Fikir

Küresel Tahakküm ve Muhafazakarlığın İmkanları

Bir dava iddiası ile ortaya çıkan herkesin cevaplaması gereken birtakım temel sorular mevcuttur. İlmi kuru gürültüden ayıran şeylerden biri delil ise, söyledikleriyle ve yazdıklarıyla fikir sahnesine adım atan, insanlardan kendisini dinlemelerini talep etmeye cüret eden birinin ahaliye olan borcu da neyin yanında ve de karşısında olduğunu tam olarak belirtmektir. Fikir sahasında doğru sorulara ulaşmayı temin edebilmek için mütefekkirin zihin dünyasının sıhhati kadar onun doğru sorulara ulaşmasını ve cevaplar bulmasını talep eden bir kitlenin varlığı da vazgeçilmez önemdedir. Öyle söylenebilir ki bu iki hususta da büyük oranda sınıfta kalmış olan bir ülke, tutunacağı halatı bulamadığı için çamurun içinde debelenip duran bir adam hükmündedir.

Türkiye, en az 200 yıllık bir tarihi devrin neticesi olarak bugün dünyada yarı-çevre (semi-periphery) olarak adlandırılan ülkeler arasındadır. Yarı-çevre ülkeler, dışa bağlı finansman yapısı ve ileri teknoloji üretiminden yoksunluk gibi özellikleri sebebiyle merkez (core) denen ABD, İngiltere gibi ülkelere yarı-bağımlı halde bulunurlar. Bu sistem[i] kapitalizmin Batı Avrupa’da ortaya çıktığı uzun 16. yüzyıldan beri dünyanın temel iktisadi altyapısını oluşturmaktadır. 19. yüzyılda Britanya sömürgeci gücünün dünyanın belirleyici hegemonik yapısı olarak ortaya çıkmasından itibaren sömürge sistemi mümkün olduğunca genişletilmeye devam edilmiş, bu doğrultuda Doğu dünyasının zenginlikleri ve insan kaynağı sistemli bir şekilde istismar edilmiştir. Buraya kadar anlatılanların Osmanlı Anadolu’su üzerinde yaşamış olan atalarımızı getirdiği sonuç, işgalci kuvvetlere karşı toprağını müdafaa etmek, silahına sarılıp dövüşmek olmuş ise de neticede geniş çaplı bir zafer elde edilemeyen büyük savaşın ardından eski dünyanın imparatorlukları (Osmanlı Devleti de dahil) tarih sahnesinden çekilmiştir. İşin burası tarihte kalmıştır. Fakat hikâyenin bundan sonraki kısmı, bizi bugün çok daha fazla alakadar etmektedir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren gücünü iyiden iyiye arttırmaya başlayan ABD, Kıta Avrupası’nda yaşanan iki büyük savaşın meydana getirdiği yıkımın da avantajıyla 20. yüzyılın ortasından itibaren Batı dünyasının yeni patronu, SSCB’nin yıkılışıyla birlikte Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından da dünyanın tartışmasız yeni süper gücü olmuştur. Dünyada ABD hegemonyasının tesis edilmesiyle beraber işgal yöntemleri şekil değiştirmiş, kitle iletişim araçlarının ve teknolojinin gelişmesiyle dünya egemen sisteminin genişletilmesi için milletleri silah altında tutmaya gerek olmadığı aşikâr olmuştur. Modern ulus-devleti oluşturan birer özne olarak bireyler, parçalanmış kimlikleri ve ellerinden alınmış iktisadi ve siyasi özgürlükleri sayesinde kişiliksiz, bağlamsız ve yurtsuz kılınarak suistimal edilmeye çok daha açık birer evrensel obje haline getirilmiştir. Bugün hayatta kalma mücadelesinin öznesi milletler ya da uluslar kadar, etrafı modernitenin tuzakları ve imkânları -pek çok kez ikisi aynı şeydir- ile çevrilmiş olan yalnız, bütün intisaplarından koparılmış, bireyleştirilmiş insanlardır. Birey değil, bireyleştirilmiş. Zira bu kelime (individual) halihâzırda insanın en yalın hale indirgenmiş ve içi boş, şahsiyetini ve ruhaniyetini oluşturan şeylerden arındırılmış, kontrol ve istismar edilmeye en açık hâlini temsil etmektedir. Kendimizi bir özne olarak nasıl tanımladığımız fikir sahasında her şeyden önce cevaplanması gereken sorulardan bir tanesidir. İşte bu soru ve benzer istikamette birkaç mesele daha iddia sahipleri tarafından hakkıyla ele alınıp çözümleri ortaya koyulamadığı için yıkıntıya uğramış medeniyetimizde entelektüel bir sahtekarlığın sürüp gittiği söylenebilir.

Modernite, coğrafyamıza silahları ve ordusu ile geldiği zaman onu tanımak ve karşı gelmek için askeri seferberlik ve kaba kuvvetten başka bir şeye ihtiyacımız olmayabilir. Ancak onu tastamam karşımızda ve açıkça bir düşman olarak değil de hayatımıza zaman ve mekânın tamamını işgal etmek marifetiyle sızan bir fikir olarak algılamak zorunda olduğumuz günümüzde farklı bir kavrayışa ihtiyacımız vardır. Bugün tecrübe ettiğimiz tam olarak budur ve bu tecrübe her nesilde farklı, karmaşık ve daha da tehlikeli bir hale bürünmektedir. Çünkü modernitenin kendisi de değişmekte, evrimleşmekte ve bir anlamda doğal sonuçlarına varmaktadır. Saf ve 20. yüzyılın ikinci yarısına radikal bir değişim geçirmemiş haliyle modernlik, Avrupa’da doğmuş ve tarihi olarak bu kültür coğrafyasının ürünü olan, filizlendiği toprakla hatırı sayılır derecede organik bir bağ taşıyan bir düşünce, yaşam tarzı, anlayış biçimi ya da örgütlenme şekli olarak tanımlanabilir. Bu hâliyle tarihsel süreç içerisinde modernite, doğum yeri olan Batı’dan sistemli olarak dünya coğrafyalarının geri kalan bölgelerine ihraç edilmiş ve dayatılmıştır. Buna bağlı olarak modern tarih yazımı, Türkiye özelinde 19.yüzyıldan itibaren bizzat içeriden başlatılan Batılılaşma/modernleşme süreci ile epeyce meşgul olmuştur. Ancak siyasal düzlemde ya da devletler katında yaşanan tarihi gelişmeler; diplomatik görüşmeler, savaşlar, hanedan, bürokrasi ya da hükümetler katında alınan kararlar ve verilen mücadeleler bize bu tarihin ancak belirli bir kısmını anlatabilmek kabiliyetine sahiptir. Zira gelişen teknoloji ve küreselleşme gibi unsurların yol açtığı gelişmeler ve dünyada İngiliz hegemonyasının bitip Amerikan hegemonyasının başladığı iki büyük savaş sonrasındaki şartların toplumları getirdiği durum itibariyle, modernitenin teşkil ettiği asıl tehlike fiziksel işgal ve emperyalizm olmaktan çıkmıştır.

Yeni düzende kitleler modernitenin ürettiği yaşam tarzı içerisinde hapsolmakla birlikte, aslında bizzat kendi elleriyle bu sistemi yeniden üretmektedir. Çünkü modernite ‘’gelişmekte olan’’ ya da ‘’geri kalmış’’ ülkelerin halkları için ne olursa olsun varılması gereken bir hedef olarak kendisini belirlemiş ve bunu da kendi değerlerini, yani Batılı değerleri herkes için her yerde geçerli bir fikirler sistemi olarak tanımlayarak pekiştirmiştir. Bu hikâye, birçok araştırmacı ve sosyal bilimci tarafından farklı cihetleri ele alınarak yeterli şekilde defalarca anlatılmıştır. Ancak bir hikâyeyi anlatmak ile o hikâyeden çıkarılması gereken dersi doğru şekilde anlayıp okuyucuya aktarmak farklı şeylerdir. Bu ikincisini yapanların sayısının ise oldukça az olduğu söylenebilir. Bugün moderniteyle vermemiz gereken kavgada önümüzde duran en büyük engellerden biri onu tamamıyla tanıyamamış olmamız olmamızdır. Teşhis doğru konulmazsa, tedavi de doğru yapılamaz. Modernleşme meselesi bizim için çağdaş olmak, zenginleşmek, teknoloji üretmek gibi büyük başlıklar altında tartışılması gereken bir konu değildir. Mesele çok daha basit hâliyle, bize dayatılan varlık, bilgi ve insan anlayışı, ilerleme, iktisadi büyüme, evrensel değerler gibi hususları kabul edip etmeyeceğimizle ilgilidir.

Sekülerleşme ve modernleşme tarihi olarak paralel yürüyen ve birbirinden güç alarak ilerleyen süreçlerdir. Sekülerleşmenin bazı apaçık sonuçları, dinî değerlerin toplumsal hayattan dışlanması, yönetim düzeyinde dinî temsilin bulunmaması gibi, sertçe eleştirilmiş, birçok yazar ve siyasal kişilik tarafından haksız bulunmuştur. Ancak modern düşünce biçiminin daha derin ve tehlikeli sızıntıları bazen kasten, bazen de dikkatsizlikten ötürü tartışma dışında bırakılmaktadır. Daha derin, çünkü belirli toplumsal kurumların varlığı ya da yokluğu haklı şekilde eleştirilse de esasında, kurumların varlığı onları işletecek ve şekil verecek insanlara bağlıdır. Belirli bir toplumda hangi ortalama insan tipinin makbul olduğu, o toplumda işlev gösteren kurumlardan daha önemli bir hususiyettir. Dolayısıyla insan tipi meselesi, belirli bir hukuki, iktisadi ya da siyasi müessesenin varlığından önce gelmektedir. Daha tehlikeli, çünkü kurumlar zaman içinde tahrip olabilir, yıkılabilir ya da ihdas edilebilir. Ama bunları yapabilecek insan unsurunun niteliğinin bozulması geri döndürülmesi çok daha zor olan bir süreçtir. Bize göre olası sonuçlarını çoktandır görmeye başladığımız asıl tehlike burada yatmaktadır.

Liberal ideolojinin mutlak hâkimiyetinde büyüyen nesiller, benliklerine dair en temel kavrayışlardan konuşma ve dinleme adabına, en doğal biçimiyle aile içi ilişkilerden en karmaşık uluslararası ilişkilere kadar yaşam dünyasının[ii] tüm alanlarını kapsayan bir anlayışı, egemen ideolojinin kurumları aracılığıyla zihinlerine yerleştirilmiş olarak edinmektedir. Bu durum egemen ideolojinin kaynağı olan Batı dışındaki medeniyet havzalarında yaşayan insanların kişiliklerinde ister istemez bir ikilik oluşturmaktadır. Bu ikilik, modernlik öncesi dönemde hüviyetini kazanmış geleneksel değerler ile Batılı tarzda bilme, davranma ve toplumsal var olma yöntemlerinin zihinlerde karşı karşıya gelmesinden ve teori ile pratik arasında kapatılamaz bir uçurum açmasından doğmaktadır. Bu patolojik durumun bizdeki tezahürü kendisini mütefekkir/dava adamı olarak görmesine rağmen ne ile ne için kavga ettiği belirsiz bir aydın tipinin ortaya çıkması olmuştur. Bunun toplumdaki yansıması da bu aydınların fikirlerinden damıtılan birkaç söz ve slogan marifetiyle kendisini küresel nizamı değiştirecek, gizli çıkar gruplarının oyunlarına son verecek seçilmiş zümre olarak gören bir avam sınıfının ortaya çıkmasıdır. Halbuki bu iki grup da tahtından indirmek istedikleri egemen ideolojinin temel görüşlerini az ya da çok kabul ederek ve yola buradan başlayarak, gerçek bir tehlike ve alternatif olma istidatlarını daha en başından itibaren muhafaza edemez hale gelmektedir.

Dünya iktisadi ve siyasi sistemini tasvir eden çalışmaların sonu gelmez nicelikte olduğu söylenebilir. Ülkelerin piyasa mekanizmasına tamamıyla dahil edildiği ve haksız işgal ve sömürü yöntemleriyle ahlaki sınırlar tanınmadan, yalan ve sahtekârlıkla işletildiği bu sistemin nitelikleri hakkında sözünü ettiğimiz aydın ve avam kesimlerinde bir fikir birliği var gibidir. Şaşırtıcı olan, aynı kişilerde bulunan bu sistemin daha verimli çalışan bir parçası olma yönündeki büyük heves ve temayüldür. İşte bu temayül sayesinde başlangıçta şikâyet edilen her şey, yani bizzat sistem tarafından üretilen fiziksel ve zihinsel sömürgecilik, asimilasyon politikaları ve ekonomik sömürge ağları gibi olgular yanında toplu katliamlar, tehcir, ekonomik sömürü ağları ve savaş suçları da ‘’gelişme’’ ya da belirli ‘’menfaatler’’ uğruna görmezden gelinebilir ve tüm bunlar olurken, hâlâ ahlâkî üstünlüğe sahip olunup olunmadığı konusunda kimsenin kafasında en ufak bir şüphe uyanmayabilir. Bu çelişki, kaynağını özne, nesne ve ikisi arasındaki münasebet, antropolojik bakış açısı ve dolayısıyla siyaset felsefesinin temel problemleri ile ilgili bazı hususların ilk planda açıklığa kavuşturulamamasından doğan kafa karışıklığından almaktadır.

Modernite bağlamında söz konusu hususlarda esaslı bir tartışma yürütmeye hazır olmayan hiç kimsenin sekülerleşme, ahlaki erozyon, toplumsal bunalım, geleneksel kurumların ilgası gibi mevzularda yaptığı tespitlerde tam olarak isabet ettiği söylenemez. Bu nakısa ile çıkılan yolda elde edilen sonuç, açıkça, sorunların kaynaklandığı noktaya gereken önem verilmeden ayrıntılarda boğulmanın ve kitleleri oyalamanın ötesine geçememektedir. Bu girdaptan kaçmak için yapılması gereken şey, 21. yüzyılda modernitenin gündelik rutin hayatımızdan yönetimsel tercihlerimize kadar uzanan çok geniş bir alanda oynadığı beyin yıkayıcı ve itaatkârlaştırıcı işlevi idrak etmek ve ona karşı net bir tutum içerisinde olmaktır. Zira modernite ya da modern düşünce sistemi ile verilmesi gereken mücadele asıl olarak bir düşünce biçimi, insanın kendisini ve dünyayı algılayış şekliyle ilgili bir mücadeledir. Bu anlamda varoluşsal bir kavgadır. Çünkü eğer bizimle ‘onlar’, arasında bir fark kalmazsa, mazlum yeri geldiğinde zalim rolünü de erinmeden oynayabiliyorsa o zaman ortada gerçek bir ihtilaf yoktur ve herhangi bir tarafın diğerine yaptığı bir itiraz tamamen temelsiz, gündelik ve geçici olarak kalmak durumundadır. Bugün içinde bulunduğumuz durum tam olarak budur. Eğer böyle olmasaydı mukaddesat ile arasında kopmaz bir bağı bulunan toplumlar; en köksüz dünyevî kurguların tahakkümü altına girmeyi kabul edemezler; insanlar tüm geleneksel değerleriyle açık bir tenakuz içerisinde olan modern liberal vatandaş kimliğini kolaylıkla kabul edip benimseyemezdi. Netice olarak sorunlarımızın esası maddî dünyada değil, zihnimizin içinde, benliğimize dair kavrayışımızda, nesneyi nasıl algıladığımızdadır. Çözmeye de buradan başlamak gerekir.


[i] Wallerstein’in adlandırmasıyla Modern Dünya-Sistemi; uzun 16. yüzyılda ortaya çıkan ve merkez–yarı çevre–çevre ilişkileri üzerinden işleyen kapitalist dünya ekonomisi.

[ii] Gündelik hayatın, bireyler tarafından doğal ve sorgulanmaksızın deneyimlenen toplumsal ve kültürel bağlamı ifade eden felsefi terim. Kavram Edmund Husserl tarafından geliştirilmiş, sosyolojide özellikle Alfred Schutz tarafından kullanılmıştır.

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu