Deneme

Ayna’daki Mesafe

Hayal.

Mânâ veriyorsun karşına çıkanlara. Bu çok normal çünkü mânâ, varlığının esası. Mânâ, var olduğunu ispatlayan referans noktası. Zihin boşluğunda süzülen, ama karşında kapı gibi dikilen soyutluğu ölçülebilir bir düzleme, bir kelimeye, bir cümleye çekiyorsun. “Kapı gibi” diyorsun mesela. “Büyük bir his” diyorsun. “Beni yoruyor” diyorsun veya huzurlu bir şey söylüyorsun. Zihninde karşına çıkan her şeyi tabir ediyorsun, tanımlıyorsun, tasvir ediyorsun. Belki de bu şekilde hayal ettiklerinin gerçekliğini ispatlıyorsun. 

Doğduğundan beri, algıladığın dünyada bir şeyin var olabilmesi ancak somut düzlemle ifade edildiğinde mümkün oluyor. Yazdığında, konuştuğunda veya çizdiğinde, zihnindeki mevcudiyete hakkını verdiğini hissediyorsun.

Tasvir.

Tahayyül, tasavvur, hayal, mânâ hem var hem de yok gibi. İnsan sevince ne yapacağını nasıl bilmiyorsa -aynı şekilde- adeta karşısına dikilen soyut şey ile ne yapacağını bilemiyor. Boynumuza yük olan zihinsel bir ağırlık var diyelim. Bu zihinsel ağırlığı bir tepkiyle, bir cümleyle, bir patlamayla ya da “soft” bir sitemle maddeye büründürüyoruz. Bu aslında mânâyı maddeye dönüştürmek demek. Hayalini kurduğun atkıyı ilmek ilmek örmene benziyor biraz. Veya konuşamadığında ağlamaya benziyor. Anlatamadığında şiir yazmaya benziyor.

Yön.

Yön ve hız uzay boşluğunda öyle ikircikli, öyle göreceli, öyle geçersiz ki… Bütün teorileri alt üst ediyor. “Neye göre”, “kime göre” sorusunu pozitivizm de sıklıkla soruyor. Rölativizme (göreceliliğe) sarılıp kurduğun sürükleyici senaryolar, Interstellar‘lar, paradokslar yine zihinde aniden yerle bir oluyor. Uzayda sabit hiçbir şey, hiçbir madde yok. Uzayda kutup yıldızı yok, demirkazık yok, pusula yok. Bundan mı yabancılaşıyoruz tanımladığımız şeylere, bilinmez.

Yabancılık.

Ama evet, tanımladığımız şeylere zaman zaman yabancılaşıyoruz. Muğlak, nereye gideceği belirsiz, bu muammanın ortasında güzel geçsin diye yalvardığımız ömrümüzün ortasında sarılacak “görecesiz” bir halat arıyoruz. Bu yüzden belirsizliklere tahammülümüz kalmıyor, ifade arayışlarımız hep bu yüzden. Güneş doğsa da batsa da, hava yağsa da açsa da gök lacivertine mıhlanmış yıldızlara güvenmek, demirden bir kazık bulup yön tayin etmek istiyoruz. Yön arıyoruz, tutarlılık arıyoruz, netlik arıyoruz. Her şey kaybolduğunda ve herkes uykuya daldığında bile kaybolmayacak bir haritayı, bir güveni özlüyoruz.

Ki söylesin. Hangi yol doğru, biz neredeyiz, ben kimim? Ben aramayayım, o söylesin. Ben çabalamayayım, o bilsin. Görsün. Anlasın.

Çünkü görüldüğünü bilmek; harita bulmuş gibi bir his. İnsan okunduğunu, anlaşıldığını bilince; işte o zaman haritasını bulmuş oluyor. Bulunmak, bulmak ile eş değer. “Bulunmak”, aynaya baktığında karşısında “bulmayı” görüyor.

Bulmak.

Sanki sürekli aynaya bakıyoruz. Bulmak ve bulunmak, aramak ve aranmak, sevmek ve sevilmek arasında bazen fark kalmıyor. Diyeceğim şu ki, bazen de kutup yıldızı seni arıyor. Neden aramayacakmış, neden bulamayacakmış? İronik mi? Zıt mı? Mugayir bir durum mu sezdiniz? İki tarafın ayna’lığından kaynaklanıyor.

Ayna.

İnsan ilk müşahedesinde, yıldırım yukarıdan aşağı iniyor zanneder. Oysa yıldırım hadisesinde toprak ile gök arasında bir yön yoktur. Yıldırım düşmez. Çıkmaz da. Öylece… orada… ansızın… belirip kaybolur mesafesiz ve zamansızca. Sanki gökyüzü ile yer, aynıdır artık.

Divan-ı Kebir’de geçer: “Aradığın da seni aramakta.” Ayna’da neden mesafe olsun? Aynı’da mesafe mi var sanki… 

——

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

3 Yorum

  1. Zihnimi harekete geçiren güzel bir yazı. Sanki şimdiye kadar hiç duymadığım cümlelerle, ama hiç de yabancısı olmadığım duyguları anlatıyor. Yazı ile duygularını, düşüncelerini güzel anlatmak, diğer adıyla edebiyat bu olsa gerek. Tebrik ederim. Daha sık yazılarının devamını dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu