Hikâye Yarışması (Toplam Ödül 18.000 TL)
Hikâye Yarışması

Ayakkabısız Gece

Oruç günleriydi. Hava sıcaktı. Gölge Ülkesi’nin sokaklarına akşam yavaş yavaş inerken, insanın içine eskisi gibi huzur değil, daha çok korku doluyordu. Eskiden akşam olunca evlerde yemek kokusu olurdu, çocuklar son kez sokağa çıkmak isterdi. O yıllarda ise uzaktan bir silah sesi duyuldu mu herkes susardı. Çocuklar ağlamayı bırakır, anneler dua eder, babalar kapının tarafına bakardı.

Miran’ın yaşadığı kasabada hayat artık normal değildi. Zaten “normal” kelimesi de orada yavaş yavaş unutulmuştu. Sokaklarda çocuk sesi azalmıştı. Onun yerine silahlı adamların bağırışları, yabancı plakalı arabaların sesi, geceleri daha da büyüyen bir tedirginlik vardı. İnsanlar artık isimleri yüksek sesle söylemiyordu. Kimin götürüldüğü, kimin kaybolduğu, kimin dönmediği hep fısıltıyla konuşuluyordu.O akşam Miran’ın babası fazla konuşmadı. Zaten bazı kararlar çok konuşularak verilmez. Yüzünden belliydi; kalmak artık mümkün değildi. Kalmak cesaret gibi görünüyordu ama aslında yavaş yavaş ölüme razı olmak gibiydi.

Annesi küçük bir torbaya birkaç parça kıyafet koydu. Çok şey alamadılar. İnsan evinden çıkarken neyi alacağını bile bilmiyor. Bir gömlek mi, biraz para mı, çocukların bir eşyası mı? Miran annesinin ellerinin titrediğini gördü. Annesi bunu saklamaya çalışıyordu ama Miran fark etti. Çocuktu belki, ama o gece çocuk gibi değildi artık.Gece koyun taşıyan eski bir araba geldi. İçerisi saman kokuyordu. Dar ve havasızdı. Miran, annesi, babası ve ailenin diğer fertleri arabanın içine sıkıştı. Başını biraz kaldırsa tavana değiyordu. Nefes almak bile zordu. Ama kimse şikâyet etmedi. Çünkü o gece rahatlık diye bir şey yoktu. Sadece gitmek vardı. Ya da en azından hayatta kalmaya çalışmak.

Araba vadilerin arasından ilerledi. Bazen duracak gibi yavaşladı, bazen aniden hızlandı. Uzak tepelerden kurşun sesleri geliyordu. Bazı sesler uzaktan değil de hemen yanlarından geliyormuş gibiydi. Miran bir ara arabanın üstüne kurşun yağacak sandı. Annesi yan tarafta sessizce dua ediyordu. Babası dışarıya bakıyordu ama Miran onun aslında geride kalan evi düşündüğünü biliyordu.Kırıkşehir’e vardıklarında şehir çok yorgun görünüyordu. Duvarların üzerinde savaşın izi vardı. Sokaklar boştu. Boşluk bile korkutucuydu. Orada sadece bir gün kaldılar. Ama o zamanlar bir gün bile insana bir ay gibi gelebiliyordu.Ertesi gece yine yola çıktılar. Kaçak yol dedikleri şey aslında yol falan değildi. Taş vardı, çamur vardı, karanlık vardı. İnsan nereye bastığını bilmeden yürüyordu. Herkes birbirinin nefesini dinliyordu. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu.

O gece Miran’ın gördüğü bir şey vardı. Sonra yıllar geçti, şehirler değişti, insanlar değişti ama o görüntü hiç gitmedi.Yol kenarında küçük bir kız çocuğu vardı. Üstünde doğru düzgün bir kıyafet yoktu. Yüzü toz içindeydi. Dudakları çatlamıştı. Yanında bir adam yatıyordu. Adam ölmüştü. Kolu çocuğun üstüne düşmüş gibiydi. Belki onu korumaya çalışmıştı. Belki son anda ona sarılmıştı. Kimse bilmiyordu.

Yolcular kıza yaklaştı. Kız korkudan donmuş gibiydi. Adam onun babası mıydı, abisi mi, amcası mı, anlamaya çalıştılar. Küçük kız sadece “Ahmed” dedi. Başka bir şey söylemedi. Sanki dünyada bildiği tek kelime o kalmıştı.Üç gündür susuz kaldığını söylediler. Belki üç gün değildi, belki daha azdı, belki daha çoktu. Böyle zamanlarda gün sayısı da karışır. Ama kızın yüzüne bakınca zaten sayıların bir önemi kalmıyordu.

Miran’ın annesi kızın hâline bakınca dayanamadı. Yolculardan biri çantasından bir elbise çıkardı. Bir başkası su verdi. Kız suyu iki eliyle tuttu. Elleri titriyordu. Üstüne verilen elbiseyi giydirdiler. O birkaç dakika kimse konuşmadı. Çünkü bazen insan konuşsa bile hiçbir şey düzelmeyecek gibi olur.Orada uzun kalmak tehlikeliydi. Ama kızı da orada bırakamazlardı. Yakındaki Hür Nöbetçiler’e teslim ettiler. Belki ailesini bulurlar, belki hiç olmazsa onu korurlar diye düşündüler. Miran giderken arkasına baktı. Kız orada duruyordu. Üstünde başkasının verdiği elbise vardı. Gözlerinde ise bir çocuğa ait olmaması gereken kadar büyük bir korku vardı.

Yol boyunca başka cansız bedenler de gördüler. Kimisi yol kenarındaydı, kimisi karanlığın içinde kalmıştı. Ölüm orada sessiz değildi. Kokusu vardı. Ağırlığı vardı. İnsan bakmak istemiyordu ama bakmadan da geçemiyordu.Taşova’ya ulaştıklarında eski bir okula sığındılar. Okul artık okul değildi. Sınıflarda aileler kalıyordu. Tahtanın önüne battaniyeler serilmişti. Sıraların altında çocuklar uyuyordu. Koridorlarda yaşlı insanlar duvara yaslanmış bekliyordu. Herkes bir haber soruyordu. Herkes bir yol arıyordu.

Miran orada ailesiyle günlerce kaldı. Geceleri uyuyamadı. Çocuk ağlamaları, kadınların alçak sesle konuşmaları, erkeklerin uzun suskunlukları birbirine karışıyordu. O okulda ders yoktu artık. Sadece beklemek vardı. Açlık vardı. Korku vardı. Bir de “yarın belki” diye başlayan cümleler vardı.

Serin Topraklar’a geçmek için birkaç kez denediler. İlk denemede yol yarıda kaldı. Başka bir gece yüksek bir duvarın üstüne çıktılar. Duvar neredeyse üç metreydi. Miran aşağı iner inmez silah sesleri başladı. Herkes yere kapandı. Çocuklar ağlamasın diye anneleri onların ağzını kapattı. O an korkunun bile sesi çıkmadı.

Bir süre sonra nöbetçiler onları yakaladı ve geri çevirdi.Yazın karışık günlerinden birinde tekrar yola çıktılar. Öğleden sonra dağa tırmandılar. Güneş çok yakıyordu. Taşlar ayaklarını acıtıyordu. Annesi yorulunca babası onun koluna girdi. Miran bunu gördü. O an aklında kaldı. Aile bazen büyük laflarla değil, bir yokuşta birbirini bırakmamakla belli oluyordu.Akşama kadar saklandılar. Hava kararınca yeniden yürüdüler. Vadilerden geçtiler. Ağaçların arasından ilerlediler. Dar patikalarda nefeslerini tuttular. Her adımda Gölge Ülkesi biraz geride kalıyordu. Ama yaşadıkları hiçbir şey geride kalmıyordu.

Serin Topraklar’a bastıklarında Miran sevineceğini sanmıştı. Sevinç geldi ama eksik geldi. Çünkü sınırı geçmek acıyı orada bırakmak demek değildi. O küçük kız da onunla gelmişti. Kurşun sesleri de. Eski okulun soğuk sınıfları, annesinin duası, babasının suskunluğu da onun içindeydi. İnsan bir ülkeden çıkabiliyor ama o ülke bazen insanın içinden çıkmıyor.Yıllar geçti. Miran ve ailesi Sarsılan Şehir’e taşındı. Başta her şey yabancıydı. Sonra bazı sokaklara alıştılar. Ama alışmak, ait olmak değildi. Bir gün toprak sallandı. Evler titredi, duvarlar çatladı. Miran’ın içinde zaten az kalmış olan güven de o gün biraz daha kırıldı.

Sonra Denizkent başladı. Büyük, kalabalık, gürültülü bir yerdi. İnsan kalabalığın içinde kaybolduğunu sanıyordu ama bazen orada yalnızlığını daha çok duyuyordu.Maddi sıkıntılar zamanla Miran’ın üstüne çöktü. Çalıştı ama yetmedi. Sabretti ama yetmedi. Bekledi ama yine olmadı. Uzak Batı düşüncesi içinde büyüdü. Onun için Uzak Batı sadece bir yer adı değildi. Düzen demekti. Güven demekti. Sabah korkmadan uyanma ihtimali demekti. Ama oraya giden yol da normal kapılardan geçmiyordu. Yine gece vardı, yine orman vardı, yine kaçakçılar vardı.

Denizkent’in kenar mahallelerinden birinde bir grup insan toplandı. Herkesin yüzünde ayrı bir hikâye vardı. Kimi ailesini bırakmıştı. Kimi borç alıp gelmişti. Kimi de son umudunu cebine koymuş gibiydi. Dışarıdan bakınca hepsi başka yere gidiyor sanılırdı ama aslında herkes aynı şeyi arıyordu: biraz daha insanca bir hayat.Kaçakçılar küçük araçlar getirdi. Miran kalabalık bir grupla dar bir arabanın içine sıkıştı. Dizler birbirine değiyordu. Çantalar başların üstündeydi. İçeride nefes almak zorlaştı. Kimse rahat değildi ama kimse de geri dönmek istemiyordu. Çünkü geri dönmek de başka bir çaresizlikti.Araçlar onları Karanlık Orman’a bıraktı. Miran saatlerce ağaçların arasında bekledi. Toprak soğuktu. Rüzgâr sertti. Sonra grup bölündü. Bir kısmı önden gitti. Miran daha küçük bir grupla sınır tellerine yaklaştı. Teller kesileceği sırada silah sesi duyuldu. Herkes karanlığın içine dağıldı. Dallar yüzlerine çarptı, ayakları toprağa takıldı. Miran düşmemek için kendini zor tuttu.

Biraz sonra devriye araçlarının sesi geldi. Işıklar ormanın içine doğru gezmeye başladı. Miran saklandığı yerde nefesini tuttu. Böyle anlarda insan kendi kalbinin sesinden bile korkuyor. O gece geçemediler. Denizkent’e geri döndüler.Bir hafta sonra Miran yine denedi. Bu sefer Taş Sınırı tarafındaki ormanlara girdiler. Gece boyunca yürüdüler. Umut biraz büyümeye başlamıştı ki askerler karşılarına çıktı. Bağırdılar. Miran onların dilini anlamıyordu ama silahı anlamak için dil bilmek gerekmiyordu. Telefonunu, çantasını, parasını aldılar. İnsan eşyasını kaybedince sadece bir şeylerini kaybetmiş olmuyor. Biraz da kendinden eksiliyor.

Askerler küçük bir araca çok sayıda insanı doldurdu. Miran en sona kaldı ve bagaj tarafına sıkıştı. Kapı kapanmadı. Bir asker sinirlendi. Miran’ı dışarı çekip yere attı. Sonra çantaları kucağına verip yeniden içeri itti. Bedeni acıdı ama asıl içi acıdı. Çünkü insan yerine konmamak, bazen dayağın kendisinden daha ağır oluyor.

Sınırda yine geri çevrildi.

Aradan zaman geçti. Miran bir kez daha yola çıktı. Bu defa Gri Kapı sınırına kadar ulaştı. İçinde küçük bir umut vardı. Belki bu kez olacak diye düşündü. Ama son noktada, gecenin içinde bir kadın ve bir adam karşılarına çıktı. Yüzleri net görünmüyordu. Sadece sert sesleri ve aceleci elleri vardı. Eşyalar yine gitti.

Miran’ı ve diğerlerini hayvanların kaldığı bir yere kapattılar. İçeride sığır kokusu vardı, koyun sesi vardı, soğuk toprak vardı. Saatlerce beklediler. Sonra onları başka bir araca bindirdiler. Araç o kadar kalabalıktı ki Miran ayakta kaldı. Oturacak yer yoktu. Elleri uyuştu, ayakları uyuştu. Bir süre sonra bedenini bile tam hissetmedi. Kafasının içinde sadece tek bir şey vardı: dayan.Sınıra vardıklarında kemerlerini ve ayakkabılarını da aldılar. Miran çıplak ayakla toprağa bastı. Gece çok soğuktu. Toprak ayaklarını keser gibi acıtıyordu. Yanlarında Kuzeyli bir adam vardı. Yol boyunca pek konuşmamıştı. O gece soğuk toprağın üstünde acı acı gülümsedi ve şöyle dedi:

“Bir zamanlar hayalimiz Uzak Batı’ydı, Güneş Ülkesi’ydi. Şimdi hayalimiz sadece bir çift ayakkabı oldu.”Kimse cevap vermedi. Çünkü adam herkesin içinde duran şeyi söylemişti. Büyük şehirler, düzenli hayatlar, güzel ülkeler… Hepsi bir anda çok uzak kalmıştı. İnsan bazen büyük bir gelecek için yola çıkıyor. Sonra bütün isteği ayağını kesmeyen bir taş, üstünü örten bir parça kumaş, sabaha kadar donmadan durabileceği bir yer oluyor.

Sabah olduğunda yol yine geriye dönmüştü.

Miran o gün şunu daha iyi anladı: İnsan bazen aslında bir ülke aramıyor. Sadece korkmadan uyuyacağı bir gece arıyor. Sabah kalkınca kovulmayacağı bir kapı arıyor. Adı sorulsun istiyor. Yüzüne insan gibi bakılsın istiyor.

Miran’ın yolu hâlâ bitmiş değildi. Ama Miran da bitmiş değildi. Çünkü bazı insanlar sınıra gelince durmaz. Ayakları yara olsa da

içindeki umudu taşımaya devam eder.

Mustafa Raşit

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu