Kalbini Filmde Bıraktı
Yıllar önce kalp nakli planlamıştı ama yaptırmamıştı. “Biliyor musun, bu yeni kalbi gerçekten istemiyorum. Nedenini biliyorsun! Çünkü kalp, duyguların merkezidir ve bir aktör de duyguların adamıdır. Başka birinin kalbi içimdeyken nasıl bir aktör olacağımı kim bilebilir ki!” demişti.
Evet, ‘Duyguların Komedyeni’ lakaplı İtalyan kabare sanatçısı, aktör, senarist ve yönetmen Massimo Troisi, bu sözleri filmin Yönetmeni olan Michael Radford’a söylemişti.
Kalp ameliyatını filmin bitiminden sonra tekrar düşüneceği vaadiyle ertelemişti fakat filmin çekimlerinin tamamlanmasından tam 12 saat sonra kalp krizinden hayatını kaybetti.
Filmdeki karakterinin metafor/mecaz öğrenip bunu çok güzel bir şekilde uyguladığı gibi oyuncunun gerçek hayatında da böyle bir metaforla hayatı son buldu: Kalbini filmde bıraktı.
Filmin Tarihçesi
Şilili şair, diplomat ve politikacı Pablo Neruda’nın sürgün yıllarından bir kesimini 1982 yılında “Ardiente Paciencia” ismiyle tiyatro oyunu şeklinde yazan Şilili yazar Antonio Skármeta, 1983 yılında aynı isimle filmini çekmiş, 1985 yılında da roman tarzında “El Cartero de Neruda” ismiyle yeniden neşretmiştir.
Hindistan doğumlu İngiliz Yönetmen Michael Radford ise bu hikâyeyi, 1994 yılında İtalyan filmi atmosferinde takdire şayan bir şekilde beyazperdeye aktararak zamansız bir dostluk, şiir ve aşk filmi ortaya çıkarmıştır.
Massimo Troisi’nin Filme Hakimiyeti
Bu film, Mario rolünde, kimseye kötülüğü dokunmayan sade bir karakteri canlandıran Massimo Troisi’nin hâkim olduğu bir filmdir. Troisi, Mario karakterini hiç mübalağaya kaçmadan, neredeyse görünmez bir sadelikle oynuyor. Bu sadelik ise rolün ruhuna tam oturuyor ve seyirciyle tatlı bir bağ kuruyor. Mario’da kötülük ve hırsın zerresini göremiyoruz. Sadece merak, saf sevgi ve yaşamaya dair cüz’i talepler… Oyunculuğun muvaffakiyeti ise bu samimiyeti yansıtırken elde edilmiş. Mario, aslında sıradan bir genç, fakat onun “sıradanlığı”, en kıymetli tarafı… Kalbi temiz, niyetleri saf, beklentileri küçük… Bu yüzden seyirci, onda kendi içindeki en masum tarafı buluyor. Troisi, bu masumiyeti seyirciye öyle bir geçiriyor ki, karakter bir anda “herkesin dostu” haline geliyor.
Pablo Neruda büyük bir figür olsa da filmin kalbi Mario’dur. Seyirci, onun gözünden hikâyeyi yaşar, onun heyecanıyla şiire yaklaşır, onun saflığıyla âşık olur ve neticede kaybıyla sarsılır. Dolayısıyla film, temelde Troisi’nin taşıdığı bir eser olmuş, filmin çekimlerinden hemen sonra kalp krizinden hayatını kaybetmesi ise bu eserin tamamen ona nispet edilmesini haklı kılmıştır. Seyirciye yaşama sevincini de tek hakikat olan ölümü de yani faniliği de en derinden hissettirerek filmin Dünya Sineması’nda yer edinmesine sebep olmuştur.
Philippe Noiret’nin Oyunculuğu
Pablo Neruda rolü Fransız aktör Philippe Noiret’ye emanet edilmiştir. Herkesi “Cinema Paradiso” filminde Alfredo rolüyle absürt bir şekilde gözyaşlarına boğan Philippe Noiret, Alfredo rolüne tamamen zıt bir karaktere hayat vererek bu işin de üstesinden gelmiştir. Geniş bir oyunculuk yelpazesine sahip olan Philippe Noiret, Cinema Paradiso’da Alfredo rolüyle, sıcak, duygusal, seyirciye empati kurduran, neredeyse “paternal” (baba figürü) bir karakterdi. Il Postino’da canlandırdığı Pablo Neruda ise daha mesafeli, düşünceye gömülmüş, zaman zaman soğuk ve ciddi bir karakter. Yani Noiret iki uç nokta karakteri üzerinde başarıyla taşıyor. Alfredo, seyirciyi doğrudan duygularıyla yakalayan, gözyaşlarını davet eden bir figür iken Neruda, entelektüel, daha ağırbaşlı, seyircide “saygı” uyandıran bir figür. Noiret’nin oyunculuk ustalığı, bu iki tamamen farklı duygusal tonu sahici kılabilmesinde saklı… Cinema Paradiso’da Alfredo ile Salvatore’nin ilişkisi, bir baba–oğul hasreti gibi gözüktüğünden seyircinin gözyaşlarını zorlamadan ama kaçınılmaz şekilde dökmesini sağlamıştı. Il Postino’da ise gözyaşından çok; saygı, hayranlık ve düşünce uyandırıyor. Noiret, Alfredo rolündeki saf samimiyetin, sıcaklığın tam zıddı bir rolde de aynı başarıyı gösterebileceğini Il Postino ile ispatlamıştır. Bu da onun Dünya Sineması’nda neden bu kadar değerli bir oyuncu olarak görüldüğünü gösteriyor.
Yönetmen
“White Mischief” ve “1984” gibi ilgi çekici filmleri de yöneten Michael Radford’un hiçbir önceki filmi bu İtalyanca filminin yanına yaklaşamıyor.
Politik ve distopik bir atmosfer sunan George Orwell’ın meşhur romanından uyarlanan “1984” filmi; John Hurt, Richard Burton gibi güçlü oyunculukları ve kasvetli görselliğiyle dikkat çekmesine ve eleştirmenlerden ciddi saygı görmesine rağmen geniş kitlelerde derin bir tesir bırakmamıştı.
1940’ların Kenyasında geçen, aristokrat çevrelerde bir cinayet skandalını anlatan dönem filmi White Mischief, prodüksiyon değeri yüksek, görsel olarak etkileyici olsa da daha çok “niş” bir seyirciye hitap etmişti.
Il Postino ise Radford’un kariyerinin zirvesi filmografisinin tâcı oldu.
Sinematografi ve Müzik
Ada’yı tüm ihtişamıyla yakalayan Franco di Giacomo’nun muhteşem sinematografisi ile Luis Bacalov’un melodik fon müziği, filmin zengin dokusunu perçinliyor. Sinematografi ile müzik, filmi fazla dramatize etmeden, sade ama yoğun bir his dünyasına taşıyor.
Franco Di Giacomo, filmin mekânı olan ada’yı filmde yalnızca bir arka plan değil, neredeyse bir karakter gibi işliyor. Işığı ve manzarayı kullanarak mekânı hem gerçekçi hem de masalsı gösteriyor. Sadelik, pastoral manzaralar, dalgaların ritmi… Hepsi Mario’nun saf ruhunu ve şiirle kurduğu bağı destekliyor. Özellikle deniz, ufuk ve dar sokaklarda kullanılan sabit ve uzun planlar, izleyiciye zamanın yavaşladığı bir atmosfer hissettiriyor.
Luis Bacalov’un melodileri, filmin ruhunu taşıyan şiirsellik kadar zarif ve hafif… Seyirciyi manipüle etmiyor; aksine, görüntülerle uyumlu bir “arka fonda duygu akışı” sağlıyor. Temel melodi hem nostaljik hem de lirik bir his uyandırıyor; Mario’nun aşkı, hayalleri ve kırılganlığıyla örtüşüyor. Müzik, filmin şiirsel atmosferine bir tür “kalp atışı” ekliyor.
1960’larda İtalya’da popüler olan “spaghetti western” türünde besteler yapan, Quentin Tarantino’nun Django Unchained filminde de kullandığı unutulmaz Django (1966) filminin müziğiyle büyük bir çıkış yakalayan Luis Bacalov, filmin müzikleriyle sadece İtalyan adasının atmosferini değil, aynı zamanda aşk, dostluk ve kayıp hissini bir arada yaşatmış ve böylece dünyada yankı bularak 1996’da “En İyi Film Müziği” dalında Oscar ödülünü kazanmıştır. Bu ödül, filmin uluslararası çapta gördüğü büyük takdirin en somut göstergelerinden biri olduğundan filmin görselliğiyle müziğinin “eşsiz bir uyum” yakaladığını da tescillemiştir.
İtalyan Sinema Klasiklerinden Beslenme
İtalyan Sinemasının Dünya Sinemasına armağan ettiği meşhur klasiklerden “Ladri di biciclette” filminin açılışındaki gibi işsiz, yoksul bir adamla başlayan film, diğer bir meşhur klasik “Cinema Paradiso” filminin kapanışındaki gibi, karakterin ölümü ve ölenin dostu için kaydettiği kayıtlarla bitiyor.
Il Postino, Ladri di biciclette’i hatırlatacak şekilde işsizlik ve yoksulluk bağlamında açılıyor. Mario, işsiz ve umutsuz bir gençtir; postacılık işine girmesi, “bisikletli işsiz adam”ın dünyasını çağrıştırır. Neorealist filmlerde gördüğümüz “gündelik hayatın ağırlığı ve ekonomik sıkışmışlık” atmosferi burada da hissedilir.
Cinema Paradiso’nun kapanışı, Salvatore’ye hocası Alfredo’nun yıllar sonra bıraktığı film makarasıyla olur. Yani geçmişten gelen bir kayıt, hem bir veda hem de dostluğun hatırası olarak sunulur. Il Postino’da da Mario’nun ölümünden sonra, dostu (Pablo Neruda) onun adaya mahsus olan şairane ses kayıtlarını dinler. Yani yine ölüm sonrası hatırlanış, dostluk ve sanat üzerinden bir “miras bırakma” mottosu vardır.
Her ne kadar bu klasiklerden beslendiğini düşünsek de Il Postino, bu iki filmin aksine daha şairane ve romantik bir ton taşır. Ladri di biciclette gibi Neorealist sertlik yoktur daha ziyade pastoral, sade bir lirizm vardır; Cinema Paradiso kadar nostaljik ve görkemli değildir ama aynı ölçüde duygusal ve hafızada yer eden bir son sunar. Filmin yaptığı bu iki klasiği taklit etmekten ziyade kendi şiirselliğiyle onları birleştirmek ve nevi şahsına münhasır bir ton yakalamaktır. Filmin bu iki klasikten beslenerek başlaması ve sona ermesi filmi zenginleştirmiştir. Zira, orijinal eser olan Şilili yazar Antonio Skármeta’nın “Ardiente Paciencia” isimli kitap ve filminde bu başlangıç ve son yoktur.
Kurguda Tökezleme
Filmin yarısından sonra, üçüncü çeyrekte ana hikayesinin bitmesiyle film tabii bir sona ulaşıyor. Bu yüzden senaristlerin olay örgüsünü bu kadar yüksek bir noktadan geliştirmesi zor gibi gözükse de filmin ortalarından sonraki bu tökezleme, son çeyrekte aynı büyüleyici tesiri yakalıyor. Özellikle filmin sonu oldukça derin bir his ve unutulmaz bir tat bırakıyor.
Filmin başında Mario–Neruda dostluğunun kurulması, aşkın şiirle birleşmesi ve adadaki pastoral atmosfer seyirciyi çok hızlı bir şekilde büyülüyor. Bu kadar yüksek bir noktadan başlanınca, senaryonun o büyüyü sürekli aynı yoğunlukta koruması gerçekten zor. Orta bölümde zaman zaman bir durağanlık veya tökezleme hissi oluşması bu yüzden kabul edilebilir. Ancak filmin son bölümü, Mario’nun kendi sesini bulmaya başlaması, şiirin onun hayatına kök salması, ardından gelen kaybın derin hüznü ama geriye bıraktığı ses kayıtlarının dostu Neruda tarafından duyulması sayesinde yeniden o büyüleyici gücü yakalıyor.
Hikâyenin Basitliğindeki Derinlik
Il Postino’nun temelinde son derece sade bir hikâye var: Bir şair ile sıradan bir postacının tanışması… Ama filmde bu tanışma, iki tarafı da değiştiriyor. Mario; şiirle, sanatla ve kendi hisleriyle tanışıyor. Aşkı ifade etme biçimi değişiyor, dünyaya bakışı derinleşiyor. Neruda ise Mario sayesinde şiirin teoriden çok hayata ve insana ait olduğunu yeniden hatırlıyor. Yani o da Mario’dan öğreniyor.
Filmdeki ada, ıssız ve sıradan bir yer gibi görünse de, iki insanın ruhunda açtığı derin izlerle şiirsel bir mekâna dönüşüyor. Yani mekân, dostlukla mana kazanıyor. Bu da gösteriyor ki sinema, ebat olarak “küçük” olan bir dünyayı, his olarak cihanşümul kılabiliyor.
Çok basit bir hikâye, doğru bir şiirsellikle işlendiğinde, seyircinin zihninde ve kalbinde dünya çapında bir derinlik kazandırmasıyla, sinemanın en güçlü yanı olan “küçük hikâyelerle büyük sinema yapılabileceği” ispatlanıyor.
Sessizlik ve Sadelik
Filmin güzelliği ise sessizliğinde saklı… Zira, gerçekçilik ve zerafet bu sayede sunulmuş. Hollywood’un seyirciyle oynadığı müzik taktikleri ve kamera hilelerine güvenmek yerine; derinden hissedilen, saf ve temiz hisleri sunuyor.
Film, çoğu yerde müziği ve dramatik efektleri geri planda tutuyor. Bu sayede seyirciye sun’i bir his dayatması yapılmıyor. Sessizlik, karakterlerin iç dünyasını daha çıplak, daha tabii bir şekilde yansıtıyor.
Hollywood’da sıkça gördüğümüz dramatik müzik geçişleri, hızlı kurgu ve seyirciyi yönlendiren kamera oyunları yerine, Il Postino sakin bir anlatıma yaslanıyor. Kameranın uzun süre aynı karede kalması, diyalog aralarındaki boşluklar, dalgaların veyahut rüzgârın sesi, hikâyeye tabii bir gerçeklik katıyor.
Film, mübalağa ve gösteriş peşinde koşmuyor. Bunun yerine küçük jestler, bakışlar, sessizlikler üzerinden sesleniyor. Bu sadelik ve sessizlik aslında filmin zerafetini oluşturuyor. Bu tercihle, müzikle yönlendirilmek yerine, karakterlerin sözlerinden ve sessizliklerinden doğan hissiyatla baş başa kalıyoruz. Böylece hissedilen şey daha sahici, daha insani oluyor.
Hafızalara Kazınan Replikler
“Şiir onu yazanlara değil, ona ihtiyaç duyanlara aittir.”
Bir şiir, şairin kaleminden çıksa da neşredildiği anda artık yalnızca ona ait değildir. Okuyan herkes kendi hayatıyla, kendi hisleriyle, kendi acıları veya mutluluklarıyla bağ kurar. Böylece şiir, şairin şahsi birikimlerinden çıkarak okuyanların ortak hafızasına yerleşir.
Şiir, en çok yarası olanın merhemi olur. Yalnızlık, aşk, ölüm, hasret, hürriyet… Her insanın hayatında böyle anlar vardır. O anda bir mısraya, kelimeye veya şiirin tamamına tutunan kişi, şiiri sahiplenir. Dolayısıyla şiir “kim yazdı?” sorusundan çok “kim okuyor, kim hissediyor?” sorusuyla mana kazanır.
Şair ölüp gitse bile şiir yaşamaya devam eder. Şiir, zamanın ötesinde bir ihtiyaç cevabı olarak varlığını sürdürür. Çünkü yeni kuşakların yeni ihtiyaçlarına seslenebilir. Mevlana’dan, Nabi’den, Şeyh Galip’ten, Baki’den, Fuzuli’den, Melaye Ciziri’den, Bidil Dehlevi’den, Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan mısralar hâlâ bize dokunuyorsa, sebebi budur.
Filmde Mario’nun şiire yaklaşımı da budur: Neruda’nın mısraları onun aşkına, umutlarına tercüman olur. O mısralar Neruda’nın hayatından doğmuştur ama Mario’nun hayatına daha çok “ait” hale gelir. Yani şiirin gerçek sahibi, ona en çok ihtiyaç duyan kişidir.
“Şiiri açıkladığınızda sıradanlaşır. Onu anlamaya kâbil bir tabiata şiirin verebileceği hissiyat, her türlü açıklamadan daha iyidir.”
Şiir, yalnızca “anlatmak” için değil, “hissettirmek” için vardır. Onu çözümlemeye, mantık süzgecinde yapılan izahlarla parçalamaya başladığımızda, o esrar kaybolur. Yani, bir kelebeği cam bir kutuya koyup incelerken, onun uçuşunun güzelliğini yitirmek gibi…
Şiirin alameti farikası, farklı kişilere farklı manalar hissettirmesidir. Açıklama yapıldığında, cihanşümul şiirin mana hacmi, hacimsiz kelimeler yığınına tahfif edilmiş olur.
Şiir öncelikle bir yaşanmışlıktır. Okur onu okurken bazen gözleri dolar, bazen içi ürperir, bazen de tarifsiz bir huzur hisseder. Bu hissin kendisi, herhangi bir izahtan daha sahicidir. İzah; hissi teknikleştirme, maddeleştirme riskini taşır.
Mario, Neruda’ya sık sık şiirleri “anlatmasını” ister. Fakat Neruda’nın ona verdiği en büyük ders, şiirin açıklanacak bir şey değil, yaşanacak bir şey olduğudur. Mario, Beatrice’e duygularını açıklayamaz ama şiir okuduğunda kalbiyle anlatır. Yani şiirin “izahtan daha güçlü” olduğu hakikati, filmde sadece bir replik olarak kalmayıp bize gösterilerek vurgulanır.
“En yüce fikirler bile çok sık duyulursa gülünç hale gelir.”
Bir fikir ilk kez dile getirildiğinde güçlü, çarpıcı, hatta sarsıcı olabilir. Ama aynı düşünce defalarca tekrarlandığında, artık kulağa aşina gelir ve tesirini kaybeder. Bu noktada, insanlar onu sıradan görmeye başlar ve en yüksek fikir bile basit bir slogana dönüşür.
En yüce, en değerli düşünceler bile tekrar tekrar söylendiğinde alışılır, sıradanlaşır. İnsan zihni sürekli duyduğu şeye karşı duyarsızlaşır. Başta ilham verici olan bir söz, tekrarlandıkça “klişe” gibi algılanmaya başlar.
Bazı fikirler, az söylendiğinde veya doğru zamanda dile getirildiğinde değerini korur. Sürekli dile getirmek, onları bir çeşit “gürültüye” dönüştürür. Oysa az ve öz kullanım, fikrin derinliğini daha güçlü hissettirir.
Şiir de böyledir: Tekrar tekrar aynı mecazlar kullanılırsa etkisini kaybeder. Oysa aynı mecaz, doğru yerde ilk kez dile getirildiğinde çok daha güçlüdür. Sanatın sırrı da ölçülü kullanımda yatar.
Netice ve Hülasa
Filmde arka planda verilmek istenen “komünizm adalet getirir” fikri, eksik ve yanıltıcıdır: Gerçek adalet, maddeci ideolojilerde değil, ilahî ölçülerde bulunur. Komünizm insanı “sınıf mücadelesi”ne indirger; İslam ise insanı Allah’ın kulu olarak görür.
Sosyal adalet; zekât, fitre, sadaka, faiz yasağı, miras taksimi, emanet ve kul hakkı gibi sistematik prensiplerle sağlanır. İslamiyetteki bu sosyal adalet, ideolojilerin vaat ettiği ama başaramadığı bir dengeyi kurar.
Tarihte komünizm ve sosyalizm birçok toplumda baskı, zulüm ve ekonomik çöküş getirmiştir. İslam’ın sosyal adalet sistemi ise asırlardır ümmetin refahına ve huzuruna hizmet etmiştir.
Il Postino, komünizmi insancıl ve şiirsel bir perspektifle cazip gösterse de, bu ideoloji nihayetinde bir aldatmacadır. Gerçek çözüm, ne komünizmin din düşmanlığında ne de kapitalizmin vahşi sömürüsünde; yalnızca İslamiyet’in sosyal adalet anlayışında mevcuttur. Çünkü İslam, hem ferdin mülkiyet hakkını korur hem de toplumun hakkını gözetir.
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Film tahlili ancak bu kadar güzel yapılabilir..Tebrik ederim. Filmi izlememiş olsam da yazıyı bitiridiğimde seyretmiş gibi oldum.
Yazıların böyle karşılık bulması hem sevindiriyor hem de daha fazla yazmaya teşvik ediyor. Teşekkür ederim efendim.