Hikâye Yarışması (Toplam Ödül 18.000 TL)
Hikâye Yarışması

Çağdaş Bir Ürperti

Gökyüzünde peygamberlerin uyarılarını kazıdığı o kadim duvarlar, topçu ateşlerinin sarsıntısıyla ortadan ikiye çatlıyordu. Gençliğin o hesapsız kahkahalarının yerini, Hemzad’ın çamurlu postallarının siperlerde çıkardığı ağır, yorgun sesler almıştı. Yaralıydı.

Şehrin bittiği yerde durduk. Arkamızda, geceyi aydınlatan sahte şenliğin ışıkları değil, gökyüzünü kirli bir kızıla boyayan işaret fişeklerinin ve yanan binaların alevi vardı. İnsanlar, üzerlerine yağan çeliğin altında üniformalı yığınlara dönüşmüş, kendi yıkımlarının rutininde can veriyorlardı. Oysa asıl karanlık o üniformaların içindeydi. Biz, cephenin o alev topuna dönmüş cinnetini arkamızda bırakıp, kendi ıssızlığımıza doğru yürümeye başladık.

İki kişiydik. Hemzad’ın omzunda soğuk, namlusu barut kokan bir piyade tüfeği vardı. O metale, kana ve hayatta kalmanın ilkel vahşetine inanırdı. Ben ise üniformamın iç cebinde meşin kaplı bir harita taşıyordum; kuralları çoktan yıkılmış bir dünyada, sadece ölümcül bir dost olan bilgiyi…

Ormanın başladığı sınırda, çıplak dalların arasında ve kül yağan gökyüzünde karartılar belirdi. Kuzgunlar. Bazen ölümün kokusunu alan gerçek leş kargaları olarak süzülüyor, bazen de bulutların arasından motorları uğuldayan demir kanatlı bombardıman uçakları olarak üzerimize çöküyorlardı. Hangisi olduğunun bir önemi yoktu; ikisi de bizi izliyor, aynı tok sesle kapıdaki kıyametin haberini veriyordu.

Toprak yol dikleşip balçığa dönüştüğünde, bombalardan arta kalan dev bir kraterin dibine çöktük. Çakmağımın titreyen ışığında cebimdeki meşin ruloyu açtım. Hemzad çamur içindeki yüzünü haritaya eğdi. Çizgiler, nehirler veya askeri stratejiler yoktu. Üzerinde sadece bizden önce bu cinnete kurban gidenlerin acı dolu yüz hatlarından kopyalanmış kıvrımlar vardı.

“Bu bir harita değil,” dedi Hemzad, sesi barut dumanından çatallanmıştı. “Kurmayların çizdiği sınırlarla dolu bir kağıt parçası bile bundan daha işe yarar. Sadece ölülerin izleri var burada.”

“Evet,” diyerek ruloyu sardım. “Çünkü kıymetli olan şeyler derine gömülür. Bizim kaçtığımız şey düşman değil Hemzad; şu an iliklerimize kadar hissettiğimiz soğuk ve açlık…”

Sustum. Mezar taşımıza sadece büyük bir kafa karışıklığı yazılacaktı. Ayağa kalktım, kuzgunların ve siren seslerinin uzaklaştığı, sisin yoğunlaştığı yöne doğru yürümeye başladım.

Sisin içinde ilerlerken, cephenin travması zihnimin sınırlarını zorlamaya başladı. Kaçtığımız şeyler karşımıza çıktığında zaman tamamen bükülmüştü. Etrafımızda suretsiz kalabalıklar belirdi; yüzleri gaz maskelerinin ardında pürüzsüzleşmiş, postallarının sesi tek bir uğultudan ibaret olan asker yığınları. Hemzad yaralı halde panikle silahını onlara doğrulttu ama namlunun ucundaki arpacık, barutun ve kanın ateşiyle eriyip suya dönüştü. Namlu avuçlarından kaydı.

“Ateş edemezsin,” dedim sakince. 0 âna kadar yaptıklarımız bizi o kadar yormuştu ki. Herkes gibi olmuştuk artık. “Onlar dışarıdaki bir ordu değil, içimizde. Sıradan olmanın, avuntuların ardına saklanıp kalabalığa karışarak yok olmanın verdiği o sinsi huzur. Korkman gereken düşman mermileri değil, onların arasına karışma arzumuz. Böyle düşünüyorduk artık. Ya da ben, en azından ben böyle düşünüyordum.

Hemzad sarsılarak dizlerinin üzerine çöktü, çamura bulanmış elleriyle başını tuttu. O bitkin hâlde nefes alıp verdikçe her saniye, çevremizdeki kraterin çamuru aniden soğuk taşlara, siperlerin yıkık duvarları ise eski, kanlı bir hatıra defterinin yapraklarına dönüşüyordu; ölü askerlerin ceplerinden çıkan, hiç gönderilmemiş o mektuplara. Biz herkesleştikçe Kendi geçmişimizin, pişmanlıklarımızın ve uğruna savaştığımızı sandığımız şeylerin devasa ağırlığı omuzlarımıza bindi. Göğsümüze saplanan şarapnel parçaları, vicdanımızda uzayan kara lekelere dönüştü. O an, aydınlatma fişeğinin soluk ışığında Hemzad’ın yüzüne baktım ve kendi yüzümü gördüm. Belki de Hemzad, benim dünyevi arzularımın, ne pahasına olursa olsun hayatta kalma güdümün ete kemiğe bürünmüş haliydi; ben ise onun o siperlerde katletmeye çalıştığı vicdanı ve aklıydım.

En derin zindan karşımızdaydı: Bomba seslerinin, motor uğultularının ve ölüm çığlıklarının aniden kesildiği, her şeyin sustuğu o an geldi. Ne rüzgâr, ne yıkım, ne de orduların uğultusu. Sadece biz vardık. Zifaf andıyla ölüme yürüyen o kadim aşıklar gibi çırılçıplak kalmıştık savaşın ortasında, zihnimizin derinliğinde. Göğüs kafesimizdeki kuşlar, kaçmanın imkânsız olduğunu bilerek çırpınıyordu. “Aşıkların yürekleridir dilleri, susmak olmaz,” diye yankılandı kendi sesim beynimin harabe duvarlarında. Bizi bu zulme, bu savaşa karşı koymaktan alıkoyan şey emirlere duyduğumuz saygı ya da ölüm korkusu değildi; en derinimizdeki sevdaydı. Kendimize, o kırılgan benliğimize duyduğumuz o hastalıklı, kibrin ve acizliğin birleştiği hayatta kalma sevdası.

Tam o an, zihnimin üzerindeki bu ağır kabus kırıldı. Gökyüzü yarıldı ve kan kokusunu bastıran ağır, soğuk bir yağmur başladı. Sanrılar yağmurla birlikte toprağa karışıp eridi. İleride, sisin içinde ağır hasar görmüş eski bir apartman yıkıntıları belirdi. Sınırların ve devletlerin o büyük masalının bittiği yer burasıydı. Yarı yıkık taş binanın şarapnel isabet etmemiş tek penceresinde, titrek bir gaz lambası yandı. Adımlarımı kestim. Hemzad —ya da içimdeki o vahşi, hayatta kalmaya odaklı asker— de durdu. Pencerenin ardında bir silüet vardı; dışarıdaki kıyametten izole olmuş, sadece hayatta kalarak dünyaya direnen bir kız. Etrafındaki yıkıma rağmen, duruşunda kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği kadar somut, savaşsız bir gerçeklik vardı. Biz dünyayı kurtaracak büyük felsefeler ararken, hayat bir gaz lambasının ışığında inatla devam ediyordu.

Omuzumdaki görünmez ağırlık hafifledi. Hemzad’ın hayaleti tüfeğin kayışını usulca gevşetti. Silah, ağır bir metal yığını gibi çamurlu toprağa düştü. Artık ne namluyu doğrultacak bir düşman, ne de uğruna ölünecek bir şey vardı. Ben de elimi üniformamın cebine attım, meşin haritayı çıkardım ve yağmurun altında çamura karışması için yere bıraktım. Artık fikirlerin de hükmü kalmamıştı.

Bizi o yanan şehirden çıkarıp bu harabeye kadar getiren şey bir kahramanlık değil, gerçeğe ve yaşama duyduğumuz acımasız aşktı. Yağmurun altında yüzümü o pencereye çevirdim. Mantığın sustuğu, kıyametin koptuğu ve mezar taşlarına sadece kafa karışıklığının yazılacağı bu yerde, yüzümde sükunet dolu bir tebessümle, o ışığa doğru bir adım attım.

Yusuf Işık

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu