Hikâye Yarışması (Toplam Ödül 18.000 TL)
Hikâye Yarışması

Sessizliğin Mirası

Kaç saattir şu ekrana bakıyordum bilmiyorum. Yine bir ekran süresi rekoru kırmış olmalıydım; bunu ancak telefon elimde kapanınca fark ettim. Gözlerim öyle yanıyordu ki yerlerinden söküp masanın üzerine bırakmak istiyordum. Başımı cama çevirdim. Sokak lambasının solgun ışığında yağmur ağır ağır yağıyordu. Bir süre sadece yağmuru izledim. Sonra, ne zamandır gerçekten düşünmediğimi fark ettim. Bu kadar düşünmek bile bana ağır gelmiş olmalıydı ki elim yeniden telefona gitti. Tam ekranı açacakken annem kapıyı araladı.

“Yarın erken kalkacağız oğlum,” dedi. “Köye gideceğiz. Erkenden uyu.”

Başımı yastıktan kaldırdım.

“Ne köyü?”

Annem bir an duraksadı. Gözleri kısa süreliğine başka bir yere kaydı.

“Dedenin evi yıkılacakmış. Eşyaları toplamamız lazım.”

Dedem… Kendimi bildim bileli, bu evde onun adı geçtiğinde ortam değişirdi. Annem susar, babam dalıp giderdi. Sanki görünmeyen bir hüzün evin içine ağır ağır yayılırdı. Çok erken vefat etmiş. Babam daha çocukmuş. Bu yüzden ona dair anlattığı şeyler de birkaç silik hatıradan ibaretti.

Sabah yola çıktığımızda hava hâlâ kapalıydı. Şehir geride kaldıkça yollar daraldı, binalar seyrekleşti. Bir süre sonra telefonum çekmemeye başladı. Elimde boş boş duran ekrana baktım. İlk defa canım sıkılmadı. Babam bütün yol boyunca neredeyse hiç konuşmadı. Annem ise camdan dışarıyı izliyordu. Arabanın içindeki sessizlik öyle ağırdı ki sileceklerin sesi bile fazla geliyordu. Köye vardığımızda yağmur yeniden başladı. Dedemin evi köyün en yukarısındaydı. Diğer evler yaşlanmış gibiydi ama bu ev… sanki yaşlanmamıştı. Siyahlaşmış duvarları, çatının yanmış kısımları, avludaki kurumuş incir ağacı… Evden çok, yarım bırakılmış bir hatıraya benziyordu. Kapının önünde durduk. Babam anahtarı çıkarırken eli titredi. O an ilk defa içimde tuhaf bir his oluştu. Bu evde yalnızca eski eşyalar yoktu. Sanki yıllardır konuşulmayan bir şey de burada bekliyordu. Kapı açıldığında burnuma ağır bir koku ilişti. Yanmış tahta, eski kitap ve rutubet birbirine karışmıştı. Duvarların bazı yerleri kararmıştı. Tavandaki is izleri hâlâ duruyordu.

“Yangın mı çıkmış burada?” dedim.

Babam cevap vermedi. Annem sessizce başını eğdi. Evin içinde dolaşırken her adımda tahtalar gıcırdıyor, sesler boş odalarda yankılanıyordu. Koridorun sonunda küçük bir oda dikkatimi çekti. Kapısı diğerlerine göre daha sağlamdı. İçeri girdim. Oda küçüktü ama diğer yerlerden farklıydı. Raflarda eski kitaplar vardı. Çoğunun kenarları yanmıştı. Köşede demir bir sandık duruyordu. Sandığın kapağını açtığımda içinden birkaç mektup, eski bir mühür, yarısı yanmış bir aile fotoğrafı ve küçük deri kaplı bir defter çıktı. Fotoğrafı elime aldım. Genç bir adam vardı. Uzun boylu, sert bakışlı ama vakur yüzlü biri… Yanındaki insanların çoğu yanık yüzünden seçilemiyordu.

“Kim bu?” diye sordum.

Babam kapının önünde donup kaldı. Sonra çok yavaş bir sesle:

“O… benim babam.”

İlk defa dedemin yüzüne bakıyordum. Ve ilk defa, bu evdeki sessizliğin sıradan bir yas olmadığını hissettim. Defteri açtım. Sayfaların çoğu nemden kabarmıştı ama bazı yerler okunuyordu.

“…Rumeli artık yalnızca bir toprak değil, bir hatıra meselesidir…”

“…Çocuklar Türkçe konuşmaktan korkuyor…”

“…Camilerin kapısına zincir vuruyorlar…”

“…Bir millet bazen toprağını değil, hafızasını kaybeder…”

Satırları okudukça içimdeki boşluk büyümeye başladı. Bugüne kadar hiçbir şeye gerçekten ait hissetmediğimi fark ettim. Aynı şarkıları dinleyen, aynı videoları izleyen, aynı şeylere gülen binlerce insanın arasında yaşıyor ama hiçbir yere kök salamıyordum. Sanki sürekli kayan bir zeminin üzerinde yürüyordum. Dedemin satırları ise ilk defa bana bir ağırlık hissettirmişti. Bir yere ait olmanın ağırlığını… Köydeki yaşlılardan öğrendim o gün. Dedem Rumeli’de sözü geçen saygın bir adammış. İnsanları etrafında toplar, çocuklara ders verirmiş. Ezan susturulmasın, insanlar kimliğini unutmasın diye uğraşırmış. Evinde gizlice gençlere tarih anlatır, eski kitapları saklarmış. Çünkü düşman önce kitapları topluyor, sonra insanların hafızasını siliyormuş. Yaşlı bir amca bana şunu söyledi:

“Senin deden silahla değil evlat… insan yetiştirerek korkutuyordu onları.”

Bu cümle uzun süre kulağımda kaldı. Bir akşam yine eski evde otururken sandığın içindeki son mektubu açtım. Kâğıdın yarısı yanmıştı. Bazı kelimeler okunmuyordu ama kalan satırlar bile insanın içine işliyordu.

“…Eğer bir gün bizden geriye yalnızca kül kalırsa, bilin ki bu yangın bir ev için değil, bir millet unutulsun diye çıkarılmıştır…”

“…İnsan toprağını kaybedince göç eder. Ama hafızasını kaybederse yok olur…”

Mektubun devamı yanmıştı. Babam o sırada kapının önünde durmuş beni izliyordu.

“Yangın gecesi…” dedim yavaşça. “Ne olmuş?”

Babam başını eğdi. Uzun süre konuşmadı. Sonra ilk kez gerçekten bir şey anlatmaya başladı. Dedeme iftira atmışlar. Halkı kışkırttığını söylemişler. Oysa yaptığı tek şey insanların korkmasına engel olmakmış. Bir gece evi basmışlar. Önce kitapları avluya atmışlar. Sonra evi ateşe vermişler. Dedem dışarıya çıkamamış bile… Babam bunları anlatırken sesi titriyordu.

“İnsanlar korkmuş,” dedi. “Uzun süre onun adını bile anamamışlar.”

O an yıllardır bu evde dolaşan sessizliğin nedenini anladım. Bu evde kimse dedemi unutmamıştı. Sadece her hatırlayışlarında yeniden yanmışlardı. Babama baktım. İçimde büyüyen şey öfke değildi. Daha ağır bir şeydi.

“Bana neden anlatmadınız?” dedim sonunda.

Babam sustu.

“Ben dedemi sıradan biri sandım.”

Sesim titriyordu artık.

“Ben kim olduğumu bilmiyordum baba.”

Babam yavaşça sandığın yanına çöktü. Elindeki yanmış mühürü avucunun içinde sıktı.

“Biz onu unutmadık oğlum,” dedi kısık bir sesle.

“Her hatırlayışımızda yeniden kaybettik.”

O gece uzun süre uyuyamadım. Telefonum başucumda duruyordu ama ilk kez elim ona gitmiyordu. Dedemin mektuplarını tekrar tekrar okudum. Yangından kurtulan birkaç sayfa, bana bugüne kadar izlediğim yüzlerce videodan daha fazla şey anlatmıştı… Bu kubbede hoş bir sada bırakmayı… Sabah olduğunda köyün üstüne ağır bir sis çökmüştü. Yıkım için gelen iş makineleri evin önünde bekliyordu. Ben avluda tek başıma durup yanmış duvarlara baktım. Bir zamanlar burada insanlar yaşamış, gülmüş, korkmuş, direnmişti. Ve şimdi geriye yalnızca bu mücadeleler, hatıralar kaldı. O an anladım ki bazı yangınlar her şeyi yok edemiyordu. Bazı küllerin altında hâlâ bir milletin hafızası yaşıyordu. Dönüş yolunda telefonu elime aldım. Ekran yine ışıldıyordu. Bir süre baktım. Sonra kapatıp cebime koydum. Camdan dışarıya, yağmurun altında kararan yollara baktım. Avucumda hâlâ dedemden kalan mühür vardı. O gece şunu anladım:

Bazı aileler çocuklarına servet bırakmazdı. Bazıları, yangınların bile yok edemediği, küllerin içinden çıkmış bir hafıza bırakırdı.

Bilal Kardaş

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu