
Dervişin hikayesini bana annem anlatmıştı. Elektriklerin kesildiği bir gecede. Mum ışığı, hasta yatağında örgülü saçlarını hayal meyal aydınlatırken.
Ya da ben öyle hatırlıyorum.
Belki de kimse anlatmadı, ben uydurdum. İyi ki de uydurmuşum.
Kasabaya vardığında kimse fark etmemişti onu. Rüzgârın savurduğu bir yabancı gibi. Tuzlu dalgaların içinden çıkıp kumlu yollara karıştı. Ayakkabıları yoktu, omzundaki hırka senelerin yükünü taşıyordu. Kapı kapı dolaşmaya başladı, tokmaklara vurdu, perdeler kıpırdadı ama kilitler çözülmedi. Kimse yoksulluğa yoksulluk eklemek niyetinde değildi.
Derviş, tekrar sahile döndü. Denizle kumsalın sınırına yakın, sazlarla örülmüş bir kulübeyi gördü. Çürük tahta kapısı yarı aralıktı. İçeride, bir ömür birbirine yaslanarak ayakta kalmış iki insan oturuyordu. Kadının elleri çatlak, adamın sırtı kamburdu. Evin önünde tek bir horoz dolaşıyordu. Sabahları güneş doğarken öten, varlıklarının son nişanesi.
Derviş kulübeye girdiğinde yaşlı kadın başını kaldırdı ve sordu:
“Sen kimsin?”
Derviş, kendince anlattı kendini. Öyle bir kelam etti ki adam hiç soru sormadı, kalemi ile saman kağıdına yazı yazdı. Kadın olanca anaçlığıyla yer sofrasına bir tas koydu, içinde soğuk bir çorba vardı. Yoksul bir yemekti; ama kadının niyeti zengindi. Adam, kadına horozu kesmeyi teklif etti, kadın başını olumlu anlamda salladı.
Derviş, elini kaldırdı, olur vermedi.
“Son rızkınızı elinizden alamam. Haydi gelin sizde, oturun. Nimet paylaşarak çoğalır.”
O akşam tas hiç boşalmadı. Ne kadar sıyrılırsa sıyrılsın dolup taştı. Sofraya gelen ne varsa yenisinin habercisi oldu. Yaşlı çift sevinemedi bile, yıllardır sofra başında kuru ekmeğe, soğuk çorbaya talim etmişlerdi.
Yaşlı karı koca karınları iyice doyduğu anda denizin yükseldiğini fark etti. Köpüklü, tuzlu sular kulübelerini esirgeyerek kasabanın içine yol aldı. Bütün evleri, damları yuttu. Yaşlı kadın ve adam başlarını dua etmek için yukarıya kaldırdı, avuçlarını şükrederek açtı.
Saman sapları altına dönmüştü, yer saf beyaz mermere…
Derviş onlara tek dileklerini sordu.
“Ecel her ikimizi birlikte bulsun.”
Yaşlı çiftin ömürlerine ömür katıldı, uzun yıllar boyunca rahat evlerinde, yumuşak döşeklerinde kol kola, koyun koyuna yattılar. Ne yemişleri bitti ne içecekleri. Sadece, son günlerinin ne zaman geleceğini merak ettiler.
Epey sonra, günün birinde yaşlı kadın, kocasının yapraklarla giyindiğini gördü. Yaşlı adam da karısının zayıf kollarının kuru dala dönüştüğünü… Dört bir yanları yine dalgalarla çevrilmişti.
Bedenleri birbirine sarıldı. Yuvaları suların içinde yok olurken onlar uzayıp gökyüzüne kavuştu.
Deniz çekilip ıslak kumlar kuruduğunda, başka insanlar yeni bir kasaba inşa ettiler. Sahilde yan yana duran, birbirine sarılmış bir çift servi ağacına dokunmadılar. Etraflarına birbirini sonsuza dek seven kadınları ve erkekleri gömdüler.
#
Mezarın ucundayım. Serviler sallanıyor. Rüzgâr var. Bir de içimde durmadan konuşan bir ses. Annemin mezar taşına bakamıyorum. Bakarsam içim yanacak, içim yanarsa birine anlatmak isteyeceğim. Etrafımda kimseyi bulamayacağım. Kimseyi bulamayınca yazmak zorunda kalacağım. Ya yazamazsam… Gerisini düşünmek istemiyorum.
Unuttuğum dualar dilimin ucunda. Biraz dönüp Çetin Abi’yi izliyorum. Az ilerideki daha eski bir mezara doğru güçlükle yürüyor. Kıvırcık saçları karmakarışık, tıpkı zihni gibi. Kısa bedeni yorgun, yüzünde acıdan çizgiler… Kuru bir yaprak, fitilli kadife gömleğinin omzundan düşüp pantolonunun paçasına takılıyor. Sonra kurtulup döne döne yolunu buluyor, bir gelinciğe sarılıyor.
Çocukluğumdan kalan hangi ses varsa, kulağımda. Son günlerinde baş ucunda çaresizce seyrettiğim, bir ağıt bile yakamadığım, annemin sözleri geliyor aklıma:
“Sen kimsin?”
Artık beni tanımadığı için bir türlü yanıt veremiyorum.
Arkamda iki elinde iki çocuğu genç bir kadın beliriyor. Avuçları açık, yüzüne yakın. Dudakları durmadan kıpırdıyor. Saçlarından kayan örtüsünü düzeltip küçük çeşmeye yanaşıyor. Plastik bir su şişesini doldurup yitip yok olmuş yakınının mezarını suluyor. Mezar taşını narin eliyle, yavaşça okşuyor. Elindeki cüzün sayfaları tek tek kopuyor, rüzgârda savrulup her biri ötekine karışıyor.
Yazılmış, ilahi sözlerin büyüsüne kapılıyorum:
“İçinizden, bilgiden hiçbir şeyi bilmeyecek yaşa, ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılanlar da vardır.”[1]
Genç kadın geri dönüp çocuklarının parmaklarını parmaklarına kenetlerken göz göze geliyoruz. Yüreğindeki acıyı görüyorum, utanıp başını eğiyor. Ona “Sen kimsin?” diye soramıyorum.
Rüzgârın ürperten uğultusu. Bunları yazacağımı biliyorum. Kendi acımı, yakınını kaybetmiş genç kadının acısını, Çetin Abi’nin yıllardır süren arkadaş acısını. Uzaklaşmak istiyorum, yoksa delireceğim. Hızlı adımlarla anamın, babamın mezarını geride bırakıyorum.
“Sahile inmek ister misin?”
Çetin Abi yavaşça dönüp bakıyor. Parmak uçlarıyla gözyaşlarını topluyor. Acısını belli etmek istemiyor, herkes gibi. Sesi sertleşiyor:
“Uzak mı?”
Başımı olumsuz anlamda iki yana sallayıp kanatlı, yeşil demir kapıya doğru adımlıyorum. Arkamda anılarından, acılarından korkan bir çocuk olduğunu biliyorum. Tıpkı benim gibi. Delirmeye yakın, yaşadıklarını biriyle paylaşmak isteyen. Ona “hişt” diyen birine ihtiyacı var. “Sen kimsin?” diye sorabilmek için. Ve sonra işittiklerini, yaşadıklarını yazmak için. Bir başkasını tanımaya başlamak için. Bir başkasına kendini anlatmak için…
#
Kumsala ulaştığımızda sırtımı denize dönüp derin bir nefes alıyorum. Çetin Abi uçuşan gömleğinin eteklerini toplamaya çalışıyor. Sonra dalgaların ucunda kararmış ufku izliyor. Parlak cilalı ayakkabılarının ıslanmasına aldırmadan, olduğu yerde kalakalıyor. Yüklü bulutlar baş döndüren bir hızla hareket ediyorlar.
Kumsal sazlarıyla dolu kum tepelerinin üstünde simsiyah bir at beliriyor. Yanı başında kısacık tişörtleri ve şortlarıyla bir kız bir de erkek çocuk…
Dönüp Çetin Abi’ye hayretle bakıyorum. O da başını çevirip gördüğüne inanmaya çalışıyor.
Çocuklar atın önünde el ele tutuşup, neşeyle yürüyorlar. Yakınımızdan geçip arada eğilerek midye kabuklarını şortlarının ceplerine sıkıştırıyorlar. Uzaktaki dik, beyaz, kalın kumaşlı Kızılay çadırına benzeyen çadıra dek sürüyor yolculukları. Erkek çocuk, kara atı balık ağlarının gerili olduğu kısa direklerden birine bağlıyor ve elini kaldırıp bize doğru sallıyor.
O çocuğun kim olduğunu hatırlıyorum.
Vaat Edilmiş Toprakların kıyısındayım, nefesim kesiliyor.
Sıcak bir yaz günü başlayan Çetin Abi’nin hikayesini camekanlı balkonda dinliyorum. Bu hikâyeyi yazacağımı biliyorum. Yoksa, yazmazsam deliye döneceğimi biliyorum.
Salondan yükselen Mozart’ın ağıtı aramıza usulca sokuluyor.
“Bırak da sonsuz ışık üzerlerinde parlasın!”
#
Aklınla bağı süren kalbi usulca kopar. Yaklaşan gazabı yaşamadan önce bir soluklan. Korku ve gazabın acı çığlığını duy sonra. Acıların sonunda bir adalet var.
Kurtuluşun umudu sarsın seni. Günahkâr yaşamından pişmanlığını hisset. Kendi kardeşinden duyduğun utanç ile kalbin gözpınarlarına yönelsin. Gözyaşlarının yerine eriyen kırgın yüreğin aksın yeryüzüne.
Sürekli dinlenmenin huzuruyla yaşlan. Kendini tanı ve anlat.
Daha fazla sanat için… Daha fazla yazmak için…
Çünkü hayaller kendi başlarına gerçekleşmezler.
[1] Nahl Suresi, 70. Ayet
Bülent Efe
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.