Hikaye

Kelebek

Güneşli bir bahar sabahıydı. Kelebek, bir süre taze bir bahar dalının üzerinde kanatlarını güneşe açıp sıcaklığın tadını çıkardı. Pembe güller, sarı laleler, bembeyaz papatyalar, kırmızı gelincikler… Ayrı ayrı hepsine konup baharı hissetti.

Az ilerden gelen çok parlak bir ışık bir an gözlerini aldı. Oldukça dikkat çekiciydi. Biraz yaklaştı ne olduğunu anlamaya çalıştı. Güneş yere mi inmişti, neydi bu parıl parıl parlayan? Orada, çimenlerin tam ortasında, daha önce hiç görmediği eşsiz güzellikte kristal bir çiçekti parlayan. Şeffaf sarı renkteydi. Pürüzsüz kristal işlemeleri güneş ışığını her yere yansıtıyordu. Biraz daha yaklaşıp üzerine kondu. Büyülenmiş gibiydi. Ama konduğu anda üzerine hızlıca camdan bir kapak kapandı, zavallı kelebek kristal çiçekle birlikte cam bir kavanozun içine hapsoldu.

Kim kurmuştu bu hain tuzağı? Kim ne istiyordu bu zavallıcıktan? Kelebek tüm gücüyle kanatlarını çırptı. Kapak çok ağırdı, kaldırıp çıkması imkansızdı. Bir kez daha, bir kez daha ve bir kez daha denedi. Belki kavanozu yana doğru çevirmeyi başarsa çıkabilirdi. Peki ama nasıl?

İçinde yakıcı bir telaş vardı. Sakin kalmayı beceremiyordu. Bir süre bir o yana bir bu yana hızlı hızlı uçtu. Soluk soluğa kalıp kristal çiçeğin üstüne konup kara kara düşünmeye başladı. Bugün hayatının son günüydü. Buradan çıkmayı başaramazsa, öylece ölüp gidecekti. Kavanozun içinde işine yarayabilecek hiçbir şey yoktu.

Başı önünde düşünürken, bir an gözü camdaki yansımasına takıldı. Başı bir boğum, gövdesi biraz daha tombul ve uzun başka bir boğum, kuyruk kısmı da minik minik 4 boğumdu. Başının 2 yanında incecik antenleri vardı. Minicik tüy gibi bacaklarına baktı. Ah şöyle sımsıkı taş gibi bir yumruğu olsaydı ah ah… İndiriverirdi cama, kırar çıkardı. Ama yoktu işte… O narin, süs gibi, tüy gibi bir varlıktı. Sonra kanatlarına baktı. Çaresizlikle iki yana indirdiği kanatlarına…

Kanatlarını iki yana açtı. İkişerden 4 parça kanadı vardı. Beyaz zemin üzerine siyah çizgileri inceledi. Üstteki ve daha büyük olan kanatlarında siyah çizgiler bir çerçeve içinde birer labirent gibiydi. Dışında dalgalı çizgiler… Bulutu andıran atılmış pamuk gibi gölgeler… Fırça izi gibi duran uzun ve sık çizgiler… Kareli desenler… Sonra kahverengi benekler… Alttaki ve daha küçük kanatlarında da siyah çizgiler vardı. Ama bu kanatların tam göbek kısmında simsiyah kocaman birer yuvarlak desen vardı. Dikti gözlerini o kocaman siyah yuvarlaklara uzuuun uzun baktı. Bütün bu çizgiler, benekler, desenler hepsi ne anlama geliyordu? Haydi hepsi bir kenara özellikle bu simsiyah yuvarlak onu çok etkilemişti. Hemen gözlerini kapattı.

Kendini bir ormanda bir ağacın gövdesinde buldu. Mevsim yine bahardı ve ılık da olsa şiddetli bir rüzgar vardı. Ağacın bir kuytusuna sokuldu rüzgarın dinmesini beklemeye başladı. Ağaç kabuğu sertti, parça parçaydı. Bu kabuğun olduğu halka parça parça olsa da içteki halkalar pürüzsüzdü ve biraz odaklanınca suyun köklerden yapraklara yükselişini bile hissedebileceğini düşündü kelebek. Böyle bir canlılık… Sanki bir hayalin içinde değilmiş gibi… Derken bir küçük ürperme hissetti. Bakışlarını aşağıya çevirince kendisine yavaş yavaş yaklaşmakta olan kertenkeleyi fark etti. Panikle kanatlarını açtı ama tam havalanmıştı ki kanadı üstteki minik bir dala takıldı. Rüzgar da onun için büyük bir dezavantajdı. Dengesini yeniden sağlayabilmek için ağaca tekrar kondu. Ama bu bir hataydı çünkü konduğu şey ağaçtan akan sakızdı. Zavallı minicik ve tüyden farksız ayakları, sakıza yapışıverdi. Kimden kaçarken neye sığınmıştı? Kertenkele ona yaklaşıyor o ise sakıza saplanmış kurtulamıyordu. Ne yapmalıydı? Ya kertenkeleye yem olacaktı ya da ayaklarını burada bırakıp kaçacaktı. Kısa bir tereddütten sonra uçmaya karar verdi. Derin bir nefes alıp kanatlarını hızla açıp bir çırpıda uçuverdi. Müthiş bir acıydı duyduğu acı. Ayaklarını feda etmişti ama artık özgürdü, kurtulmuştu. Gerçekten özgür müydü? Bir daha asla hiçbir yere konamayacaktı. O anda anladı ki kanatların varken ayakların yoksa belki de esaretin kanatlarına, özgürlüğedir. Kelebek ürkek kalbinde bir sıkışma hissedip hemen gözlerini açtı. Hâlâ o kavanozun içindeydi. Ayakları da yerindeydi. İşte burada bu kristal sarı çiçeğin üzerinde duruyordu. Bir an kavanozun içinde olduğu için mutlu hissetti.

Simsiyah yuvarlak deseni anlamıştı. Peki ya bu dalga dalga desen de neyin nesiydi? Acaba rüzgarla mı ilgiliydi yoksa deniz, akıntı gibi bir şey mi? Camdaki yansımasına baktı tekrar, dosdoğru dalga dalga desene. Bu kez bir gelinciğin üzerinde buldu kendini. Özgürdü, üstelik bacakları da hala vardı. Kanatlarını göklere açıp doyasıya uçtu, uçtu, uçtu… Derken biraz nefeslenmek için tekrar kondu. Fakat o da ne? Bu kez üzerine haylaz bir çocuk aniden bir poşet kapatmış, konduğu çiçeği sapından sıkıca kavramış, çiçekle birlikte kelebeği poşetin içinde bırakarak çiçeği koparıp almıştı. Yine mi yakalanmıştı? Havasızlıktan can çekişiyordu. Kanatlarını indirmişti. Ölmek üzereydi ki gözlerini açtı. Yeniden kavanozdaydı. Belki de bu kavanozda olmak düşündüğü kadar korkunç bir şey değildi.

Bütün bu düşüncelerden uzaklaşmak için bir süre camdan dışarıyı seyretti. Rüzgarı özledi. Hafif hafif sallanan çimenleri… Güneşin ılıklığını, çiçeklerin canlılığını… İlerde yaşlı bir kadın köpeğini gezdiriyordu. 3 – 5 çocuk da top oynuyordu bankların çevirdiği parkın kenarında kalan boş alanda. Banklardan birinde genç bir çift oturmuş çekirdek çitliyordu.

Tekrar kanatlarına baktı. Peki ya bu labirent? Kanatlarında hem de görece büyük olan kısımda bu labirentlerin işi neydi? Bu kavanozun içindeki tutsaklığına bir düğüm daha atarcasına kendi düşüncelerine de tutsak olmuştu. Çok boyutlu bir tutsaklık… Tutsaklık içinde tutsaklık… Bundan âlâ labirent mi vardı? Bu desenler hakkında daha fazla kafa yormak istemedi. Baktığı her desen onu bir yangının ortasına götürebilirdi ya da enkaza ya da bataklığa ya da kim bilir belki de onu gagasıyla yakalamış bir kuşun ufak diş izleriydi bu minik kahverengi benekler…

Tekrar burdan nasıl çıkabilirim diye düşündü ama kendi çabasıyla burdan çıkamayacağını bir kez daha anladı. Ömrünün son gününü burda tamamlayacaktı. Hem bütün yolculuklardan sonra eve dönülecebileceğini kim söyledi? Kristal çiçeğe baktı. Baharın içindeki yalancı baharına… Nasıl da kanmıştı nasıl da düşmüştü tuzağa? İçi tekrar cız etti ama şu saatten sonra yapacak hiçbir şeyi yoktu.

Kristal şeffaf sarı çiçek, güneşten aldığı ışıkları kavanozun camlarına yansıtıyordu. Parça parça ışıklar çok güzel görünüyordu. Kelebek ışıklara baktı. “Bir kez daha gözlerimi kapatsam, bu kez acaba nerde bulurum kendimi?” diye düşündü. Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Işıktan bir yol vardı önünde. Bir adım atarak çıktı yola ve yürümeye başladı. Yol gittikçe genişliyordu. Sol tarafında işlemeli yuvarlak bir kutu gördü. İçinde bir sürü desen vardı. Hepsi de renkliydi. O desenlerden dilediğince seçip kanatlarına yapıştırdı. Yapıştırırken fark etti ki bu siyah ve desen sandığı şekiller aslında kanatlarındaki boşluklarmış. Yani zaten hiç var olmamışlar. Ne büyük yanılgı! Bütün boşluklarını doldurduğu bu yeni ve renkli desenlerinin onu ayaklarının kopmadığı, nefesinin kesilmediği ya da düşlemeye korktuğu her çeşit felaketten tamamen uzakta mutlu diyarlara götüreceğini umut etti. Rengarenk kanatlarıyla harika görünüyordu.

Yürümeye devam etti. Yolun sonu görünmüyordu. Ama her nasılsa güzel bir yere gittiğine emindi. Kelebek kavanozun içinde gözlerini bir daha açmadı. Yürüdü, yürüdü ve yürüdü.

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Nukte UYSAL

Diş Tabibi. Edebiyat Talebesi. Modern Nakış Sanatçısı. Okur. Anne.

4 Yorum

  1. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar, bu hayaller bazen kurtarır bizi dünyanın tuzaklarından, bazen de tutsak eder alıp götürür gerçekdışı bir hayata. Rabbim razı olsun çokça psikolojik ve tasvirler harika. Belki biraz sadeleşirse daha da vurucu olabilir Nukteciğim.
    Kelebeğin takipçisiyim,

  2. Muhteşem.
    Akıcı, yormadan okutan, iş nereye varacak diye meraklara salan, kelebeğin zaten ömrünün bir gün olduğunu, onun da hayallerle, farkına varmadan bittiğini hissettiren, insanoğlunun da şu bir günlük fanus dünyada farkına varmadan sona ereceğini, sonsuz hayatın kapısının açılmasıyla önünde uzanacak olan yolun nereye varacağının işlediğin amellerle ilgili olduğunu tefekkür ettiren bir yazı. Tebrik eder, böyle güzel yazılarınızın devamını dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu