
Çocukluğumdan tanırdım kendisini. Hiç büyümemişti zaten. Geçen zaman içinde biz koca koca adamlar olurken, o hep aynı yaşta kalmıştı. Dışarıdan bakıldığında normal yetişkin birey gibi gözüken kadının, pazar yerinde bir avuç şeker için annesine dil döküp ağlaması, bir külah dondurmayı insanların gözlerinin içine baka baka ve dondurmamı elimden alacaklar korkusuyla yemesi sadece ona hastı. Onun elinde taşıdığı ve içerisinde akide şekerlerinin bulunduğu şeffaf naylon torba onun en değerlisiydi. Sermayesi, serveti, yol azığı, kıymetlisiydi. Kasabada kadın kısmı kahvehanelerin önündeki ana yol üzerinden yürümekten çekinirdi, bu ayıp sayılırdı. O kadar adamın gözünün önünden geçmek hicap verdirdi kasabanın kadınlarına. O yüzden kadınlar kahvehanelerin arkasındaki sokakları tercih ederlerdi. Ama Zöhre öyle değildi. Kasaba meydanında önüne gelen herkese “ napayo” (ne yapıyorsun, nasılsın) diyecek kadar cesur, hatır soracak kadar medeni idi. En çok bu yanını seviyordum kadının. İnsanlardan korkmayışını, kadınlığından utanmayışını. Anne ne kadar yasak koysa da hiçbir şey Zöhre’nin kasaba meydanına gitmesine engel olamamıştı.
Bakışlarındaki çizgileri izleyip duruyorum, o küçücük çocuğun, o kocaman kadının. Zeynebî bir edayla süzülen tebessümlerini arıyorum. Çocukluğuna özendiğim kadın. Annesi bir sabah çağın pandemisi nedeniyle sessiz sedasız ebedi âleme göç ettiğinde anlamıştım, annesinin dualarının hak katında kabul görmediğini. Hep “benden önce yavrum ölsün, guzum ölsün, ben onsuz yaparım da o bensiz yapamaz” derdi. “Onun lisanı ile konuşamaz kimse, o kimsenin yanında şımaramaz benim yanımda şımardığı kadar, onu ben yıkadım, onun saçlarını benden başkası tarayamaz.” derdi. Ve evrenin dar olma vakti idi Zöhre’ye. Kimse onun derdini dert edinmeyecekti. Yeryüzünde yürüdüğünü sanırken ayakları göğe basıp bulutları adımlayan Zöhre için sûr üflenmişti artık. Benim kitabımda bir çocuğa yağmur yağmazdı, çocuk yağmura yağardı. O yüzden Zöhre yağmurlardan da yukarıda idi. Annesinin ölümüyle Zöhre ortada kalmıştı. Kılıçsız kuşatılmış, ipsiz bağlanılmıştı. Dipsiz, derin bir kuyuya düşmüştü kadın. Nefesi kesik kesik ulaşıyordu ciğerlerinin en ücra köşelerine. Zöhre, karnından göğüs boşluğuna kadar uzanan, oradan boğazına yürüyen ve kördüğümlerle belenip yüreğine tüm ağırlığı ile pervasızca oturan büyük bir his yumrusu ile çok kısa bir süre içerisinde evinden alınmış, teyzesinin yanına yerleştirilmişti. Zöhre için koca kasaba sancılanmış, çıkar yol aranmış, huzurevi kavramı gündeme getirilmişti. Seksen yaşlarına merdiven dayayan, evinde tek başına kalan öz teyze, Zöhre için tek çıkar yol bilinmişti. Teyzenin Zöhre’yi kabul etmesi, verilecek bakım parasının cazibesinden mi, bir yeğenini kabul etmedi dedikodusuna mahal vermemek için mi, yoksa gerçekten annelik duygusuyla Zöhre’yi bağrına basmak isteyişinden mi kaynaklanmıştı, bilinmiyordu. Sorgusuz sualsiz cennetinden alınıp teyzesinin yanına verildiği günden bu yana, Zöhre kasaba meydanında pek gözükmemeye başlamıştı. Bir baharın üzerine zemheri yürümüş, Zöhre’nin eskittiği kaldırım taşlarını koyu bir ıssızlık bürümüştü. Kasabalıya göre Zöhre rahattı, Zöhre’ye iyi bakılıyordu, Zöhre keyfinden dışarı çıkmıyordu. Kasabalıya göre pandemi nedeniyle de Zöhre dışarı bırakılmıyordu. Oysa onun meydandaki varlığı bu beldenin kalp atışıydı bana göre. Onun tebessümleri canımdan bir parçaydı. Onun bakışlarında benden bir şeyler vardı, onu arıyordum. Zöhre, kasaba meydanına gelmiyor, kendi kendime hesap soruyordum.
Bir bayram sabahında kimden, nereden ve nasıl cesaret bulmuştum da kaldıkları evin kapısına dayanmıştım. Bahanem teyzenin elini öpmek, amacım ise Zöhre’den bir haber almaktı. Zöhre’yi Zöhre gibi görmekti. Onca bayram görmüş geçirmiştim ama hiçbirisinde bu eve bayram için girmemiştim. İçli bir gıcırtıyla açılan köhnemiş tahta kapı, iki odalı toprak damlı bir evin el örgüsü paspasına teğet geçen ayaklarım, öpüp alnıma götürmek istediğim bir el. Pandemi korkusuyla o eli öpemeyen dudaklarım ve o eli değdiremediğim alnım. Zöhre’yi arayan gözlerim. Bunlar bir filmin ağır çekim sahneleriydi sanki. Yaşlı kadın bir yandan eşarbını düzeltmeye çalışıyor, bir yandan maskesini takmaya çalışıyor, bir yandan da beni süzüyordu.
─Kara Hıdır’ın oğlu değil misin guzum sen?
─He teyzem, en küçüğüyüm ben.
─Şu hastanede çalışan sen miydin?
─Benim teyzem, benim.
─İyi guzum bakalım.
─ Zöhre nerde ya teyzem.
Zöhre dediğimde bir ekşime meydana gelmişti kadının yüzünde. Az çok bilirdim insanın konuşmadan da ne demek istediğini, isteyeceğini. Ama bilsin istemiyordum, çocukluğumda ablam olan, yetişkinliğimde ise kız kardeşime dönüşen Zöhre’nin bendeki yerini. Teyzenin safında gözüküp, nedir ne değildir aslına ermek istiyordum. Konuştukça, teyzeyi konuşturdukça anlamıştım anlayacağımı. Zöhre iki göz odadan ibaret bir cezaevindeydi. Dışarı çıkması yasaktı, avlu kapısından adım atması yasaktı. Değil kasaba meydanına, yaşadığı evin bir adım ötesine adım atması yasaktı. Biliyordum, Zöhre o meydana çıkmaz ise boğulurdu, gönül kuşlarının kanadı kırılırdı. Zöhre o sarı gülden koparmazsa baharından olurdu.
─Salmam, vallahi billahi salmam dışarı. Ne işi varmış kasaba meydanında?
─Salmam guzum. Aha şurada dizimin dibinde oturacak!
─Salmam.
─Hastalık var zaten kovit mi ne cehennemse.
─Sözümü tutmazsa doğru huzurevine. Huzurevi deyince korkuyor, seni boğarlar dedim orada. Varır varmaz boğarlar dedim guzum. Ondan yanaşmıyor huzurevine.
Bir süre susmuştum. Döktüre döktüre susmuştum hem de. Zöhre oluyordum, elim kolum bağlanıyordu, ayaklarıma prangalar vuruluyordu. İçim derin bir sessizlikteydi. Derin bir iç çekmiştim. Duyduklarımla dinlediklerimle sarsılmıştım. Bir çocuğu nasıl bağlarsın kadın diyecek oluyor, diyemiyordum. Bir çocuğu nasıl zincire vurursun. Nasıl karartırsın dünyasını. Neden alırsın oyuncağını elinden. Bir çocuk koşmadan edemez teyze. Çocuk gülümsemek ister, yağmak ister, ıslanmak ister, üşümek ister, çamura dokunmak ister, gülü koparmak ister. Bunları teyzenin gözlerine baka baka, gözlerimi o gözlerden hiç koparmadan her sözün üzerine basa basa söylemek istiyordum.
─Nerde peki Zöhre?
─Öteki odada guzum
─Bir çağırsan, görsem onu da teyze
Gönülsüzce seslenmişti yan odadaki Zöhre’ye. Seslenirken yüzü daha bir ekşimişti kadının. Sesinde cellât soğukluğu vardı. Bir Zöhre demek vardı, bir de Zöhre demek. Zöhre derken körpe kulaklara değen ilk ezan gibi Zöhre denilmeliydi lügatimde. Bıçak gibi soğuk bir Zöhre hitabıyla boşluklarımdan sökülmüştüm adeta. Yağsız bir menteşeye, gıcırdayarak açılan odanın kapısına kulak vermiştim. Ardından Zöhre’nin silueti düşmüştü gözlerimin karasına. Adımlarını atmaktan acizdi. Susuzluğundan asılan ahu gibiydi Zöhre. Nefesi kurşundan ağırdı. Attığı her adım göğün denizindeki cümle melekleri ağıt tutmaya çağırdı. Kül rengi uzunca bir entarinin içerisinde sarı benziyle girmişti odaya. Gözlerine değdirmeye çalışmıştım gözlerimi. Hangi hallacın eline düşmüştün böyle Zöhre. İçindeki çocuk nerede? Düştüğün kuyunun yanından hiç mi kervan geçmedi Zöhre?
Gözlerinin içerisine bakıyordum Zöhre’nin. Şimdi bana da seslensin istiyordum. Bana da “napayoo” (ne yapıyorsun) desin istiyordum. Sor ki yine bozulsun kasaba meydanının bekâreti. Yüzü asıktı. Dudakları sarkıktı, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibiydi. Ona baktıkça paslı bir bıçak seğiriyordu kalbimin orta yerinde. Çok zayıflamıştı, bu odadaki Zöhre o Zöhre değildi. Nefes nefese kalmış gibiydi, hışılayarak oturmuştu yanıma. Suya inmiş ceylan motifli duvar halısındaki yavru bir ceylana dikmişti gözlerini. Sadece o noktaya bakıyordu. Ellerini ellerinin arasına saklıyor, göğsünün altında birleştiriyordu. Koyu bir sessizlik hâkim olmuştu. Ceplerimi yoklamış birkaç tane bayram şekeri bulmuştum gömleğimin cebinde. Dizlerinin dibine bırakmıştım usulca. O koyu sessizlik teyzenin gür sesiyle birden yırtılmıştı. Zöhre, duvar halısındaki ceylanlardan, bense Zöhre’nin gözlerinden çekmiştim gözlerimi. Keskin bir kılıç gibi havada sallanıyordu teyzenin işaret parmağı.
─Suratını düzelt! Düzelt suratını. Sarkıtma dudaklarını. Ben sana demedim mi suratını düzelt diye. Doğru huzurevine Zöhre. Git de boğsun deli karılar seni orada.
Gözyaşlarında bir tomurcuk patlamıştı Zöhre’nin. Solgun yanaklarından kayıp gelen bir damla gözyaşı yüreğinin derinliklerine doğru akıyordu. Bu bir katre, beni cayır cayır yakıyordu. Ne dizlerinin dibine bıraktığım şekerlere dokunmuştu Zöhre, ne de gözlerimin içerisine bakmıştı. Oturup düşünürken koşar gibi yorulmuştum. Bayram’ın mübarek olsun bile diyememiştim Zöhre’ye. Teyze’nin o tehditkâr sesiyle duvar halısındaki ceylanlar ürkmüş, su içmeye indikleri pınarın suyu çekilmişti adeta. Saniyeler ve sessizlik beynime mıh gibi çakılırken müsaade istemiştim. Zöhre hiç kalkmamıştı ardımdan ben odadan çıkarken. Film sahnelerindeki gibi son bir kez ardıma dönüp baktığımda yine aynı konumdaydı, aynı suskunlukta, aynı ateşte, aynı zemheride, aynı ayazda. Çok şikâyetim vardı, göklere salıverdiğim o duru niyazda.
Üç Hafta sonra:
Kapıdaki şifreyi girip içeriye adım attığımda nasıl bir tabloyla karşılaşacağımı bilmiyordum. Yatış haberini duyunca çalıştığım servisten bir üst kata koşar adımlarla çıkmıştım. Rahmetli babama ömrümde ilk defa seni seviyorum dediğim ve Araf bildiğim yerdeydim. İçerisi buz gibiydi. Zöhre’nin solgun bedeninde takılı olan kabloları, hortumları ve boruları görünce boğazımda bir şeyler düğümlenmişti. Gözlerini tavana dikmiş öylesine bakıyordu. Daha da çökmüş, daha da zayıflamıştı. Gönülsüzce nefes alıyordu. Birbirine karışan saçlarına, çatlamış dudaklarına bakıp durmuştum bir süre.
─ Zöhre, ben geldim Zöhre
Gözlerine bakıyordum ona seslendikçe. Tavandan düşürmüyordu gözlerini. Tepkisizdi, sadece nefes alıyordu.
─Ben geldim Zöhre. Okula gideceğiz daha. Çanta aldım sana biliyor musun? Hem yarın bayram. O kâğıt kırmızı bayrakları sallayacağız beraber. Kalem de aldım Zöhre. Boya kalemleri de aldım.
Bakışlarındaki çizgileri izleyip duruyorum, o küçücük çocuğun, o kocaman kadının. Tavandan çekip çıkarsın istiyordum gözlerini. Gözlerimin içerisine baksın, gülümsesin istiyordum. Başparmağım hariç dört parmağımı buz gibi kesilen sağ elinin ortasına koymuştum.
─Buradayım Zöhre. Sarıçiçek koparalım mı caminin bahçesinden. Akasya toplayalım mı, sarıçiğdemler açtı Zöhre, dede sakalı toplayıp tuza banıp yiyelim hadi.
Buz gibi bir elin nazenin bir hareketle dört parmağımı kavradığını hissetmiştim. Dört parmağımın üzerine Zöhre’nin dört parmağı binmişti. Başını çeviremese de göz bebeklerini bana doğru kaydırmıştı. Gözlerinin beyazına düşen o karada kendimi gördüğümde daha bir tanımıştım Zöhre’yi. Daha bir sevmiştim. “Var git çocuk, özlemindeki düşler diyarına” diyordum.
─Bak buradayım Zöhre, yine dolduralım mı naylon torbanı şekerlerle. Hep senin olsun, hepsi senin olsun Zöhre. Meydandaki çeşmede ıslatalım birbirimizi haydi. O renkli şeker kâğıtlarından toplayalım mı? Çocuklar çağırıyor seni, sek sek oynayalım diyerek. Okulun zili çalıyor senin için.
Dudaklarında yarım bir gülümseme vardı. Kıpırdayan parmaklarıyla güneşin yüzünü sarıya boyuyordu. Zöhre beni biliyor, beni duyuyordu. Tiz bir ses geliyordu başucundaki monitörden. Çığlıklarıyla hevesleriyle, terk etmediği sevdalarıyla gözlerinin üzerinde dağ kütlesi gibi ağırlaşan göz kapaklarına direnemiyordu. Ellerim üşüyordu ellerinde. Göğsü gönülsüzce inip kalkarken hissediyordum ruhu kasaba meydanında ve okul bahçesinde geziyordu. Zöhre, ah Zöhre buruk bakışlarıyla beni kurşuna diziyordu.
İbrahim Şaşma
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.