Hikâye Yarışması (Toplam Ödül 18.000 TL)
SeyahatHatıra

Hacı Olmak…

Dünyanın neresinde namaz kılarsanız kılın, döneceğiniz yön Kâbe olacaktır. Biz şimdi tam da orada, çekirdekteyiz. Bir halkanın merkezinde, bir bedenin tam kalbinde gibi hissettiriyor burada olmak ve huzura varmak…

Diyanet tarafından bize verilen kitapçıkta tavafı muntazam şekilde şöyle anlatmışlar: “Kâbe’nin etrafında tavaf eden on binlerce Müslüman’ın oluşturduğu tablo, bir galaksinin, milyarlarca yıldızıyla dönüşünü andıran bir manzara gibidir.” Bu tam da çekirdek tasvirini anımsatıyor. 

Kâbe’de tavaf yaparken insanların bazıları hızla yanınızdan geçer, bazıları sağdan soldan gider, kimisi tavafı bitirir, kimisi yeni başlar. Kimisi önünüzden geçer, kimisi omuzunuza dokunup yol ister. Dışardan bakıldığında ise tavaf yapanlar aynı hızla, aynı tempoda ve tek bir halka dönüyormuş gibi görünür. Oradan bakılınca tek vücut gibi hareket eder Müslümanlar. Tam da olmamız gerektiği gibi… Bu belli nizam içindeki uyumlu görüntüyü Allah’tan başka kim gösterebilir ki? O, bizlerin nasıl olmasını istiyorsa, bize bizi öyle gösterir. O, Alîm’dir ve Hakîm’dir…

Dünyanın kalbinde olunca sanki dünyaya ait hırs ve korkular hafifliyor, insana sekînet geliyor. Buraya gelmeden önce dünyalık bir şey yapmadan, sadece ibadet edeceğimiz fikri beni oldukça cezbediyordu. Bunu yaşarken o zamanki bakış açımla bakamıyorum tabii, içinde olunca tam olarak ne yaşadığını idrak edemiyor insan. Muhtemelen memlekete döndüğümde bugünleri hayretle ve özlemle yâd edeceğim. 

Haccın farzlarından Arafat’a gelince… Orası hazırlığı, çıkışı, vakfeye duruşu ve inişiyle başlı başına bir mektep gibi… Nitekim çadırları da mektep diye isimlendirmişler. Tam da bunu hissedeceğimizi önceki tecrübelerinden biliyorlarmış demek. 

Yoğunluk olmaması açısından Kurban bayramının arefe gününden bir gece önce vardık Arafat’a ve yerleştik çadırlarımıza. O gece, çok şükür ki, Cebeli Rahme’ye çıkmak nasip oldu. Yani Rahmet Tepesi. Burası Hazreti Adem Aleyhisselam ile Hazreti Havva’nın cennetten kovulduktan sonra yeryüzünde buluştuğu ve Peygamberimiz Aleyhisselam’ın Veda Hutbesi’ni okuduğu tepe. Orada olmak, bu iki önemli olayın orada gerçekleştiğini bilmek, orada dua edebilmek, o havayı solumak bile insana tarifsiz duygular yaşatıyor. 

Ve işte geldik hacı olmamızı sağlayacak Arefe gününe ve Arafat Vakfesi’ne… Vakfe, ayakta ya da bir yerde durmak demek. O gün, o saatte, o bölgede durmak hacı olmak için gerekli. Hacda yapılan tüm ibadetler gibi sembolik ancak muhtevası çok derin. Orada ilk Müslümanlar, daha sayıları yüz yirmi bin iken Peygamberi Efendimiz’den veda hutbesini dinlemişler, yüzyıllardır Müslümanlar hacı olmak için Kurban bayramının arefesinde orada bulunmuşlar. Bunları düşünmek bile insanı heyecanlandırıyorken, o anda orada olmanın verdiği hissi tarif etmek mümkün değil. Muhteşem bir lütufa mazhar olduğunu anlayabiliyor insan. O hutbeyi dinlemek ve sizinle birlikte olan herkesle yürekten “amin” demek paha biçilemez bir duygu. Hele bir de hutbenin sonunda Diyanet İşleri Başkanı’nın “şimdi birbirinizin hacılığını kutlayın” demesiye oluşan sevgi seli… O anları tekrar yaşamayı çok isterim…

Nitekim Allahü Teala Kur’an-ı Kerim’de mealen buyurur ki: “(Hac mevsiminde ticaretle) Rabbinizden rızık istemenizde bir günah yoktur. Arafat’tan (orada vakfeden sonra seller gibi) boşanıp (hep birlikte) aktığınız zaman Meş’ar Haram’ın yanında Allah’ı zikredin. O, size nasıl hidayet ettiyse, siz de O’nu öylece anın.” (Bakara suresi:198). Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de buyurdu ki: “Arefe günü Allahü Teala Arafat’ta vakfe yapanlardan razı olur. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek: “Bunlar ne istediler ki işlerini bırakıp burada toplandılar.” der.

Arafat görevimiz bittikten sonra Müzdelife’ye, orada da vakfeye durmaya ve sonrasında şeytan taşlamak için Mina’ya gidiyoruz. Rüya gibi bir yolculuk oluyor. Hazreti İbrahim Aleyhisselam’ın Hazreti İsmail Aleyhisselam’ı, Allah murat etti diye kurban etmeye götürürken şeytanın vesveselerine karşı attıkları taşları temsilen biz de orada ve aynı zamanın yıldönümünde yine şeytan taşlarken buluyoruz kendimizi. O teslimiyeti anlamamız çok zor olsa da aynı düsturla taşlıyoruz şeytanı.

Şeytan taşlamayı mükerrer şekilde bayramın ikinci ve üçüncü günü de büyük-orta-küçük şeytanları taşlayarak yapıyoruz. Haccın farizalarını kitaplardan ya da hocaların anlatılarından okuyup anlamaya çalışmakla o sahneleri yaşamak ve uygulamak apayrı şeyler. Yaşayarak idrak edebilmek, ne için yaptığını bilebilmek de büyük lütuf; manasına erebilmek de…

Gitmeden önce çok uzun süreli sandığımız, gidince zamanın su gibi akıp gittiği, peygamberler tarihini bilhassa Hazreti İbrahim’i, Hazreti İsmail’i (aleyhimüsellam) ve Efendimiz Aleyhisselam’ı manadan okumaya gayret ettiğimiz, daha oradayken özlediğimiz, ne yapsak doyamayacağımız, tekrar tekrar gelmek istediğimiz Kutsal Topraklar ve hac ibadetimizi böyle tamamlamış olduk. 

Ancak haccı yaşamak, haccı anlamak, hacı olmak ve asıl mesele olan hacı kalmak konularında çokça tefekküre ihtiyacımız var…

——

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Nurten Topaloğlu

Mühendis. Seyyah. Amatör yazar. Blog yazarı. Okur. Bisiklet Müdavimi.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu