
Osmanlı’nın “Küçük İstanbul” diye tabir ettiği, ecdadımızın izlerini günümüzde hâlâ âyan şekilde görebildiğimiz; sıcaklığını başımızı kaldırdığımızda semaya yükselen sayısız minareden hissettiğimiz; samimi, sıcak bir belde… Binlerce tecrübeler geçirmiş her ihtiyar gibi sinesinde iyileştiremediği, herkesin rahatlıkla farkedebileceği derin yara izlerine sahip, mahzun bir şehir Saraybosna…
Gönüle ferahlık veren ezanları ve günün farklı zaman dilimlerinde şehri doldurup, kalbi sıkıştıran çan sesleriyle, kafanızın ve hislerinizin oldukça karışabileceği küçük ama dolu dolu bir şehir…
İslamiyyet’in zarafetinin ve batının pratikliğinin kimi yerlerde iç içe olduğu, bazen de keskin bir çizgiyle ayrıldığı hayali bir müze gibi…
İslamın batıya açılan bu kıymetli kolunu kırmaya çalışan gayrimüslimlerle, onların varlıklarını görmezden gelen müslümanlar aynı mahalleyi paylaşıyor.
Başçarşı tüm bu mantıki karmaşanın tam da ortasında kalan, kalabalıkla canlanan mütevazı bir yer… Renk renk hediyelik eşyalara dalmışken, belki de yanlışlıkla girdiğiniz o sokakta, Morica Han’da, 27 sene Osmanlı’ya payitaht olmuş Bursa kokusunu hissetmemek elde değil. Fincanının zemininde ay yıldız işlemesi olan Bosna Kahvesi’ni yudumlarken, damağınızdaki isli tat, sizi bir anda Koza Han’a götürüveriyor sanki. Ya da Sebil’in etrafında uçuşan onlarca kuşu görünce “Acaba Şehreküstünden mi göç ettiler?” diye düşünmeden edemiyor insan.
Han’dan çıkıp birkaç adım ilerlediniz mi, kendinizi birbirinin aynı, sözde gösterişten nasibini almış, tekdüze bina örtüsü içinde buluyorsunuz. Biraz daha sakin, daha sıkıcı, ruhu olmayan sokaklarda..
Bosna-Hersek’in ekserisini neşter izi gibi boydan boya yaran, üzerinde bir çok tarihi köprüyle iki yakasının birleştiği Miljacka Nehri, Saraybosna’nın omurgası adeta… Osmanlı, insanları haram işlemekten korumak için, büyük bir incelikle hazırladığı Edep Taşları’nı, bu nehri merkez alarak şehre döşemeye başlamış. Şimdiyse Miljacka Nehri şöhretini, Birinci Cihan Harbi’nin başlamasına vesile olan kıvılcıma bizzat şahit olmuş Latin Köprüsü’ne bırakmış. Berraklığıyla evlerin musluklarından akan mavisi de, soluk toprak rengine dönmüş.
Halk, tarihin kanlı sayfalarına acıyla kazınmış, savaş günlerinin acı hatıralarını zihinlerinden çıkarmamışlar. Kendileriyle başbaşa kaldıkları her anda, kuruyan gözyaşları, boğazlarındaki düğüm onları yalnız bırakmamış. Şehre akın eden müslümanların ve gayrimüslimlerin de hafızalarına kazımak istemişler.
Kimi zaman, rastgele bir sokakta, günahsız masumların ölümüne sebep olan bombaları timsalen zemine döktükleri kırmızı boyalarla resmetmişler o günlerin dehşetini. Bazen de kaldırımda yürürlerken, bilerek tamir etmedikleri delik deşik binalarıyla diri tutmuşlar dedelerinin yaşadıklarını.
Kan, acı ve yıkımla yanyana yaşamakta Bosna…
“Unutmak, onları ikinci kez öldürmek olur.” düsturunu kuşanarak, yaşadıkları vahşeti, bir an olsun hatırlarından çıkarmayı reddediyorlar.
Saraybosna bana bir yandan evimdeymiş gibi hissettirirken, bazen de tamamen yabancı olduğum bir ülkenin sokaklarında kaybolmuş kimse gibi… Kimi zaman turistten ziyade kendimi o üçgen çatılı evlerden birinde yaşayan bir sakini gibi… Yemekleri, bazen her zaman aşina olduğum tattayken, bir anda kendi kattıkları ufak bir malzeme değiştiriveriyordu damağımın seyrini.
Saraybosna keder, hassasiyet, hüzün ve huzurla dolu tecrübe edilmesi gereken bir hatıra…
Ve kimse Bosna kadar anlayamaz Filistin’i…
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Çok hisli bir yazıydı kıymetli kardeşim, ilk yudumda bitti; bir fincan ‘kava’ gibi, koyu zengin ve lezzetli…
O son söz boğaza düğümlendi, Bosna’ya selam olsun, Saraybosnayı hissettik, inşaallah gitmeyenlere de ziyaret nasib olur:…