
Bilinmeyen Korkular;
Çocuklukta yatağımızın altındaki o gölgeyi hatırlıyor musun? Aslında orada hiçbir şey yoktu; sadece kendi zihnimizin oluşturduğu, şekli belirsiz bir hayal ürünüydü. Oysa o gece, o gölgenin gerçek bir canavardan daha korkutucu olmasının tek bir sebebi vardı: Onun ne olduğunu bilmiyorduk. İnsan, büyüdükçe o çocukluk odasından çıksa da aslında hayatı boyunca “yatak altındaki gölgelerle” yaşamaya devam eder. Bilgi, bu gölgeleri dağıtan bir ışık mıdır, yoksa sadece onların şeklini mi değiştirir?
Aslında bilgi, o karanlık odaya tuttuğumuz bir el feneri gibidir; ancak fenerin ışığı her zaman beklediğimiz huzuru getirmez. Çocukken korktuğumuz o belirsiz “öcü”, ışık yandığında sadece bir oyuncak ayının duvardaki yansımasıydı ve biz o an, aslında korkulacak hiçbir şeyin olmadığını öğrenerek rahatlardık. Yetişkinlikte ise durum çok daha karmaşık bir hal alır. Işığı tuttuğumuzda, bazen odanın boş olmadığını, bilakis yüzleşmekten kaçındığımız gerçeklerle, çözülmemiş çatışmalarla ve kendi hatalarımızla dolu olduğunu görürüz.
Burada çelişkili bir durum ortaya çıkar: Bilmediklerimizden korkarız, ancak öğrendiklerimiz de bizi savunmasız bırakabilir. Bilgi, bir sis perdesini aralarken ardında daha keskin bir manzara sunar. Bir hastalığın teşhisini bilmemek, o belirsizliğin ağırlığı altında ezilmektir; ama teşhisi öğrenmek, bu kez de “tedavi süreci” denen başka bir gölgeyle tanışmaktır. Yani bilgi, bizi korkudan kurtarmaz; sadece korkunun niteliğini—bulanık ve ilkel bir endişeden, somut ve mücadele edilmesi gereken bir gerçeğe—dönüştürür.
Belki de bizi asıl korkutan, gölgenin karanlığı değil, o karanlığın içinden bize bakacak olan kendi yansımamızdır. İnsan, bilmediği her şeyden korkar; çünkü bilmediği şeyin içine kendi zayıflıklarını, kırgınlıklarını ve dindirilemeyen özlemlerini yansıtacak kadar geniştir o boşluk. Bir vedanın ardından gelen sessizlik, kapı eşiğinde bekleyen o belirsiz “yarın” veya cevapsız kalan bir “neden”… Bunlar, bilgiyle aydınlanmayı bekleyen yerler değil, kalbimizin kendi karanlığıyla yüzleştiği noktalardır.
Bazen, yatağın altındaki o gölgenin hiç gitmemesini isteriz. Çünkü orada bir “ihtimal” saklıdır; gerçekleşmemiş bir sürpriz, henüz yaşanmamış bir kavuşma veya bozulmamış bir düş. Bilgi, o gölgeyi söküp attığında, elinizde sadece soğuk ve çıplak bir gerçek kalır. Belki de çocukluktaki o yersiz korkularımızın ardında, hayatın tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkacağından duyduğumuz o masum ürperti yatıyordu. Büyümek, odadaki tüm ışıkları açmaksa eğer; belki de asıl kaybımız, o gölgelerin bize sunduğu o gizemli ve korunaklı karanlıktır.
Çocukken odanın ışığını açıp yatağın altına baktığımızda o gölgenin yok olduğunu görür, rahat bir nefes alarak uykuya dalardık. Belki de hayatın en büyük yanılgısı, büyüdüğümüzde de her şeyin bir anahtarla veya tek bir cevapla aydınlanacağını sanmaktır. Oysa bilinçli olmak, karanlığı tamamen yok etmekte değil; karanlığın içinde de yürüyebilmeyi öğrenmektedir. Çünkü insan, en çok bilmediğinden korkar; ama en çok bildikleriyle büyür. Ve nihayetinde hayat, o bilinmezlik okyanusunda pusulayı elden bırakmadan, kendi içimizdeki ışıkla yürümeye devam etme cesaretinden başka nedir ki?
Şimdi anlıyorum ki, insan bilmediği şeyden sadece korkmaz; insan bilmediği her şeye, aslında bir parçasını gizler. Korku, sadece bir kaçış değil, kendi içimizde sakladığımız o devasa, henüz keşfedilmemiş benliğimize doğru atılmış ürkek bir adımdır.
Korkularınızla barışık kalmanız dileğiyle.
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.