
Kıymetli Okuyucum,
Bu mektubu özellikle gençlere, ve okumayı seven herkese yazıyorum. 1 Ekim akşamı bitirdiğim İhsan Oktay Anar’ın “Puslu Kıtalar Atlası” (kısaca PKA) romanı beni bu mektubu yazmaya icbâr etti. Bilmiyorum farkında mısınız? Yazarlarımızdan bir çoğu Osmanlı’ya vurdukça yükseldiler, yurtdışında ödüller kazandılar. Hâlbuki bizleri temsil eden bu yazarların birçoğu kendine ve medeniyetine Batılı gözüyle bakıyor. Bu mektupta edebi tür ve tarz olarak Puslu Kıtalar Atlası’nı irdeledikten sonra karşısına bir ayna misali bir başka roman koyalım istiyorum. Bir sene evvel bir dostumun hediye ettiği- Serâzât’ın da editörü Yazar Necip Yıldırım’ın Demdârân romanı ile mukayese bana yeni bir ufuk açtı. Sizlerle de paylaşmak istedim. Fakat bu mukayeseye başlamadan evvel her kitabın bir arayış olduğunu hatırlatmak istedim. Bu açıdan her iki roman da Hakikat arayışının birer portresi.
Büyük mütefekkir Ahmet Arvasi’nin “Kendini Arayan İnsan” kitabında dediği gibi: “Bugünün insanları….ya materyalist, ya spiritüalist, ya da idealist olmaya zorlanmaktadır. Materyalistler maddeyi mutlak varlık haline getirmeye çalışırken, spiritüalistler ruhu mutlak varlık ittihâz etmek çabasındalar. İdealistler ise, insan idrakini, bütün varlığın yaratıcısı durumuna getirmektedir.” Yazarın demek istediği akıl, ruh ve madde hiçbiri tek başına Mutlak Varlığı, Allahü Teâla’yı bulamıyor, tevhide varamıyor.
Anar’ın kitabı bir felsefecinin dimağından ustaca kaleme alınmış postmodern bir roman. Düşündürücü olduğu kadar sürükleyici; efsane, mit, ve felsefi düşüncelere bir hayli atıfta bulunan; hayali öğeler içeren, metin içinde metin, gerçek mi düş mü olduğunu sorgulatan, çok katmanlı bir macera. Aslında yazar sizi idrakin derinliklerinde bir sergüzeşte çıkarıyor. İdrakın altını çizelim, ileride işimize yarayacak.
PKA’nın kitap tahlilini, özetini, ana fikrini bir çok yerde bulabilirsiniz. Elimdeki kopyası 2011 basım ve 41. baskı ile gençlerimizin önüne çıkan bu eser tabiri caizse Osmanlı Medeniyetini yerden yere vuran bir arka planda cereyan ediyor. Yazarının dile hakimiyeti, romanın serimi, ve hatta Osmanlı 17. yüzyıla has kavramların kullanımı ustaca. Lakin, medeniyet telakkisi kendi köklerine ruhen yabancı olduğunu gözler önüne seriyor. Sanki Osmanlı Medeniyetinde ilim durmuş, ortalık ayak takımına kalmış gibi bir manzara hâkim. Ortalık sahipsiz, ecnebilerin itilip kakıldığı bir diyar olarak resmediliyor. Kitaptan birkaç misal verelim. Mesela Bağdat’ın şöhret salmış hırsızlarından birini haşa Sultan Murad Hanın nasıl İstanbul’a getirttiğini; ona paye vererek Kostantiniyye dilencilerine ‘sadaka’ istemenin esrarını öğretmekle görevlendirdiğini yazarak, hem bir dini vecibe ile alay ediyor, hem de aklın almayacağı bir şeyi gerçekten olmuş gibi efsaneleştiriyor. ( sayfa 97)
Bir başka misalde yeniçeriler, romanın ana karakteri ve aynı zamanda yazarın ta kendisi yani gölgesi olan Uzun İhsan Efendi’ye feci bir şekilde zulmediyor. Daha da fenası, koskoca yeniçeri ocağının dilencilerin başı ‘Büyük Efendi’, nâmı diğer Ebrehe adındaki sahtekardan emir alıyor olması dikkat çekici. Evet yeniçeri ocağının bozulmaya başladığı, kimisinin şehirde başı buyruk davrandığı bir tarihi gerçeklik lakin bu şekilde bir zulüm İslam tarihinde asla görülmemiştir.
Bir başka kısımda Alibaz adındaki yetim bir çocuğun İhsan Efendi’ye sığındığında onu terbiye etmesi için verdiği “hoca” tarifi var ki kısa bir alıntı ile işin vahametini görmenizi isterim.
“Bazan hoca, bir kağıda küfür dolu bir hiciv yazıp bunu düşman mektebin muallimine götürmesi için gözüne kestirdiği bir çocuğu görevlendirirdi.” (sayfa 57) Burada bir ilim adamının diğer medrese ile düşmanlık yaptığını vurguluyor.
PKA; hoca, büyük efendi, sadaka, ezan gibi dini öğeleri özellikle çarpık bir şekilde tasvir ederken padişahın dilenciler, rüşvetçiler, soytarılarla ilişkisi dahil her şey sanki Osmanlı’nın büyük bir pusun içinde sahte bir gözlükle temaşa edilmesi için özenle hazırlanan bir atlas.
Seçilen isimler, misal Alibaz, mübarek hazreti Ali Efendimizi alaya alan bir şekilde oyunbaz bir çocuğun adı. Bu tarz misalleri çoğaltmak mümkün.
PKA’da bütün bu sahneler sergilenirken temelinde ise postmodern roman türü ile harmanlanmış bir insani sorgulama gerçekleşiyor. Varlık, yokluk nedir, ahiret var mıdır, öldükten sonra ne olacak gibi temel sorular farklı karakterler aracılığıyla cevaplanıyor. Fransız Descartes ekolünü yansıtan yazar idrakin ve aklın sınırlarını karakterlerine sordurduğu sorularla zorluyor. Roman boyunca Uzun İhsan Efendi uyurken Bünyamin’in macera yaşaması ve Ebrehe’nin kendini kaçınılmaz sondan, yani ölüm ve ötesinden kurtarmak için ‘adem’ yani yokluğu içinde barındıran o uğursuz paranın peşinde Bünyamin’in saflığına ve umursamazlığına tutulmasını okuyoruz. Bilgiye ve güce susamış bu adam bir pagan gibi defnedilirken ardında bilinmezlikleri kutsayan bir karanlık bırakıyor. Bizi saran pus romanın sonunda karanlığa gark olmamız ile bitiyor. Çünkü hepimiz sanki romanın ana karakteri ve yazarın ta kendisi Uzun İhsan Efendi’nin birer hayalinden ibaretiz gibi agnostik yâni bilinmezci bir anlayışla noktalanıyor. “Agnostikler, “biz bilmeyiz” deyip kenara çekilerek sorumluluğu reddeder.” Ateizmden daha tehlikeli bir çukurdur bu. [1]
Hani Üstad Necip Fazıl der ya Geçilmez şiirinde:
Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekün?
Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.
Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi;
Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.
Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhava;
Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.
Geçitlerin, kilitlerin yalnız O’nda şifresi;
İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!
PKA’da okurun düştüğü bu çukurda neler yok ki. Anar’ın Osmanlı’sı Paris’in arka sokakları gibi. Orada pespayelik, içki, kumar, uyuşturucu, mazarat ne varsa var. Her türlü pisliğin döndüğü, sahipsiz gariplerin sokaklarda gecelediği, dilencilerin cirit attığı, yetimlerin hırsızlık yaptığı, yeniçerilerin göz millediği, kulak, burun kestiği tekinsiz yer İMİŞ 17. yüzyılda İstanbul sokakları. Neden büyük yazdım? Çünkü yazarın ironi ve parodi ile tanıttığı karakterlerin hiçbiri gerçek kahramanlar değil. Her biri hayâli olsa da, kişi gördüğünden duyduğundan ve özellikle haz aldığından etkilenir. İşte bu romanın karanlığı “Bir kurgu sadece!” diye geçiştirilecek cinsten değil.
Montesquieu’nun Türk ve Doğu tasavvuru ile zehirlenmiş bir bakış açısı hâkim. Hani o der ya “Türkiye’de tebaanın servetine, haysiyetine kimse aldırış etmez. Anlaşmazlıklar çabucak karara bağlanır. Şöyle ki: Paşa davacıları dinler, sonra falakaya yatırır herifleri, bir âlâ döver ve böylece dâvâyı neticelendirir.” vs. İşte bu doğu despotizmi yalanına bizim sözde aydınımızda inanır. Cemil Meriç Bu Ülke’de batının yazarlarında ciddiyet ve dürüstlük aramayın diye uyarır bizi. Ya Türk’ün Türk’e bu çamur atışı. Meriç’in deyimiyle “…bizim köksüz ve ufuksuz aydınımız da tarihimizi karalamak için Montesquieu’nun coğrafi kaderciliğine sığınırlar.” [2]
Anar, Uzun İhsan Efendi gibi bir karakterle kurguya müdahale ederek okuyucuyu Descartes’in son yüzyıla damgasını vuran “Düşünüyorum öyleyse varım!”’dan “Düşünüyorum öyleyse VARSIN!”a yönlendiriyor. Distopik bir dünyada geçen bu sorgulama, diyalektik şüphecilikten zerre boyutunda kuantum parıltılar da içeriyor. İmanı, aşkı ve tevekkülü ıskalayan bu tezahürler şahsen bana iyiki bu romanı kendi öz kaynaklarımızı okumadan evvel okumamışım dedirtti. Çünkü medeniyetimizi böyle tasavvur etmek en temiz kalbe bile şüphe tohumları ekebilir.
Detaycılığı, kelime dağarcığı ile anlattığı karakterlerin hemen hepsi birer anti-kahraman, yani sevilecek tipler değil. Bünyamin ise her ne kadar kahramana en yakın karakter olsa da o sanki yazarın içindeki vicdanı temsil ediyor gibi. Babasının hayalindeki bir düş olup sonunda o da karadeliğe çekilip yok oluyor. Hiçlikten başka bir şey kalmıyor. Bünyamin’in Argaya’ya olan aşkında acaba burada bir değişim mi geliyor dedirten ama hiçlikle son bulan roman kalbi ıskalarken, okurun içinde derin bir boşluk bırakıyor. Kalbin altını çizelim.
Roman bittiğinde hâtırıma İmam-ı Gazali Hazretlerinin Kimya-i Seâdet kitabında tevekkülü anlatırken yazdığı şu sözler geldi. “Tevhid ve kelam ilmi engin bir denize benzer. Çok kimse bu deryada boğulmuştur. İlmi yüksek olmayanların bu sularda yüzmesi, heleki rehbersiz felakettir.”[3]
İşte tam da burada kıymetli okuyucum Demdârân diyorum. O esaslı ve yaşanmış bir maceranın kahramanlarını barındırıyor. Demdârân’a yalnız bir roman olarak değil de; kulağımıza bize ait güzellikleri fısıldayan, yüksekleri arayan, şerefliyi anlatan bir muskanın karakterize olup yazarın kaleminde postmodern bir sergüzeşte döndüğü bir diyâr olarak bakmalıyız. O da aynı PKA gibi bir atlas barındırıyor. İslam coğrafyasının en zorlu zamanlarında yola düşen muhacir Seyyid bir ailenin yaşadıklarını anlatıyor. Biliyorum cümle biraz uzunca oldu, lakin ne çok oda, bahçe, zaman, kervan, diyâr, yol, acı, tahayyül ve kahraman var Demdâran coğrafyasında anlatmak buraya sığmaz. Muska romanda bize olduğu kadar romanın ana karakteri Necip’e de sesleniyor. Pusulası olan bir kitap Demdârân. PKA’da ise yazarın İslami değerlerimize misal Mehdi aleyhirrahme, ve ezan-ı Muhammediye’ye alaycı bir yaklaşımı var. Hiç bir yerinde direk söylemese de yaşatarak bir planı işletiyor. Kitapta sabah ezanı okunurken, ceset torbalarının etrafta dolaşması gibi. Demdârân’daki medeniyet tasavvuru ile PKA’da ki bambaşka.
Peki gece ve gündüz gibi olan bu iki romanı neden mukayese ediyorum. Her ikisi de kurgu bakımından benzerlikler taşıyor. Demdârân’da da ana karakter yazarın gölgesi, her ikisinde de distopik bir dünya var. Fakat Demdârân kutsalına vurmadan yaşanan zulümleri, gittiğimiz yönü, bir muskanın hayatında değişenleri, kaybettiklerimizi anlatıyor bize. PKA ise hiç yaşanmamış bir geçmişi sunuyor, yazarın kendi felsefi sorgulamalarını grotesk karakterler ile servis ediyor. Romanın en saf karakteri denebilecek olan İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin’i hapis tutan Dilencilerin efendisi Ebrehe, -ki burada pîrlik ve dervişlik ile ilgili kelimeleri kullanarak kıymetten düşürüyor- ona şöyle diyor: “……hem gerçeği söylemek, hem de söylediğinin yalan olduğuna inandırmak istiyordu.” Belkide bu yazarın itirafı. Bizi biz yapan düşlerimiz ve hayallerimizdir. Uzun İhsan Efendi’nin düşlerinin içinde gördüklerimizin bir çoğu son yüzyılda moda olan ‘ecdada vur, kimsenin kılı kıpramaz, hatta üzerine ödüllendirilirsin’ düstûrunca.
Madem siz Serâzât’tasınız, hakikatten dem vurmaktır niyetiniz. Parıltılı maskelerin ardında neler saklı olduğunu bilmek hakkınız.
Lakin kıymetli olanı kıymetlendiren, medeniyetimizin önüne hunharca çekilen kara perdeyi aralayan şairane Demdârân işte burada bambaşka bir dünya. Evet şiir gibi, sembolik olduğu kadar eski menkîbelere, aşklara, alimlere, şairlere bolca telmihde bulunuyor.
Okuduklarımız bizleri şekillendirir. Elbette Demdâran’daki İsmail Ekber karakteri gibi inancı ile tezatlar yaşayan birinden veya kitaptan da kişinin alacağı dersler vardır. İsmail Ekber’in romanın ana karakteri Necip üzerindeki etkileri de Muska tarafından masaya yatırılıyor. Hele bir yer var ki tam da Uzun İhsan Efendi’ye cevap niteliğinde:
“Ne yaptı Batı? İnsanı parçaladılar. Halbuki neredeyse bütün batı lisanlarında ferde tekabül eden individum kelimesi, Latincede bölünemez demek. Hain bunlar. İnançlar da parçalandı. Kişi sayısına göre inanç oluştu. Bu rölativizm insanı nihilizme yuvarlıyor.” (Demdârân, 101)
408 sahifelik Demdârânı okurken kâh bir İlyada Destanı okur gibisiniz, kâh modern hayatın parodisi, kâh bilimkurgu ile tüyleriniz ürperiyor, kâh sizi içinde gizlenen beyitleriyle tefekküre gark eyliyor.
İstanbul’a diyor Muska şu sözleri:
“Mekke ve Medine hizmetini beklemekte. Kudüs sana küskün. Tebriz Bakü’ye, Bakü sana hasret. Taşkent, Buhara ve Semerkant gece gündüz sana dua etmekte. Ufa, Kazan ve Kırım; Kaşgar’ın kurtuluşu için teveccüh etmeni arz etmekte. Agra ve Cakarta şark kapısı hakkında endişe etmemeni ifade ettiler. Saraybosna emrine âmâdedir. Kerkük ve Şibirgan işaret beklerler.”
Bir manifesto niteliğinde insana yön gösteren, her karakterde Muska’nın bir nasihati varken nasıl da sıkmadan sonuna kadar soluk soluğa okutuyor diye bir kez daha gözden geçirdim. Bu sefer bir okuyucu olarak değil de bir tetkik keyfiyetinde. Her sahifede unuttuğum nice karakterlerle karşılaşırken şunu düşündüm. Bu kitap bir ayna, saf menbağdan akan bir pınar, neresini açarsam açayım bir mesaj var ama hafif, sıkmadan kalbin suallerine cevaplar arayan ve hakikatleri es geçmeyen. Sanki okuru ve zihnindeki şüpheleri de okuyan bir eser.
PKA’nın postmodern romanı başarılıysa, Demdârân’a başarılı diyemem. Çünkü o idrakın ötesine zıplıyor. Sanki kuantum bir sıçrayış bu. Potasında gelmiş geçmiş pek çok tarzı eritip birleştiriyor. Bize gelecekten, ahir zamandaki bütün ümitsizliklerin içinde her daim hakikatten dem vuranların olacağından müjde veriyor. Hani mümin havf ve reca arasında olmalıdır ya kıymetli okuyucu. Aynı onun gibi bizi havf yani korkunun dipsiz kuyusunda bırakmıyor tam orta noktaya konumlandırıyor. Denge. Diriliş. Ayna. Mutlak olana, biçûn ve biçûgûne olana yönelmiş bir roman Demdârân. Ama bilememekten doğan bir yeis yok, kavuşmak ümidi daim diri.
PKA’da yazar ölünce hikaye biterken, Demdârân da ana karakter Necip ölünce dava devam ediyor. Ebediyyeti hissediyorsunuz, ve onun Yaratan’dan bahşedilmiş olduğunu da.
Ve zannımca daha pek çok yazar bu henüz adı konmamış, bir çok edebi türü birleştiren ‘kuantum roman’ tarzını deneyecek. Gene de şunu unutmamalı, kitap seçerken evvela ruhu temiz kaynaklardan beslemeli ki, puslar içinde kıvranmasın.
Anar Muska’ya kulak vermeli, Buhara’da başlayan, Maveraünnehirden, Pamir ve Altay eteklerine, Afganistan’dan Türkiye’ye uzanan bu yolculuğa şahit olsa belki hiçlikten Hakikate bir pencere aralar.
Velhâsıl söz uzadı kıymetli okuyucum. Demdârân’ı okumalısınız, özellikle de Puslu Kıtalar Atlası gibi romanlardan evvel. İhsan Efendi’nin düşünde karanlığa gark olmamak için Muskanın size fısıldayacaklarına kulak verin derim.
Bir didede kim nur-i hakikat ola eyler
Âyine-i emr üzre ferdâyı temaşâ (Bursalı Tâlib)
(Bir gözde hakikat nuru varsa,
Geleceği seyreder olaylar aynasında)
[1] Kara, Tarık. “Yetenekli Kalemler.” Türkiye Gazetesi, 24 ekim 2025, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/yetenekli-kalemler/bilinmezciligin-bilinmemesi-650695.
[2] Meriç, Cemil, Bu Ülke, sayfa 195
[3] Işık, Hüseyin Hilmi, editor. Kimya-yı Seadet. Hakikat Kitabevi, 2016.
Sare Yıldız
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Demdârân bir defa daha, hatta çok defa daha okunabilir.