
Bir çocuk içinde büyüdüğü cemiyetin ürünüdür!
Londra’dan İstanbul’a taşındığımızda henüz dokuz yaşındaydım. Bir ay sonra anneciğimle bir ilkokula yazıldım. Dördüncü sınıfın ilk dönemi yeni bitiyordu. “Dönem bitsin, öyle başlar” demelerine rağmen bir şekilde o sıralara oturmuş; hatta nasıl olduğunu hâlâ hatırlamadığım bir şekilde takdir belgesi alarak İstanbul’daki ilk günlerimi ve o kısacık dönemi tamamlamıştım.
Türkiye’deki eğitim hayatım işte böyle başladı. Hani “Bir çocuğun yetişmesinden bütün köy sorumludur” derler ya; hakikaten de çocuk, içine doğduğu veya sonradan dâhil olduğu cemiyetin her tavrından mutlaka bir tesir alır. Benim karakterimi inşa eden o “köyün” ilk ve en sağlam direği elbette ailemdi. Ancak ilerleyen yıllarda, bilhassa ortaokulun sonlarında ve lise çağlarında, bu yapıya hayatıma doğrudan dokunan öğretmenlerim eklendi. Bu yazı; dersine girdiğim, belki bazen anlatımını beğenmeyip suç attığım ama günün sonunda “Elhamdülillah, bir hoca bize kötülüğü, fuhşiyatı, ahlaksızlığı öğütlemedi. Kendi nazar penceresinden de olsa hep iyi insan olmayı anlattı” diyebildiğim o hocalarıma ödenmesi imkânsız bir borcun ifadesidir.
Bugün o hocalara duyduğum minnetin asıl sebebi, ileride değineceğim ve içine düştüğümüz bu yeni dijital dünyanın korkutucu gerçekliğinde saklı.
Şimdilerde büyüklerimiz; eline tablet almış karpuz adamları seyreden iki üç yaşındaki bebelere “Bak torunum neler biliyor, abisi, prenses kızım ne güzel telefon kullanıyor.” diye övünüyorlar. “Ah biz cahil kaldık…” diye de bazen gülünç şekilde hayıflanıyorlar. Televizyonda seyrettikleri kötülükler akıllarına geldiğinde ise, “Aman, bizim çocuk kendini bilir, yapmaz öyle şeyler” diyerek sadece kendilerini avutuyorlar.
Oysa daha birkaç sene önce liseyi bitirmiş biri olarak, şunu itiraf edelim: Biz de geçtik o yollardan. Hem de daha taze hatıralarımız var. Sadece defter kitapla değil, teknolojiyle ve sistemlerle biraz haşır neşir olunca; gizli yollardan nelerin edilip nelerin edilemeyeceğini bizzat gördük, duyduk ve tecrübe ettik. Bundan 10 sene önce daha ortaokuldayken bir arkadaşımın bizim evdeki internetin basit bir IP adresini öğrenip beni nasıl tehdit ettiğini hatırlıyorum. Halbuki ne hackleme ne de başka şey yapma kuvveti vardı. Lise yıllarındayken, herkesin kimlik bilgileri patlatılmıştı bir grup tarafından. Bir VPN ile adreslere, hatta okulda kayıtlı resimlere kadar nasıl kolayca erişebiliyorduk. Gerçekten bir şey yapacağımızdan değil de; farkında olmayan arkadaşları da korkutup eğleniyorduk işte.
Teknolojinin hızlı gelişmesiyle birlikte bizim kuşağın o yaşlardaki merakı, bizi siber dünyanın karanlık yüzüyle çok erken tanıştırdı.
Sistemlerin bu kadar açığına rağmen bizi orada durduran ve çevreyi tehdit etmeyen bir zırh gerilmişti. Kimisi buna korkaklık der, kimisi de ahlak der. İşte bendenizin de karşısına çekilen zırh; evde ailemin, mektepte hocalarımın öğütleriydi.
Geçenlerde bir büyüğümü özel doktora götürdüğümde, bir fatura meselesi için T.C. kimlik numarası ve doğum tarihi bilgisi istendi. Büyüğümü o bilgilerin neden alındığına ikna etmek için on dakika dil döktüm. Bu, günümüzün acı bir paradoksu; tam bir tenakuzudur: Hastanede numarasını vermemek için çırpınan dedelerin torunları, daha oyun yaşında nice mahrem bilgiye sahip oluyor ve bunları dijital dünyada kontrolsüzce saçıyorlar .
Vaktiyle İngilizce konuştuğumuz bir mecliste yaptığım sunumda, bir nükte olsun ama tehlikenin de farkına varılsın diye salondakilerin kimlik numaralarını ve doğum tarihlerini tahtaya sıralamıştım. Çünkü biliyorum ki; bizim neslimiz “gizemli” olmaya özeniyor. Ben daha okuldayken meşhur Ayyıldız Tim revaçtaydı; bilgisayarı olan çoğu çocuk onlar gibi bir yerleri “hacklemeyi”, “patlatmayı” isterdi . Belki de sadece “marjinal” olma isteğiydi bu. Ancak bugün durum çok daha vahim: 12-13 yaşındaki çocuklar, Telegram’ın uluslararası, denetimsiz ve devletin dahi müdahale edemediği gruplarında, kimliğini bilmedikleri kişilerle her türlü pis muhabbetin içine düşüyorlar .
Gelecek daha da böyle gelecek. Maalesef görünen köy kılavuz istemiyor. İster modern, entelektüel bir “ponçik nine” olun; ister sofi, takvalı bir dede. Ya da dünyayı sıkıyla takip eden bir anne baba… Ekranların içine hapsolmuş bu yeni dünyayı asla tam olarak anlayamayacaksınız! Saniyeler içinde binbir türlü ahlaksızlık, devlet büyüklerimiz ne kadar yasak koyarsa koysun, o dijital duvarları delip geçebiliyor. Otobüse bindiğimizde şahit olduğumuz o şeker patlatan veya uçak uçuran arkadaşlar, devlet izniyle mi oynuyor bu oyunları? Bir insan, hayatında yüz kişiyle bile yüz yüze gelip fikir almamışken; sosyal medya aracılığıyla dakikalar içinde binlerce kişinin tesiri altında kalabiliyor.
Burada devletin gücü de bir yere kadar; zira dijital sahada devletlerin otoritesi artık çok cılız kalmış durumda. Asıl barikat, o ekranın başındaki kişinin iradesi ve ahlakıdır. “Ahlaklı nesiller yetiştirin! Sosyal medyayı yasaklayın! Oyunları kapatın!” diye buraya yazacak değilim. Büyüklerimiz de bu bahaneyle lütfen gençlere yaklaşmasınlar. Önce büyüklerin ne kadar ahlaklı kaldığını; televizyonlardaki gündüz kuşaklarında katilleri ifşa edenlerle, akşamüstü sapıklıkları ifşa edenlerle, nihayet gece seyredilen o aile dizilerinde(!) görüyoruz. Gençlerin televizyon seyretme oranı gayet belliyken, kimse kimseye ahlak dersi satmasın!
Bir vakanın gerçekleşmesi hiçbir zaman tek nedene bağlı değildir; üst üste binip vakaya vesile olacak durumlar vardır. Bugün “açık fikirliyim” diyerek gezen insanlar vardır. “Yunus balıkları yaşasın, nesli kurumasın!” diye yürüyüş yaparlar; barışçıl insan hakları savunucusudur bunlar. Ancak bir başka gün o renkli bayrakların arkasına geçip, insanın fıtratına ve yaratılışına dair zehirli cümleler kustuklarını görürüz. Bunlar, insanları saptırmak için yemin etmiş o malum lanetlenmiş iblisin birer neferidir.
Vefa Borcu
Son yaşanılan hadiseler can yakıyor, hayatları yıkıyor artık! Bazı olaylar için “Şüyuu vukuundan beter” derler; yani bir kötülüğün konuşulması ve yayılması, bazen olayın gerçekleşmesinden daha kötüdür. İşte tam bu karmaşanın ortasında; bana her şeye rağmen edebi, erdemi ve saygılı olmayı öğreten hocalarım oldu. Aslında bu yazıya başlarken niyetim, sadece o kıymetli insanlara teşekkür etmekti. Belki derslerini sevmez, tavırlarından anlık olarak hoşlanmazdım ama hayatta bir hocaya edepsizlik etmemek için hep uğraşmışımdır. Marifet iltifata tabidir, hocalarım kendilerini bilirler zaten… Teşekkür ediyorum.
Kimisi sert tabiatlı, kimi yumuşak karınlıydı. Ben bu konuda şanslı bir çocuktum. Ortaokulda gelişinden bile korktuğumuz bir müdür vardı; üzerimizde sağladığı disiplinle meğer ne iyi etmiş. Adamcağızın ettiği tek bir kelime bile yoktu belki ama o havası disiplin sağlamaya yetiyordu. Keza bir tarih hocamız vardı; fikirlerimiz çatışsa dahi her bir çocuğa ihtimamla yaklaştığına ve kendi dünyasından da olsa hep iyiliği öğütlediğine şahidim. Kafamın dalgın, moralimin bozuk olduğu günlerde bir hocam elimden tutup “Biz okuldan sonra şu günlerde şurada toplanıyoruz, daha çok görüşebiliriz.” dedikten sonra hayatımın ciheti bambaşka yöne evrildi. “Keşke şu hocanın ders saati daha fazla olsa” diye beklediğimiz o isimler, bugünkü şahsiyetimize doğrudan tesir eden insanlardı.
Kimisi bizi sofrasına, sohbet halkasına davet etti; kimisi de o dönem tarihçi olmak isteyen bendenizle akşam vakitlerine kadar Osmanlı arşivlerinde siyakat belgeleri okumaktan kaçmadı. Eğer bugün ben bensem ve küçük de olsa bir toplum içinde yer edinebildiysem; bu sanal mecralardan veya Discord sunucularından değil, doğrudan o lise hocalarımın ve o lisede okuyan arkadaşlarım abilerim sayesindedir. Bunları o zamanlar bu kadar düşünemiyorduk tabi. Onlar bize sadece bilgi değil, o bilgiyi taşıyacak bir “zırh” yani edep kuşattılar. Bu ‘edep’ mefhumunu büyük alim, mutasavvıf Abdülhakim Efendi “Edep haddini bilmektir, din ise baştan başa edeptir.” diye açıklamıştır.
İnsan büyüyüp kendinden küçük kardeşlerinin şikâyetlerini dinledikçe bazı şeyleri daha iyi anlıyor. Muhtemelen bu yazıyı okuyan lise öğrencileri ya da okulundan mutsuz ayrılanlar, “Ne çok yağlayıp balladın hocalarını” diyecek; hatta “Tamam bu kadar yağlama yeter, otur sözlüne 100” diye espri yapacaklar. İster kabul edin ister etmeyin; çoğumuz ortaokul, lise veya üniversite arkadaşlarımızın büyük çoğunluğuyla bir daha görüşmüyoruz, görüşmeyeceğiz. Kardeşlerim, bugün sıkı fıkı olduğun Ahmet’le, Sema’yla ileride muhtemelen görüşmeyeceksiniz. Şanslıysan belki senede bir iki defa WhatsApp’tan bayram mesajı atarsınız birbirinize. Ama şunu biliyoruz ki o dönemlerde hayatımıza dokunan insanların üzerimizdeki tesiri bir ömür baki kalmaktadır.
Bugün bensem, ailem ve belki hayatıma ailemden fazla tesir eden öğretmenlerim sayesinde benim.
Belki öğretmenler bile farkında değil, oluşturdukları tesirden.
Yazı boyunca “öğretmen” ve “öğrenci” kavramlarını kullandım lakin belki de asıl düğüm bu kelimelerin ruhsuzluğunda saklıdır. Talebe, mualliminden ilmi “talep” eden kişidir; talep etmeyen ise sadece bir “öğrenci”dir. Bizim talebesine paradan ziyade bir dava, bir istikbal mimarı gözüyle bakan muallimlere ihtiyacımız var.
Belki de tüm bu yazdıklarım sadece bir “malumun ilamıdır.” Herkes bir şeylerin ters gittiğinin, ekranların arkasında nelerin döndüğünün az çok farkında. Ama bazen malumu ilam etmek, o malumun içinde boğulup her şeyi normalleştirmekten çok daha hayati bir vazifedir. Çünkü susmak, normalleşmenin ilk adımıdır.
“Ortalık çok kötü, yeni nesil çok bozuk.” sözü, kadim zamanlardan beri her nesil için söylenmiştir. İnsanlık olarak, Müslümanlar olarak ilk vazifemiz kendimizi, çocuklarımızı iyi birer insan olarak yetiştirmeye çalışmaktır. Hatta her doğan bebeğin bir veli, insanlara yol gösterecek bir lider olma potansiyeli olduğunu gözden kaçırmayalım.
Yazıyı çok uzattım, bir yere de tam bağlayamadım belki ama elbet düşündürecek bir şeyler anlatmışımdır. Tüm hocalarımıza ve hayatımıza müspet tesir eden büyüklerimize şükranla…
Hatamız varsa affola…
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Vefa duygusunu çok güzel işlemişsin, insan okudukça hissedilenler göz önüne gelirken duygular içine işliyor, güzel bir yazı olmuş. Kalemine, ellerine sağlık.
Üstad hitabetin çok güzel ve tam noktaya değinmişsin ağzına sağlık.
Kardeşim eline sağlık, hitabetin ve duyguyu aktarışın çok güzel, başarılar diliyorum, elinize sağlık.