Hikaye

Sefername-i Dervişan: Kaymakamın Dervişle İmtihanı (2/2)

Zaman hızla akıp gidiyordu. Bir yıl geride kalmıştı. Ehemmiyet arz eden herhangi bir olayla karşılaşmamıştı. Kalan bir yılını da bu şekilde geçirip gitmeyi umut ederken bir gün Jandarma komutanı pür telaş odasına daldı;

– Sayın Kaymakamım, ilçenin en büyük iki aşireti bilmediğimiz bir nedenle birbirine girdi. Silahlı çatışma başladı. Derhal lüzumlu tedbirleri almamız lâzım.

– İşte bu en kötü haber. Hemen bir timle yola çıkalım. Olay yerine gidelim. Muhtarlarımız vasıtasıyla iki aşiret reisini çağıralım, dertleri neymiş öğrenelim. Hedefimiz, iş büyümeden onları barıştırmak olmalı.

– Çok haklısın Sayın kaymakamım.

Hemen yola çıkıldı. Muhtarlara haber gönderildi. Olay yerine yaklaşmadan silah sesleri işitilmeye başlandı. Vadinin her iki yamacında birer aşiret siper almış, birbirlerine durmadan ateş ediyorlardı. Belli bir noktadan sonra yaklaşmak tehlikeli olabilirdi. Silahlı aşiret adamlarının dimdik, kayalık, yer yer ağaçlık olan yamaçta yerlerini tesbit mümkün değildi.

Kaymakam olay yerine vardığında muhtarlar da gelmişti.

Kaymakam bey;

– Aşiret reislerine haber verdiniz mi?

– Evet Kaymakam bey; ancak gelmeyeceklerini, bu işin kendi aralarındaki bir mesele olduğunu, neticesi alınınca çatışmanın da sona ereceğini, bu işe kaymakamın karışmamasını söylediler.

Kaymakam bey çaresizdi. Bu durumda yapılacak bir şey olmadığını anladı. Maiyetiyle beraber İlçeye geri döndü.

Yorgun argın, bir şey yapamamanın verdiği çaresizlikle kendisini makamının yumuşak, rahat ve fakat dikenli koltuğuna bıraktı. O sırada Özel kalem müdürü içeri girdi. Müdür ilçede en çok güvendiği kişiydi. Hürmetine, terbiyesine hayrandı.

Müdür, getirdiği çayı kaymakam beyin önüne koydu. Kaymakam bey oturması için işaret etti. Müdür kaymakamının kendisiyle dertleşmek istediğini hissetti.

Kaymakam bey, aşiretler arasındaki silahlı çatışma mevzusunu açtı.

Yıllarca özel kalem müdürü olarak birçok kaymakamla beraber çalışan müdürünün fikrini öğrenmek istiyordu. Daha önce böyle durumlar olmuş mu idi, olmuşsa nasıl çözülmüş idi?

Özel Kalem müdürü hiç sözü dolandırmadan;

– Sayın kaymakamım çözüm sümenin altındaki notta yazılıdır. Bu isim ilçenin tanınan, sevilen, sayılan, sözü dinlenen eşrafıdır. Birçok defa meydana gelen böyle vakalarda kısa sürede tarafları sulh etmiştir. İsterseniz hemen davet edeyim gelsin.

Kaymakam bey çaresiz evet anlamında başını salladı.

Müdür müsaade isteyip ayrıldı. Birkaç dakika sonra Seyyid Derviş’le birlikte geldi.

Seyyid derviş her zamanki vakarıyla selam verdi. Gösterilen yere oturdu. Kaymakam bey;

– Aşiretler arasındaki silahlı çatışmayı duymuşsunuzdur. Bu çatışmanın durdurulması için yardımınızı talep ediyoruz.

– Haberim var, emredersiniz, elimizden geleni yaparız. Bu işlerde gecikmeye mahal vermemek lâzım. Müsaadeniz olursa hemen hadise mahalline gidelim.

Kaymakam bey hemen Jandarma komutanına haber verdi. Birlikte hiç vakit kaybetmeden olay mahalline intikal ettiler. Seyyid her iki aşiret reisine haber gönderdi. Kısa sürede aşiret reisleri geldi. Seyyid’in önünde el pençe divan durdular.

Seyyid;

– Ağalar aranızdaki mesele ne olursa olsun, sulh olmak, her zaman çatışmak ve mümin kardeşini öldürmeye çalışmaktan çok daha iyidir. Bildiğim kadarıyla her iki aşiret mensupları da müslümandır. Müslüman, müslümanı Allah rızası için öldüremeyeceğine göre sizin kavganız dünyalık içindir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili peygamberimizin; “İki müslimân, dünyâ çıkarları için döğüşünce, ölen de öldüren de Cehenneme gidecekdir” diye buyurduğunu duymadınız mı? İkinizden de rica ediyorum, bu çatışmayı hemen, derhal durdurun.

Aşiret reislerinden daha yaşlı olanı;

– Buyruğunuz başımın üstündedir. Bunun için zat-ı âlinizin buraya kadar zahmet etmesine bile lüzum yoktu. Hizmetçilerinizden birini gönderseydiniz O’nun sözlerini emir telakki ederdik. Ne emredersiniz onu yapmaya hazırım.

Seyyid Derviş, diğer reise döndü.

– Sen ne diyorsun ağa?

– Efendim sizin buyruğunuza boynum kıldan incedir, sözünüze muhalefet etmekten Allaha sığınırım.

– Her ikinize de çok teşekkür ederim. O zaman Sayın Kaymakamımızın ve komutanımızın huzurunda birbirinizle kucaklaşın, bir daha böyle bir çatışmaya tevessül etmeyeceğinize söz verin, olanlardan dolayı da birbirinize haklarınızı helal edin.

Aşiret reisleri söylenenleri aynen yaptılar, kucaklaştılar, birbirlerine haklarını helal ettiler. Böylece bu mevzu da kapandı.

Dönüş yolunda Kaymakam bey, derin bir tefekküre dalmıştı. Gözü önünde cereyan eden bu sulhe akıl erdiremiyordu. Bu nasıl oluyordu böyle. Bütün devlet gücü arkasında olduğu halde bu çatışmayı durdurmaya hiçbir tesiri olmadığı halde, şeyh, Seyyid, derviş dedikleri, aslında görünüşte bu sıfatlarla hiç bağı görülmeyen, kendisi gibi kravatlı, takım elbiseli, traşlı, başı açık olan bu mütevazı adam nasıl olur da böyle bir çatışmayı, çok kısa sürede, çok kolay bir şekilde sağlamıştı. Bu aşiret reislerini önünde süt dökmüş kediye döndüren, sözlerine itiraz edemez hale getiren güç neydi? Düşündükçe beyni yanıyordu sanki.

İlçeye geldiklerinde Kaymakam bey Seyyid’e “Bu gün benim için çok kıymetli bir iş başardın, ancak henüz seninle işim bitmedi.” dedi.

Seyyid; “Her zaman beklerim.” dedi.

***

Kaymakam bey makamına oturduğunda aklına Seyyid’in ilk görüşmelerinde “hatıra bırakıyorum” dediği cümle geldi. Merak etti acaba bu cümlede ne demek istiyordu.

Kâğıdı sümenin altından çıkarıp önüne koydu. Defalarca okudu. Bilmediği kelimeleri sözlüklerden inceledi. Aslında Seyyid’in bir kaymakamın hayatı boyunca yönetimde üstün bir muvaffakiyet göstermesi için lâzım olan bütün prensipleri dört kelimede özetlemişti. Acaba bu dervişi çok mu hafife almıştı.

***

O gün Kaymakam bey neşeliydi. İlçede asayiş berkemaldi. Dervişi ziyaret etmeyi düşündü. Haber vermesi için özel kalem müdürünü gönderdi. Müdür bey, “Buyursun gelsin, evde kendisini bekliyorum” haberini getirdikten sonra korumaları ile beraber öğle arasında Derviş’in evine doğru gitti. Derviş bahçede bir ağacın altına masa kurmuş, semaveri yakmış, çay bardakları, ceviz içi ve bal tabaklarını hazırlamıştı.

Derviş, Kaymakam beyi bahçe kapısında karşıladı. Birlikte, önceden hazırlanan masaya oturup sohbete başladılar. Derviş, çay ikramını kendisi yapıyordu. Kaymakam beyin masadaki bal ve cevizi yemek için çatal aradığını görünce hemen bir yarım ceviz içi aldı, kaşık gibi bal tabağına daldırıp üzerine bal aldı ve yedi. Kaymakam bey mesajı almıştı. O da aynı şekilde cevizi bal tabağına daldırıp yemeğe başladı. Üstüne bir yudum semaver çayını aldı. Lezzetine diyecek yoktu. Korumaları yolda güvenlik tedbirleri ile uğraşırken onlar sohbeti iyice koyulaştırmışlardı. Kaymakam bey biraz da istihza kokan bir söyleyişle;

– Derviş bey hep merak ettiğim bir mevzu var, şu kısas veya hırsızın elinin kesilmesi bir vahşet değil mi?

Kaymakam beyin bu suâli çok normaldi. Aldığı eğitim sisteminde bu mevzuda İslam dininin temel kaidelerinin medeni, çağdaş, tatbik edilebilir olmadığını beyinlere şırınga ediyorlardı. Hukuk ve Siyasal Bilgiler fakültelerinde hangi hukuk alanı olursa olsun ilk önce kitaba bir önsözle başlanır, o mevzuda çeşitli medeniyetlerin, dinlerin mevzuatı karşılaştırılır, kendi hukuk sistemlerinin en iyisi olduğunu ispat etmek istercesine özellikle İslam dininin temel kaideleri tenkit edilirdi. Bu tefekkürden sonra Seyyid Derviş;

– Okuduğunuz fakültede Ceza maddeleri düzenlenirken evveliyatla mağdurun korunması ve vicdanen rahatlaması, ikinci olarak cemiyeti böyle suçlulardan korumak için insanlara cezanın ibret olması, üçüncü olarak suçluların ıslahı gayesi düşünülür. Şimdi biraz düşünecek olursak, hırsızlık yapan bir kimseyi yakalayıp altı ay hapis cezası verip onu da tecil etmek bu gayeleri temin eder mi? Veya bir kişi gelip sizin canınızdan daha çok sevdiğiniz evladınızı öldürse bunun yakalanıp hapse atılması, yirmi dört yıl ceza verilmesi, dokuz yıl devlet tarafından beslendikten sonra serbest bırakılması vicdanen sizi rahatlatır mı? Bu kimsenin hapisten çıktıktan sonra ıslah olduğu ve bir daha suç işlemeyeceği söylenebilir mi? Hapisten çıktıktan sonra birçok katilin aynı yerden cinayetlerine devam ettiğini duyuyoruz. Peki bu cezanın cemiyetin diğer fertlerine ibret olduğunu söyleyebilir miyiz? Her yıl cinayetlerin, hırsızlıkların gittikçe arttığı ve ceza evlerinin kifayetsiz kaldığı hepimizin bildiği bir husustur. Gelelim kısas meselesine; evlâdı öldürülen bir babanın vicdanını rahatlatan tek cezanın oğlu nasıl öldürülmüş ise katilinin de aynı şekilde öldürülmesi cezası olduğu hususunda evlâdı öldürenler arasında yapılacak bir ankette durum ortaya çıkar. Katil, milletin gözü önünde öldürülürse, cemiyetin diğer fertleri bir kimseyi öldüren bir katilin de aynı şekilde öldüreceği şuuruna varır. Bunun en iyi ibret olduğu, tarihte bu cezanın uygulandığı zamanlarda cinayetlerin hemen hemen yok derecede olduğu kitaplarda yazılıdır. Kaldı ki bugün bile çağdaş medeniyet dedikleri seviyeyi aşmış, teknolojide oldukça tekâmül etmiş birçok ülkede halen ölüm cezaları hem de elektrikli sandalyelerde tatbik edilmektedir. Kimse bunlar için vahşi demiyor. Şimdi bu iki ceza sisteminden hangisinin vahşi, hangisinin medeni olduğu mukayesesini size bırakıyorum.

Kaymakam bey pür dikkat dervişin konuşmasını hiç kesme ihtiyacı da hissetmeden dinledi. Dervişin bu kadar bilgiyi bu dört tarafı dağlarla çevrili kavanoz dipli ilçede nasıl edindiğine hayret etti. Aslında vicdanında tatmin olmuştu. Ama bunu itiraf edemiyordu.

– Çok ikna edici bir cevap verdin. Ama daha seninle işim bitmedi.

Kaymakam bey müsaade istemeye hazırlanırken derviş bahçedeki bir ağacın altını göstererek;

– Sayın kaymakamım bu merkeple bir mevzuyu istişare edeceğim, bir iki dakikanızı istirham ederim.

Kaymakam bey şaşırdı, bir espri olduğunu anladı, neticesini de merak etti;

– Buyurun rica ederim.

Derviş yerinden kalktı. Yavaş adımlarla ağaca bağlı merkebin yanına gitti. Kulağına bir şeyler söyler gibi yaptı. Sonra sanki merkep konuşuyormuş gibi kulağını merkebin ağzına yaklaştırdı. Bu hal bir iki dakika sürdü. Geri gelip masaya oturdu. Kaymakam bey neyi müşavere ettiğini anlatmasını bekledi. Derviş suskunluğunu devam ettirince, fazla sabredemedi;

– Mahzuru yoksa ne istişare ettiğinizi sorabilir miyim?

– Tabii ki, merkebe “Misafirim olan bu kaymakam hakkında ne düşünüyorsunuz?” dedim. O da “Bu ilçede herkes sizi anladı ama bu kaymakam henüz anlayamadı.” dedi.

Kaymakam bey bunun bir espri olduğunu bildiği halde bozuldu. Ama ne cevap vereceğini bilemedi. Müsaade isteyip ayrıldı.

***

Kaymakam bey Dervişle olan sohbeti ve sonunda kendisine yapılan espriyi hiç unutamıyordu.

O gün öğle arası hükümet binasından çıktı, çarşıya doğru biraz yürümeyi düşündü. Köprünün üzerine geldiğinde Derviş’in ellerinden tuttuğu dört beş yaşlarındaki iki torunuyla birlikte yukarı doğru yürüdüğünü gördü. Aklına kendisine yapılan espri geldi. O espriye karşılık intikam duygusuyla;

– Derviş Bey bu sıpaları nereye götürüyorsun?

Aklınca Derviş’in yaptığı espride kendisini merkep yerine koyduğunu, merkebin dahi kendisinden anlayışlı olduğunu ima etmişti. Şimdi kendisi de dervişin torunlarına sıpa demekle maksadını tahakkuk ettirdiğini düşünüyordu.

Kaymakam bey Derviş’in hazır cevap vermede ne kadar maharetli olduğunu henüz bilmiyordu.

Derviş, hiç düşünmeden beklemeden cevap verdi;

– Bu sıpaları götürüp okutacağım ve kaymakam yapacağım.

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Emin ARICI

Öğretmen, Hakim, Avukat, İlahiyatçı, Mütekaid

4 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu