
İmanlı yalnızlığımız…
İslamiyetin toplum ahlakını en güzel haliyle şekillendirdiğine şüphe yok.
Lakin, ne zamanki dinden uzaklaşıldı. İslamiyet toplumun resmi olarak dini olmaktan çıktı, işte o vakit işler de değişti.
Dünya siyaseti, milletleri bölmek, toplumları kimliksiz birer ferde dönüştürmek hedefine odaklandı. Haliyle insanlar da -yasaklamalar kalktıktan sonra- dinlerini ferdi olarak yaşamaya ve aileleriyle yaşatmaya, nesillerini dindar; ahlaklı, vicdanlı yetiştirmeye gayret gösterdiler. Bu gayret vesilesiyle çeşitli kurumlar; şirket, dernek, vakıf şeklinde birleşerek İslamiyete hizmet etmek gayesine sahip çıktı. Bütün bunlar olup biterken, her şeyin adaletsizce ve vicdansızca tartıldığı bu devirde, derin bir moralsizlik, yaşamaya dair isteksizlik baş gösterdi. İnancı elinden zorla alınan ama kalbinde titrek bir mum gibi saklayan imanlılar, yaşamaktan yıldırılmış, gençleri soldurulmuş vaziyette arafta bırakıldı…
Beklemekteyiz… Sadece kalbimizle beklemekteyiz! Hele şu son Filistin soykırımıyla artık herkes, iliğine kadar bir yolcu olduğunu hissetmiş vaziyette…
…
Toplumu çürüten mükemmeliyetçilik…
Modern dünyanın dayatmalarına rağmen ahlaklı yaşamak gayretimiz bir yana… Bizi hayattan soğutan şeylerden biri de sürekli bir kuralcılık, kesinlik, keskin nişancılık… Hayatın esneklik ve derin anlayış içermesi gereken sosyal alanlarında biz daima, katı bir kural, derin ve mükemmel mantaliteler aradık. Kuralları mükemmel uygularsak, mutlak bir saadet hasıl olacak sandık! Oysa kuralı kıymetlendiren ve yürütecek olan insandı… Özellikle de gençler… Kuralı korumak adına insanı kovduk. Gözümüzün içine bakan gençleri kırdık! Kurallara o kadar takıldık ki ortalık kural dolu ama insandan ve anlayıştan eser yok. Dengeyi ve orta yolu yine gözden kaçırdık. Ve zaman geçtikçe anladık ki ‘kural, onu koyanı korur’.
Haliyle bu katı kuralların tak diye kırılıp koptuğu yerden, laçka bir insan profili türedi… Alay, zorbalık ve kural tanımaz; asla yalnız yaşayamayan, kendiyle baş başa kalınca hiç bir şeyle başedemeyen, bunalıma giren, asalak, laylaylom ve naylondan insancıklar…
Zülfiyâr…
Çözüm var mı? Elbette çözüm var… Fakat bir çözüm anlatmayacağım. Sadece durumdan bahsetmek, biraz eşin, dostun, edibin, tarihçinin zülfiyârine dokunmak istiyorum. Çünkü Evliya Çelebi’ye ve onun yazı ve yaşama sanatındaki ustalıklı mübalağa ilmine sonsuz bir saygı duyuyor ve ona beş yüz yıl beriden hak veriyorum!
Malum, şuurlu, aklıselim hatta ilim irfan sahibi kimseleriz! Konuştuklarımız ve yaşadıklarımızla topluma da birer misal, iyi kötü örneğiz… Çünkü bilinçli kimseler toplumları değiştirir, yetiştiği kaynaklardan da harmanlayarak, özge fikirleriyle zamana yön verirler. Evet, zaman en mühim şeydir.
Modern çağın bilimadamları da neredeyse sadece zamanla ilgilenmiş, zamanı çözerlerse, her şeyi çözebileceklerini iyi idrak etmişler… Ve fakat, Müslüman alimlerin zaman kayyumluklarını; yahut kalubelanın da ötesinde, yaradılış latifelerinin, tek tek -adeta parşömen parşömen- zamana nasıl işlendiğini anlamakta, -sıradan Müslümanlardan bile- nakıs kalmışlardır… ‘Hikmeti Hüdâ’ kavramını da bilmedikleri için, halen daha kıvranmakta ve ama sık sık da imana gelmektedirler.
Mevzumuz zaman ve şuur…
İşte bu noktada, pek çok bilim adamı, hemen hemen 17. yüzyıldan beri, bilincin zamanı şekillendirdiğinden bahseder. Ve elbette Hazreti Mevlana, bu moderniteden çok daha önceleri; 12. yüzyılda, derisi medeniyetle tabaklanmış, tüyü havı gül yağıyla ıtırlanmış postunun üzerinde, söze dikkat buyurur,
“Dünyada olabilecek her bir hâdise için, misal aleminde sayısız ihtimal uyur. Siz ağzınızdan çıkardığınız sözlerle o ihtimalleri uyandırırsınız.” der. Hakikat nasıl da sade ve çarpıcıdır!
Çok daha küçük bir açıdan, Tofaş’ın arka camına sığacak ebatlarda bakarsak bu söz, şöyle de şerh olunur: Ağzından çıkan söz hayırlı ise hayatın olur… Hayırsız ise hayatına mal olur!
Hasılı, bunca menfi, olumsuz, hiç bir manası yokken moral bozan, tarihî, sosyal, istikbâlî konuşmalar; gereksiz konularda belirtilen binlerce fikir ve cümlesi gösterişli ama içi boş zikir, sahiden de ne işe yarar?
Her şeyi bu kadar ciddiye alırken ve hayatın künhüne tekrar tekrar varırken, düştüğümüz hatalardan biri de budur. İnsanları öteleyip, görmezden gelip, mükemmeli aramaya meyilli ömrümüzde, kendimizi mükemmel sanmak… Bizim düşündüğümüz o mükemmel tasavvurunu hiç kimsenin düşünemiyor olması! Ve hep o mükemmelde kalmak!
Oysa erenler, el insaf, hani biz okuyan, yazıp çizen taifedendik; ne kaynak kaynak gezinen bir tarihçiyiz, ne de uzağından ilme yaklaşabilecek mahiyette alimleriz! Necip Fazıl’ın dediği gibi devrilmiş kitap dağları altında ezilen, ezildikçe ezilen enteller… Fikir hamalları, kafiye dilencileriyiz!
Romantik ve tekdüze hayatımızda bu neyin mükemmelliği böyle? Kuru, katı, katıksız; insan için ama insansız bir ömür?.. Neden insansız; çünkü kurallara uyamayanları, hassas yahut uyumsuzları kovduk gittiler… Artık bütün batılı hikâyeler kadar, -belki aç değiliz ama- yalnızız!
Bir şair olarak şu hayatta bunu iyice anladım ki iyi bir insan değilsen, kalbinin sesini de dinlememelisin! Kalp sahipleri bunun için vardır. Dünyada herkesin bir iş için yaratılmış olması yine o Hikmeti Hüdâlardan… Kalbin yoksa, kalbi olanın peşinden git… Anlayışın kıtsa, mana gelininin eteğinde dolan…
Din ü devlet kaideleri zaten baş göz üstüne…
Bahsettiğim mevzu, insan ilişkileri, çürük fikirler ve firavunlaşan vicdanlarımızın diktatörlüğü üzerine… Şöyle her şeyi yerinde görüp öğrendiğimiz; eski seyyahları imrendirecek kadar çok, zir ü zeber, seyran sefer kilometre katettiğimiz şu âlem gezimizde; herşeyi bilip, kendini bilmemek ayıbına düşüyor oluşumuz!
Öyleyse kediyi havada donduran kim?
Tarihte de kültürde de sanatta da biz hep kendimize, kendi mercilerimize güvendik.
Ve aslında şu dünyayı 21. Yüzyılın adımlarıyla, zrâ’ zrâ’ ölçüp biçerken, biraz da Evliya Çelebi’ye güvenmeliydik!
Zîra, havada bir kedi dondu diye, kaynak teşkil etmesi babında onun gibi derin bir anlayış ve neşe saçan kalemi ciddiyetsizlikle itham ederek, görmezden geldik… Sadece ‘yaşamayı’ kabul edip, ‘yaşamak sanatını’ elimizin tersiyle ittik!
Oysa biz o sanatı, hayatın ta kendisi addedip, her bir ferdimize ezberletmeliydik!
Şuura, zihne, kendinize, kat’i kaidelere, neye inanırsanız inanın sevgili erenler… Ben o kedinin havada donduğuna ve biz tatlı bir gülümseyişle o buzları çözmediğimiz için, hâlâ havada donmuş beklediğine kaniyim!
Kediyi havada donduran ne Erzurum’un soğuğu ne de Çelebi’dir! Bilakis, sizsiniz sevgili dostlar!
———————————————————————
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Kalemine yüreğine kuvvet çok güzeldi🌸
Ağladım güldüm, ve ne ara Mevlana hazretin zaman ve şuur üzerine sözünden Tofaş’ın camına geçtik hayret ve hayranlıkla okudum. Kalbi olanları takip edin tavsiyesini aldım heybeme koydum. Kalemine sağlık Ayşe Çam🎈📚🥲