
Büyükşehirlerde ulaşım, çalışanları, yaptığı işten daha fazla yorar. Onun için işe gidiş plânlaması çok mühimdir. Çalıştığı yere gitmek için, en az zamanda, en az yorucu olan bir yol izlenmelidir.
Önceleri kendi özel arabasıyla gitmeyi denedi. Herkesin, aynı saatte tek başına kendi arabasıyla işe gitmeye kalkıştığını görünce trafiğin oldukça yoğunlaştığını ve özel araba ile işe gitmenin çileye dönüştüğünü anladı. Bazen tamamen duran trafikte arabadan kurtulmak, arabayı yol ortasında bırakıp yaya gitmeyi tercih etmek istiyorsun. Ama mümkün olmadığını sen de biliyorsun. Çünkü arabadan olabilirsin. Üstüne üstlük kesin trafik cezası yersin. Ayrıca bir şeridi kapatmak suretiyle kul hakkına girmiş olursun. Araba ile işe gitme denemesi, yol açık iken on beş dakikada gidebileceğin yere gitmek iki buçuk saati bulunca bu tercihi ebediyen rafa kaldırdı.
İkinci deneme, oturduğu sitenin içindeki durağa gitmek, minibüse binerek beş dakikada metrobüs durağına ulaşmak, metrobüse binip yirmi dakika sonra inmek, oradan da on dakika yürüyerek iş yerine varmak oldu. Bu tercihin süresi otuz beş dakika idi. Bu trafik keşmekeşinde mükemmel bir süre idi. Bir avantajı daha vardı. Metrobüste kitap okuma imkânı vardı. Yer bulup oturabilirsen ne âlâ, değilse dayanabilecek bir yer varsa yine kitap okuma imkânı vardı. Yirmi dakika gidiş, yirmi dakika geliş, günde net kırk dakika okuma zamanı vardı. Bu usul hoşuna gitmişti. On iki yıl boyunca böyle işe gidip geldi.
Üçüncü bir avantajı da halka karışmaktı. Bu da kişiye çok şey kazandırıyordu. Hâkim-Savcı sınıfı meslek icabı halk ile haşır neşir olamıyor; kahveye, kafeye gidip vakit geçiremiyordu. Evden işe, işten eve servisle gidip gelmek, dosyalarla uğraşmak hayattan tamamen koparıyordu. Emekli olduklarında damdan düşer gibi bir boşluğa düşüyorlardı. Evde sürekli kalma imkânı yoktu. Sayın hâkimin belli bir saatte evden çıkıp gitmesine kırk yıl şahitlik eden ev halkı, hâkimin evde kalmasına alışık değildi. Onlar hâkimsiz bir hayata iyice alışmışlardı. Bu alışkanlıklarının bozulmasına razı değillerdi. Emekli olan hâkim de bunu hissediyordu ama gideceği yeri yoktu. İşte, görevde iken halka karışan ve hâkimliğini mesaiden çıktıktan sonra tamamen unutan, haksızlığa uğrasa bile bu etiketine hiç müracaat etmeyen, vatandaşla bir vatandaş gibi sohbet, muhabbet edebilen hatta yeri geldiğinde tartışabilen hâkimler, savcılar veya makam, mevki sahipleri emekliliklerinde bu zorluğu yaşamıyorlardı.
Hâkim bey, o gün de bulduğu en kolay ve kestirme yoldan işe gitmek için durağa indi. Biraz bekledikten sonra bir özel araba yanaştı, ön camını açtı. Hâkim beye seslendi.
– Beyefendi nereye gidiyorsun?
– Metrobüs durağına gideceğim.
– Arzu ederseniz sizi götürebilirim.
– Tabii ki memnuniyetle, teşekkür ederim.
Hâkim bey güzel bir sitede oturuyordu. Orta büyüklükte bir ilçe nüfusuna sahip olan site sakinleri yine de durakta bekleyenlere seslenerek gidecekleri güzergâh üzerinde ise arabalarına alarak onları gittikleri yere bırakıyorlardı. Büyükşehirde bu hâl görülebilen bir şey değildi. Hiç kimse tanımadığı bir kimseyi arabasına almaya cesaret edemezdi ama site sakinleri birbirlerine güveniyorlardı demek ki. Hâkim bey ön koltuğa oturdu. Adama selam verdi. Adam arabanın göğsüne bir paket ince çubuk kraker koymuştu. Paketten teker teker çekerek kıtır kıtır yiyordu. Hâkim beyin dikkatle seyrettiğini görünce;
– Buyur sen de ye.
– Ben sağlam bir kahvaltı yapmadan evden çıkmam. Sana da tavsiye ederim. Doktorlar kahvaltının çok mühim olduğunu söylerler. Günlük koşuşturma içinde lâzım olan enerji kahvaltıda vardır. Diğer öğünleri yemesen de olur.
– Ben de evliliğimin ilk zamanlarında öyle yapardım. Eşim benden önce uyanır, dört dörtlük bir kahvaltı hazırlardı. Beraber kahvaltımızı yapar, sohbet ederdik. Beni güler yüzle, dualarla yolcu ederdi. O zaman evin en kıymetlisi bendim. Evdeki sıralamada en üst basamakta idim. Aradan zaman geçti. Bebek geliyor müjdesi aldım. Sevincime diyecek yoktu. Ancak hamilelik ilerledikçe hanımda bazı değişiklikler olmaya başladı. Bazı konulardan rahatsız oluyor, geceleri uyuyamıyor, uyuduğu zaman da uyanamıyordu. Bir gün özür dileyerek, “Aşkım geceleri rahat uyuyamıyorum, uykuya dalınca da kahvaltını hazırlamak için uyanamıyorum, bunun hamilelikten dolayı olduğunu düşünüyorum. Acaba rica etsem kahvaltını kendin hazırlasan, yiyip gitsen olur mu?” dedi. “Tabi ki hanım lafı mı olur?” dedim. Sıralamada ikinciliğe düşmüştüm. Hamile eşim birinci sıradaydı artık. Hakkıydı, bebeğimizi dünyaya getirecekti. O günden sonra kendim kahvaltıları hazırlayıp yedikten sonra da evden çıktım. Bir müddet böyle hanımın düzelmesini beklerken bir gün hanım yine ıkına sıkına yanıma yaklaştı, ” Bey senden ufak bir ricam var, sabahleyin kahvaltı hazırlarken tabak, çanak, çatal sesinden uyuyamıyorum, acaba kahvaltını hazırlarken ses çıkarmamaya biraz dikkat edebilir misin?” dedi. “Tabi ki hanım dikkat ederim” dedim. Ancak ben dikkat kesildikçe daha çok ses çıkmaya başladı. Daha önce dikkat etmediğim için ses çıkardığımın farkında bile değildim. Ancak şimdi mümkünatı yok sessiz kahvaltımı hazırlayamayacağımın kanaatine vardım. En iyisi hiç kahvaltı hazırlamadan, yapmadan kedi sessizliği ile kendimi kapı dışarı atmaktı. Şimdi öyle yapıyorum. Evin önündeki bakkaldan bir çubuk kraker alıyorum, işe giderken kahvaltı yapmış oluyorum. Nihâyet çocuk doğdu. Ben her şeyin düzeleceğini sanmıştım. Bırakın bana eskisi gibi kahvaltı hazırlanmasını, her konuda tamamen ihmal edildiğimi hissettim. Bütün ilgi, alâka bebekte toplanmıştı. Her gelen önce bebeği soruyordu. Artık evdeki sıralamada iki numaralı makamımı da kaybetmiştim. Bebek oraya kurulmuştu. Çaresiz üçüncü sıraya razı olmuştum. Bu dereceyi de kaybedeceğimi fazla zaman geçmeden ikinci bebek dünyaya gelince anladım. Dördüncü sıraya düşmüştüm. Evde her şey bebekler düşünülerek yapılıyordu. Babaları kimsenin umurunda değildi. Buna da razı oldum. Yeter ki evimin, eşimin, çocuklarımın huzuru bozulmasın diye düşünüyordum. Çocuklar büyümeye devam ediyordu. Yürümeye, konuşmaya başladılar. Bir gün anneleri ile beraber bir AVM’ye gitmişler. Orada kedi köpek satan bir dükkânın önünden geçerlerken çocuklar “Anne bize köpek al” diye tutturmasınlar mı? Biçare anne çocuklarını hayâl kırıklığına uğratmaktan çekinerek, istemeyerek de olsa, bir fino köpek almış. Akşam eve geldiğimde çocuklar fino köpekle babalarını karşıladılar. Beni razı etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ben de razı oldum. Ancak o gün evdeki dördüncü sıramı da kaybettiğimi anladım. Fino, dördüncü sırayı kapmıştı. Artık evde fino köpek aşağı, fino köpek yukarı muhabbeti vardı. Beşinci sıra bana kalmıştı. Bir müddet sonra çocukların finoya ilgileri kesildi. Ona bakmak, sabah namazından sonra gezdirmek de bana kaldı. Her ne kadar bir sıra daha tenzil etmiş isem de hâlâ beşinci sıra elimdeydi. Buna da razı oldum. Yeter ki çocuklarım ve eşim mutlu olsunlar.
Metrobüs durağına gelmişlerdi. Hâkim bey teşekkür ederek indi. Metrobüse binmek için yürümeye başladı. Adliyeye gelinceye kadar adamın trajikomik bir şekilde anlattığı hikâyesi beyninin içinde dönüp durdu. Gerçi adam mizahi bir tarzda anlatmıştı. Ama anlattıkları, bu zamanda acı bir hakikati ifade ediyordu. Önüne gelen boşanma dosyalarını düşündü. O dosyalarla kıyaslandığında bu adamın aile hayatından en az beş tane boşanma nedeni çıkarılabilirdi. Bir dosyada davacı kocaya “neden boşanmak istiyorsun” diye sormuştu. Koca, “karım beni dinlemiyor” demişti. “Bir misal verir misin?” diye sorduğunda, ” meselâ kendisinden bir bardak su istiyorum getirip vermiyor” demişti. Her ailede böyle bir tolerans ve müsamaha gösterilse dava sayısı üçte bire düşer diye tahmin ediyordu ama müsamaha da hiçbir zaman su-i istimal edilmemeli, kötüye kullanılmamalı idi. Burada müsamaha babayı yok saymak noktasına gelmiş olmasına rağmen aile bireyleri, karısı dahil kimse tarafından fark edilmemişti. İçinden adamı takdir etmekle beraber bir acıma hissi de yüreğini doldurdu.
Çocukluğunda, yani altmış yıl önce Baba, ailede mutlak otorite sahibiydi. En son sözü o söylerdi. Disiplinden taviz yoktu. Her ailede çocuk sayısı bir, iki en çok üç değildi. Ortalama çocuk sayısı yedi idi. Bir zevceden on üç, on dört çocuğu olanlar vardı. Ailedeki Reis Babanın otoritesi, disiplini düzeni bu çocukları bir arada tutuyor, büyütüyor, okutuyor, meslek sahibi ediyordu. Babanın otoritesini ve disiplinini annenin şefkat ve merhameti yumuşatıyor, aile huzur içinde hayat idame edilen bir saha haline geliyordu.
Kendi ailesinde annesinin babasına bağırdığına, hele hele annenin babadan dayak yediğine hiç şahit olmamıştı. Yedi kardeştiler. Aralarında bir buçuk yaş farkı vardı. Kardeşler arasında gizliden gizliye kıskançlık olmaması mümkün değildi. Ancak kavga yoktu. Bunda annenin sürekli ve gizliden gizliye nezaretinin ve çocuklar üzerindeki babanın disiplin ve otoritesinin tesiri büyüktü. Çocukları, torunları arasından, hâkim, avukat, doktor, maliyeci, mühendis yetişti. Anne baba tahsilli değillerdi. Ancak aralarındaki münasebet ve ahenk, önüne gelen dosyalardan müşahede ettiği kadarıyla tahsilli, kariyer sahibi akademisyenlerde bile yoktu. Neydi bunun sebebi? Kendince birçok fikir zihninden akıp gidiyordu. Ancak en önemlisi her şeyin insan fıtratına uygun yerli yerine konmuş olması, tarafların buna riayet etmesi neticesi idi. Evde baba reisti. En son sözü söyleme ve aileyi disipline etme hakkı O’na aitti. Annenin yeri babaya destek, itaat, çocuklara bakma ve gözetme, şefkat ve merhametiyle çocuklara, birbirlerine saygı, sevgi, anne babaya, anneanne, babaanne, nine ve dedeye ve insana saygı duymalarını, haramı, helâli, kul hakkına riayeti, gönül kırmamayı sağlamaktı.
Köydeki diğer ailelerde de vaziyet böyle idi. Bugüne kadar bir boşanma davasına şahit olmamıştı.
Köyde vaziyet bu iken şehirde neden her ay bin boşanma davası önüne geliyordu? Bu bir mahkemeye düşen sayıydı. Sürekli yeni aile mahkemeleri açılıyordu. Sayı on altıya ulaşmıştı. Her sene bu sayılar katlanarak gidiyordu. Demek ki taşlar yerinden oynatılmıştı. Baba otoritesini, disiplin kabiliyetini, ailedeki ilk sırasını kaybetmişti. İnsan, toplum, başsız, lidersiz kaldığında çapulcu sürüsüne dönüşebiliyordu. Aile toplumun çekirdeği olduğuna göre çözülme en önce ailede başlıyordu. Acaba düşmanlar bunu iyi bildikleri için özellikle aileyi mi hedef almışlardı?
Önce kadın hakları müdafileri ortaya çıktı. Dünya çapında bunlara feminist deniyordu. Bunlar, erkek kadın diye iki insan ırkını birbirinden ayırdılar, aralarını git gide açmaya çalıştılar, nihayet birbirlerine düşman ettiler. Halbuki kadın erkek düşman değil dost olduklarında her şey güzelleşiyor, ellerinin değdiği yerde güller açıyordu. Sonra insanın tabiatına uygun olan birçok kanun maddesini güya kadın lehine değiştirdiler. Zina suç olmaktan çıkarıldı. Erkek ev reisliğinden söz birliği ile indirildi. Erkeğin sözü geçmez oldu. Karısının ve çocuklarının oyuncağı haline getirildi. Birkaç misalden hareketle sanki bütün kadınlar gece gündüz kocalarının şiddetine maruz kalmışlar gibi “Kadına Şiddetin Önlenmesine ve Ailenin korunmasına dair Kanun” çıkarılmasına önayak oldular. Daha önce de başka bir kanun numarası ile aynı minvalde bir kanun vardı zaten. Bu kanunun öncekinden farkı, kadının sözünün kanun hükmünde telakki edilmesi idi. Kadın mahkeme kalemine gelip “kocam beni dövdü, uzaklaştırılmasını istiyorum” dediği zaman hâkimin hemen veya en geç üç gün içinde bu sözü doğru kabul edip kocayı yüz metreden az, kadına, evine, çocuklarına ve okullarına yaklaşmamasına karar vermek mecburiyetinde idi. Bazen babasının, anasının veya akrabalarının da evi aynı sokakta veya aynı apartmanda olabiliyordu. O zaman uzaklaştırılan koca anasını, babasını, akrabalarını da ziyaret edemiyor, onlara da gidemiyordu. Özel eşyasını da evden almaya fırsat bulamadan kendini sokakta bulabiliyordu. Köşeye sıkıştırılan kedi durumuna düşüyor, istenmeyen olayların vuku’u ondan sonra maalesef olabiliyordu. Kadına şiddet, hiçbir şekilde tasvip edilemezdi. Ancak bunu önlemenin yolu babayı ailede yok saymak değil, ilkokulda, hatta öncesinde ailede başlayan ve evliliğe kadar devam eden bir eğitimden geçiyordu. Dengeleri kanun ile bozmak, işi daha kötüye götürürdü.
Bir gün bir arkadaşı kendisini ziyarete gelmiş, karısının kendisine boşanma davası açtığını, nasıl hareket etmesi gerektiğini sormuştu. Karısının boşanma davası açmasının nedeni ise çok ilginç gelmişti. İfadesine göre aralarında herhangi bir anlaşmazlık yoktu. Çocukları vardı. Mutlu bir aile idiler. Çocuklar büyüdükten sonra karısı, “Kocacığım sen işe gidince, çocuklar da okula gidiyorlar. Ben evde yalnız kalıyorum, canım sıkılıyor. Bana bir iş bul, onunla meşgul olayım, hiç olmazsa can sıkıntım gider” demişti. Kocası bu masum isteği çok makul karşılamış, üyesi olduğu partinin kadın kollarında bir iş bulmuş, karısı orada çalışmaya başlamıştı. Bir müddet sonra karısının tavırları, davranışları, konuşmaları değişmiş, arzu ve istekleri çoğalmış, evde yavaş yavaş tartışmalar da başlamıştı. Bu tartışmalar sırasında koca, karısının kadın kollarında çalışmaya başladıktan sonra oraya gelen partili kadınlardan haklarını (!) öğrendiğini, şimdiye kadar evde kölelik yaptığını, bunun farkına şimdiye kadar varamadığını ama artık bilinçlendiğini, bundan sonra böyle yaşamayı kabul edemeyeceğini parti kadın kolları toplantılarında öğrendiğini anlamıştı. Sonunda iş boşanma davası açmaya kadar gitmişti. Boşanma davasında kocasının kendisine psikolojik şiddet uyguladığını, evde kendisine söz hakkı tanımadığını, kocasına haber vermeden evden çıkamadığını, misafirlerine, anasına, babasına hizmet ettirdiğini iddia ediyordu. Kocasına, “Donuna kadar her şeyi elinden alacağım” demişti. Son cümle yanlış olmakla beraber kadınlar lehine, kocalar aleyhine toplumda o kadar çok bilgi kirliliği vardı ki kadınlar bu cümleye inanıyor ve boşanma davası sonunda istedikleri her şeyi kocalarının elinden alabileceklerini sanıyorlardı. Bunun böyle olmadığını ancak dava sonunda anlıyorlardı.
Hatırladığı başka bir davada aile şirketleri olan ve birlikte çalışan karı-kocadan, kadının şirketten her ay yirmi bin lira cep harçlığı almasına rağmen boşanma davası açmış, şirketin tüm kazancına denk gelen bir rakamı aylık tedbir nafakası olarak talep etmiş, ancak mahkeme beş yüz lira tedbir nafakasına hükmetmişti. Burada da yine kadının kocasının donuna kadar alabileceği yanlış algısının yeri büyüktü.
Aile mefhumunu hiç umursamayan feministler, kadın koruyucuları, yaşam koçları, kadın uzmanlarının ağız birliği etmişçesine kadınlara bir tavsiyesi vardı: “Ayaklarının üstünde dur.” Aslında çok güzel bir söz. Gerçi bunu erkeğe de tavsiye etmeleri lâzım ancak bu tavsiyeye yüklenen anlam, ailenin korunmasının temeline döşenen en büyük dinamit idi. Bu sözle kadınlara asıl denmek istenen “evde oturma, çalış, işini kur, çok para kazan ekonomik özgürlüğüne kavuş, kocana karşı söz hakkın olsun” idi. Böylece kadın büyük bir yükün yani kocasına ait olan bir yükün altına sokuluyordu. Evine, çocuklarına, kocasına vakit ayıramıyordu. Bu durum ailenin dağılmasına, çocukların anne sevgisinden, merhametinden, terbiyesinden yoksun kalmasına yol açıyordu. Her çalışan anne vicdanının derinliklerinde, çocuklarına gerekli zamanı ayıramadığı, vakit geçiremediği düşüncesinin yol açtığı bir sızıyı hissederdi. Zaruri ihtiyacı olmadığı halde, keyfi olarak evini, eşini, çocuklarını; hizmetçilerin, bakıcıların, başkasının insafına bırakan anne ve anne adaylarının kesinlikle çalışması gerekmediğine inanıyordu. O kâr, o zararı telafi edemezdi. Annesiz büyüyen çocuklarda gelişen terk edilmişlik duygusunun sebep olduğu psikolojik bozuklukların, eğitimlerindeki başarısızlıkların, kocalarına menfi tesirlerinin, kadının işyerinde karşılaştığı problemlerin ruhi hallerindeki değişimlerinin tetkik edilmesi uzmanlarının işiydi. Her sabah işe giden bir hazine avukatı olan annesine küçük kızının; “Anne neden her sabah beni terk edip gidiyorsun.” demesi üzerine Hazine Avukatı olan anne; “Kızım seni terk eder miyim? olur mu öyle şey, akşam yine yanına geleceğim, sana para kazanmaya gidiyorum.” demişti fakat kızı bu defa da “Babam bize para kazanmıyor mu? Ne olur beni bırakıp gitme.” demişti. Kızının bu yalvarmasına karşılık verdiği cevapların pek mantıklı olmadığını, kocasının da kendisi gibi avukat olduğunu, bürosu olduğunu, işinin iyi olduğunu, eve yeteri kadar para getirdiğini çok iyi biliyordu. Kızı ile yaşadığı bu mülâkatının kendisine çok tesir ettiğini ve işi, kızı büyüyünceye kadar bırakmayı düşündüğünü göz yaşları içinde anlatmıştı. Evli kadınlardan evinin hanımı olmak isteyen kadınlara devlet, ev hanımlığı maaşı verse uzun vadede toplum ve devletin hem maddi hem manevi yönden daha çok menfaatine olacağını düşünüyordu.
Kadınlara tavsiye edilen ve dayatılan “Ayaklarının üzerinde dur” söylemine yüklenen anlamın; “evinde, evin orta direği gibi ayaklarının üzerinde dimdik dur, evinin düzenini ihmal etme, en iyi şekilde idare ve muhafaza et, çocuklarının hizmetini, gözetimini, eğitimini, terbiyesini problemlerinin çözümünde yardımını, her gün evin nafakasını, ihtiyacını kazanmak için evden çıkan kocana sadakatini, yardım ve hizmetini ihmal etme, kazancını israf etmeden en iyi şekilde harcanmasına, hatta bir miktarının tasarruf edilmesine, insanların içine çıkacak olan kocanın üstüne, başına, kıyafetine azami dikkat et, onu güler yüzle yolcu et ve karşıla, evinin sultanı ol, her ihtiyacını kazanıp ayağına kadar getirmek zorunda olan kocana sahip ol, kol kanat ger, evinin, çocuklarının, kocanın dünya ve ahiret saadetini her şeyin üstünde tut”, erkek için ise bu söylemin; “Kendini iyi yetiştir, mutlaka iyi bir iş bul, işini kur, aileni kimseye muhtaç etmeyecek şekilde helalinden para kazan, evinin zaruri ihtiyaçlarını karşıla, öncelikle bir ev, bir araba edin, zevcenin ve çocuklarının giyimini, kuşamını, gıda ihtiyaçlarını zamana ve âdete göre en iyi şekilde karşıla, zevcene sadakati asla ihmal etme, çocuklarının eğitiminde, terbiye ve disiplininde ona yardımcı ol. Zevcene karşı daima saygılı, kibar, zarif, duygulu, affedici, güler yüzlü, müsamahalı ol, günah olmayan hatalarını tartışma sebebi yapma, günah olan hatalarını yumuşaklıkla ikaz et, asla onu dövme, incitme, onu sevinçli görünce sevincine katıl, üzüntülü görünce teselli et, onu sevdiğini söyle, tatlı, güzel şeyler söyleyerek neşelendir, daima gönlünü al, gamını, kederini, düşmanlarını, borçlarını ona söyleme” şeklinde olması gerektiğine inanıyordu. İşte o zaman gerçekten ailenin korunması, boşanmaların azalması sağlanmış olacaktı.
Kanunun ismi ailenin korunması olmasına rağmen her kanunun yürürlüğe girmesinden sonra kanunu uygulayıcı hâkimlerin bilgilendirilmesi maksadıyla, kanun tasarısını hazırlayanların da iştirak ettiği seminerlerin birinde, üniversitede profesör olan bir hanımefendinin bir cümlesine hiç anlam verememiş ve dayatılan kanunun aslında aileyi korumaya yönelik olmadığı kanaatine varmıştı. Hanımefendi profesör ” Hâkimlerimizden rica ediyorum, boşanmak isteyen kadınları evliliği sürdürmeye zorlamasınlar” diyordu. Hâkim bey ise boşanma davalarında öncelikle evliliği sürdürme konusunda tarafları sulhe gayret ediyordu. Karşılaştığı dosyalardan edindiği tecrübeye göre birçok boşanma davasında boşanma sebebi olarak ileri sürülen hususlar her ailede olabilen şeylerdi. Biraz hoşgörü, biraz müsamaha, biraz anlayış ve empati ile aşılabilecek şeylerdi. Hatta boşanma arefesine gelen aileleri öncelikle Aile bakanlığı bünyesindeki il müdürlüklerinde teşkil edilecek, psikolog, aile danışmanı, sosyal çalışmacı, din adamı, her iki tarafın ailesinden akil birer kişiden oluşacak heyette tarafların dinlenmesi, ihtilafa bir çözüm yolu bulunması için çaba sarf edilmesi, bulunamadığı takdirde dava açabileceklerine dair bir belge verilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu şekilde hem iş, mahkemeye düşmeden, taraflar inatlaşmadan bir çözüm bulunabilir, hem de devlet eliyle problemli ailelere danışmanlık hizmeti verilebilirdi.
Gelinen noktada iğdiş edilmiş, erkekliği elinden alınmış, çocukları kendisine düşman edilmiş, ailede sözü dinlenmeyen beşinci sıraya düşürüldüğünü düşünen bir koca tipi ortaya çıkmıştı. Bu kocanın karşısında ise bütün kanunların, feminist derneklerin, kadın koruyucularının (!) arkasında olduğunu düşünen, böylece hiç olmadığı kadar güçlü olduğunu hisseden bir kadın tipi ortaya çıkmıştı. Böyle bir durumda tarafların bir aile olması mümkün görünmüyordu. İstatistikler de bunu gösteriyordu. Boşananların sayısı da kadına şiddet de kadın cinayeti de katlanarak gidiyordu. Görünürde kanun amacına ulaşmamıştı. Ama hâlâ bu kanundan habersiz köydeki aileler mesut, mutlu yaşayıp gidiyorlardı. Köyünden bir boşanma haberi duymamıştı. Esas bu konu mukayese edilerek incelenmeye değerdi.
Özellikle yetim ve kimsesiz çocukları konu alan ünlü romancı Kemalettin Tuğcu elli yıl önce kaleme aldığı bir yazısında şöyle diyordu:
“Ev kadını yetişmiyor! Bu, ızdırap verici, acı acı düşündürücü bir hadisedir. Bunun böyle olduğunun herkes farkında değil. Bilakis, iyiye doğru gittiğimizi sanıyor, kızlarımızın gözlerinin ev dışında olmasını bir medeniyet, bir ilerleme hali zannediyorlar. Hâlbuki işin iç yüzü böyle değildir, desek ve böyle olduğu anlaşılsa herkesi büyük bir telaş alırdı.
Dediğimiz zaman bunun ne büyük bir tehlike olduğunu kimse fark etmemektedir. Hâlbuki esasında bu, memlekette nebat yetişmemesinden daha acı ve cemiyetimiz adına tehlikeli bir olaydır.
Bizi çekip çeviren, ahlâkımızı düzelten, yaşayışımızı düzenleyen evlerdir. Ev kadını yetişmeyince bu evlerin bir otelden farkı kalmaz. Hepimiz avare birer insan olup kalırız.
Gözlerimin önüne, müstakbel bir ev geliyor, bu evin beş tane anahtarı var. Büyük hanım bir okulda öğretmendir. İşi bitince eve döner. Anahtarla kapıyı açar, girer. Yorgun, argın bir köşeye çekilir. Daha sonra kerime hanımefendi teşrif ederler. Bir dairede memurdur. Onun teşriflerini gelin hanımefendinin bankadan avdetleri takip eder. Daha sonra evin babası, ihtiyar muhasebeci ve evin oğlu mühendis bey gelirler.
Bu beş yorgun, artık gayrete gelip el birliğiyle bir yumurta mı kırıp yerler, hazır yemek mi alırlar bilmem. Benim bildiğim, bu evin ocağının tütmeyeceği, içinde aile hayatının bir türlü yeşermeyeceği, olacak çocuğun terbiye edilemeyeceği ve hastaların bakılamayacağı bir yer olmasıdır.
İşte şimdiki gidişimiz bu ev tipine doğru bir gidiştir. Cemiyet halinde yaşaması gereken insanlara ilk cemiyet evdir. Ailedir. Bir ailenin bütün fertleri kendi kazançlarının, kendi istikballerinin peşinde bulunursa elbette diğerlerini düşünemezler. Herkes silahı omuzda bir asker gibidir. Kendi işine ve ev dışındaki istikbaline bakar. Fertlerin maneviyatlarını besleyen, onları ana, baba eden evdir.
Tam, tutumlu, bilgili, hamarat, evine bağlı ev kadınları birer birer içimizden eksiliyor. Yerlerine yenileri yetişmiyor. Çok faydalı bir şey olan okumak ve yazmak bizde, çok defa, okuyan kızın kocasına karşı kullanacağı bir silah haline geliyor.
Azıcık bir tazyik karşısında kocadan ayrılıp hayatını kazanmağa kalkışacaktır. Zaten evlenmek üzere olan kızlardan bu çeşit sözleri sık sık işitiyoruz. Kurulan yuvayı ıslaha, o erkeğin huyunu düzeltmeğe, onu ev erkeği etmeğe çalışmadan hemen yollarını değiştirecekler.
Okullarımızdaki ev idaresi, aile bilgisi adına okutulan şeyler, kızlarımıza kâfi bir fikir ve ev terbiyesi verecek durumda değil. Biz kızlarımıza saadeti yokluk içinde bulup yaşatma, erkeği ıslah gibi dersler, aile ahlakı terbiyesi vermeliyiz. Memur bayan, hâkim bayan yetiştireceğimize ev kadını yetiştirmeliyiz.
Fakat maalesef, ev hayatı deyince, günün genç kızı, aklına süpürgeyi ve bulaşığı getiriyor. Düşmandan kaçar gibi ev hayatından kaçıyor, ihtiyaç bahanelerini buluyor, kazancının yüzde onu bile eve girmiyor.
Günün en büyük tasası budur işte.”
Ünlü yazarımızın, elli yıl önce tahayyül ettiği müstakbel ailenin, bugün gerçekleştiğini hatta daha feci bir hal aldığını görüyordu.
Bugün metrobüste kafasında dönen bu düşüncelerden kitap okuyamamış, durakta indikten sonra on dakikalık yürüyüş mesafesinde de bu metafor devam etmişti.
Odasının kapısını açıp masasına oturduktan sonra duruşma salonunun hâkim odasına açılan kapısından kâtip başını uzattı.
-Hâkim bey duruşma hazır, sizi bekliyoruz.
-Tamam geliyorum.
Askıdan cübbesini aldı. Duruşma salonuna yürürken giydi. Kürsüye çıktı. Arkasında “Adalet mülkün temelidir” yazılı olan koltuğuna oturdu.
Boşanma davasını mali müşavir olan kadın açmıştı. İddiası; kayınvalidesinin yaşantısına, evinin içine, ailesine müdahale ettiği, haber vermeden evine geldiği, çocuğuyla meşgul olduğu, bunun, çocuğun planlanan eğitimine menfi tesir ettiği, kayınpederinin, kayınvalidesinin evine gelmelerini istemediği ancak bunu kocasına anlatamadığı, kocasının bu konuda kendisini dinlemediği noktasındaydı. Klasik bir kayınvalide gelin çatışması… Tecrübelerine göre boşanma davalarının en az yüzde yirmi beşinin temelinde bu çatışma vardı. Bunun da aslında akademik çalışmalara konu olması gerektiğini, neden koca ile kayınvalidesi arasında böyle bir çatışma olmadığının, kadın ile kayınvalide arasında olduğunun temelinde olan şeyin ortaya çıkarılması gerektiğine inanıyordu.
Davalı koca da mali müşavirdi. Her ikisinin de bağımsız ayrı ofisleri vardı. Her ikisi de feminist jargona göre ayaklarının üstünde (!) duruyorlardı.
Bu duruşmada kocanın tanıkları olan babası ve annesi, yani kadının kayınpederi ile ezeli düşmanı(!) olan kayınvalidesi dinlenecekti.
Kayınvalide şâhit kürsüsüne alınmış hazır bekliyordu. Hâkim doğru söyleyeceğine dair yeminini yaptırdı.
-Neye şahitlik edeceksin?
-Gördüklerime ve yaşadıklarıma.
-Buyur.
-Efendim, gelinin söylediği gibi ben onun evine hiç karışmadım. Oğluma ayrı ev açtım. Öyle zamansız da gitmem. Önceden haber veririm. Gelinin, benim evine misafir olarak gitmekten bile hoşlanmadığını tavırlarından, davranışlarından anlardım. Onun için pek gitmezdim. Gelinin, oğlumun başını bu yüzden şişirdiğini de anlıyordum. Ancak gelin, doğum yaptıktan sonra torunumu görme, sevme isteğimizin önüne geçemedim. Haftada bir de olsa dedesi ile beraber haber verip torunumuzu sevmeye, koklamaya gidiyorduk. Ancak gelin buna da razı değildi. Oğlumu rahatsız ediyordu. “Annene, babana söyle evime gelmesinler, onların evime gelmesini istemiyorum” diyormuş. Oğlum da bize bu dediklerini söyleyemiyordu. İki arada bir derede kalmıştı. Yine bir gün haber verdik. Gelin bize saat verdi. Torunumuzu görmenin heyecanıyla tam saatinde zili çaldık. Ancak zilin çalmasıyla beraber kapının önünde iki polis belirdi. İsimlerimizi okudu ve “siz misiniz?” diye sordular, “Evet” dedik. “Hakkınızda ihbar var. Bizimle karakola kadar geleceksiniz.” dediler. “Neden, suçumuz ne?” diye sorduk, onlar da “Karakolda öğrenirsiniz.” Dediler. Torunumuzu görme hasretiyle tutuşurken kendimizi karakolda bulduk. Ne için geldiğimizi karakolda öğrendik. Gelin karakola bizi ihbar etmiş. Polise randevu saatini de vererek bizim o saatte çocuğu kaçıracağımızı söylemiş. Polise işin böyle olmadığını, torunumuzu görmeye geldiğimizi, gelinin bize iftira attığını söyledik. “Asıl biz ondan şikayetçiyiz” dedik. Polis bize delil sordu. Gelinin telefonumdaki mesajını açıp Polise gösterdim. Aslında mali müşavir olan gelinimin böyle bir hata yapmaması gerekirdi. Ancak demek ki basireti bağlanmış. Allah bize acıdı. Polis de şaşırdı. Hemen bir ekip gelinin evine gönderildi. Gelini ve torunumuzu alıp karakola getirdiler. Gelini ifadeye aldılar. Torunu da bize emanet ettiler. Neyse ki maksat hasıl olmuştu. Gelin ifadede iken biz torunumuzu sevme, koklama imkânı bulduk. Polis “bir daha böyle şeylere tevessül etme” diye gelini tembihledi. Şikayetimizi geri almamızı istedi. Şikayetimizi geri alınca bizi serbest bıraktı. Ancak gelin uslanmadı. Ondan sonra da aynı olayı birkaç defa yaşadık. Artık polislerle akraba olmuştuk. Geldiklerinde, “yine mi siz” diyerek gidiyorlardı. Artık bizi karakola davet etmiyorlardı. Gelinim ile kendisi gibi mali müşavir olan oğlum arasında boşanmayı gerektirir bir hususa şahit olmadım.
Baba da aynı minvalde ifade verdi.
Taraflara son savunmalarını yapmak üzere süre verildi.
Hâkim bey bu dosya ile ilgili kanaatini “davanın reddine” şeklinde notlarına ekledi. Sıradaki dosyanın duruşmasına geçildi.
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.