma almak benim için bir kazanç olabilirdi. Ama ya onun için?
Ona yaklaşacak cesaretim vardı. İstesem benimle geleceğini de hissediyordum. Fakat ona tam anlamıyla sahip çıkabilecek kadar sağlam bir zemine sahip değildim.
Konu onun kalbiyken ihtimallerle hareket edemezdim.
Ya bir gün gitmek zorunda kalırsam?
Onu bana alıştırıp sonra eksik bırakmak; bir çiçeği dalından koparmaya benziyordu. Onu yaşatacak bir bahçen yokken, sadece sevdiğin için eline almak…
Bu düşünce içime ağır geldi.
Sonunda kararımı verdim.
Bu bir kaçış değildi.
Hüma bana alışmadan, ben ona zarar verebilecek bir belirsizlik içindeyken uzaklaşmalıydım. Bir gün o sağlam zemini kurduğumda geri dönmek üzere…
Gitmek, ona duyduğum saygının en ağır hâli oldu.
İlk başta bu karar kusursuz görünüyordu.
Mantıklıydı.
Doğruydu.
En azından öyle düşünüyorum.
Fakat haftalar geçtikçe, bağımsızlık üzerine kurduğum o kulede daha önce hiç duymadığım sesler yükselmeye başladı.
Hayatım aynı disiplinle devam ediyordu.
Hedeflerim, planlarım, çalışmalarım…
Her şey yerli yerindeydi.
Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi.
İşte o zaman gerçekle yüzleştim.
Ben, Hüma bana alışmasın diye geri çekilirken; aslında alışan kişinin kendim olduğunu fark ettim.
Onun yokluğu, mantığımla dolduramadığım büyük bir boşluk bırakmıştı.
Gecenin sessiz saatlerinde anılar birer birer zihnime üşüşüyordu.
Bir konuyu savunurken gözlerinde parlayan o inatçı ışık…
Sadece bana bakarak ne söylemek istediğimi anladığı o kısa anlar…
Konuşurken sesine yerleşen huzur…
Hepsi birer birer geri dönüyordu.
Ve her hatırlayışımda içimde yabancı bir sızı büyüyordu.
Özlem.
Bir zamanlar sözlüğümde yeri olmayan o kelime, şimdi bütün hayatıma yayılmıştı.
Kendime sürekli aynı soruyu soruyordum:
Acaba o anları bir daha yaşayabilir miyim?
Bir gün yine aynı masada oturup dünyanın bütün gürültüsünü dışarıda bırakabilir miyiz?
O birkaç günlük yakınlık, yıllardır sağlam sandığım duvarları sessizce yıkmıştı.
Meğer ben, kaybetmekten korkmadığımı söylerken; aslında kaybetmeye değer hiçbir şeye sahip değilmişim.
Daldaki Nasip
Şimdi her günümü eksik olan o zemini kurmaya adıyorum.
Artık sadece kendi kendine yeten biri değilim.
Bir şeye layık olmaya çalışan biriyim.
İçimde dinmeyen bir huzursuzluk, gözümde ise hep aynı uzak ağaç var.
Hayat kimseyi beklemez, bunu biliyorum.
Ben dönene kadar o dal yerinde kalır mı, bilmiyorum.
Belki benden önce başka bir el uzanır.
Belki o çiçek çoktan koparılır.
Eğer öyle olursa, tek dileğim şudur:
Onu dalından ayıran el, onu dar bir saksıya değil; içinde huzurla büyüyebileceği bir cennet bahçesine dikmek için uzanmış olsun.
Hasan Ali Ahmed
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.