
Kaç yol ayrımı sığar bir insanın ömrüne?
Ve insan, kaç kez vazgeçmek zorunda kalır kendinden?
Gençti daha… Ama gençliği, omuzlarına yüklenmiş bir ihtiyar gibi ağırdı.
Hayat, ona merdivenleri tek tek değil, ikişer ikişer çıkmayı öğretmişti.
Nefes nefese kalırken bile durmaya vakti yoktu sanki.
Kalabalıkların ortasında yapayalnızdı.
Bir sofrada oturur, kimseyle doymayan bir açlık gibi hissederdi kendini.
Bir yolda yürür, kimsenin yol arkadaşı olamadığını fark ederdi.
Uyumsuzdu…
Toplumun gözünde “bir yere gelemeyen”, kendi gözünde “henüz varamayan”dı.
Kendi başına başarmak istese de her atılımı hüsranla biten yeni atılımlar için de geç kalandı.
Eskiye dönmek için çok geç “tamamım” demesi içinde çok erkendi.
Ne yana baksa hüsran, nereye elini uzatsa talihsizlikler peşini bırakmıyordu.
Gençliğinin getirdiği sabırsızlık onu bambaşka maceralara itmiş, kararsızlık onu adeta kışın ortasında açan bir gonca gül misali kaçınılmaz sona hazırlıyordu.
Her başarısızlık onu viran olmuş bir şehir edasında mahvoluşa itiyordu.
Derken bir gün, hayat ona bir kapı araladı.
Pas kokan, yağ lekeleriyle dolu bir atölye…
Ama belki de kaderin en temiz sayfasıydı o kirli duvarlar.
Aynı kıyafetleri giymiş insanlar…
Aynı dertleri dillendiren yorgun sesler…
Ve o, yine yabancı… yine eksik…
İlk günler, gölge gibiydi.
Vardı ama yoktu.
Konuşsa duyulmaz, sussa fark edilmezdi.
Ustaların sözleri, çekiçten daha ağırdı:
“Bu yaşa kadar ne öğrenmiş ki biz ne öğretelim?”
O sözler, kulaklarına değil kalbine çarpıyordu.
Ve kalbi, her çarpışta biraz daha çatlıyordu.
Her serzenişte kalbi bir fazla atıyor, damarlarında dolaşan kan nabzında önüne geçilmez infiallere sebep oluyordu.
Kendi yaşıtları olmayan çıraklar arasında,
ne genç sayılıyordu ne usta…
İki arada, bir derede kalmış bir zaman gibiydi.
“Pis çırak” diye gülüşmeler…
Alaycı bakışlar…
Ve içine akıttığı sessiz öfke…
Bir karar vermeliydi.
Ya yine kaçacaktı…
Ya da bu sonucu ne olursa olsun savaşacaktı.
Yerleri süpürdü.
Bulaşıkları yıkadı.
Aletleri temizledi.
Her hareket, gururuna atılan küçük bir çentikti adeta.
Ama o, o çentiklerden bir merdiven yapmaya kararlıydı.
Çektiği çile zirvede gözüken ışığın temsilcisiydi.
Bir gün…
Ustalar dinlenmeye çekilmişken, gözü bir hasarlı parçaya takıldı.
Eğri büğrü, kaderine terk edilmiş bir metal parçası…
Belki de kendisi gibi…
“Bu benim fırsatım,” dedi içinden.
Ellerini uzattı.
Ama elleri, yüreği kadar cesur değildi.
Her çekiç darbesinde metal değil, umutları eğrildi.
Her dokunuşta düzelmesi gereken işin yerine hayalleri bozuldu.
Kollarında metalin açtığı derin yarıklar, alnında umutlarının tükendiğini gösteren su damlacıkları…
“Demek kabiliyetin yok…” diye fısıldadı iç sesi.
Vazgeçmek istedi.
Ama vazgeçmek bile cesaret istiyordu.
Tam o anda…
Atölye sessizliğe gömüldü.
Usta gelmişti.
Genç, başı öne eğik, utancını avuçlarında taşıyarak yaklaştı:
“Usta… kusura bakma yapamadım” dedi mahçup ve üzgün bir sesle.
“Üstüne işi de bozdum…”
Usta bir gence baktı bir de onu bu hale sokan sac parçasına.
Bir anlık derin bir düşünceye daldı ustası.
Sanki sadece genci değil, geçmişini de görüyordu.
Sonra naif bir sesle…
“Bozuk bir işi bir daha bozamazsın çırak… Bu iş zaten bozuktu.”
O an…
Sanki bir kilit açıldı.
Genç, ilk defa yenilmediğini hissetti.
İlk defa bir hata, onu küçültmemişti.
O cümle, kulağında değil, ruhunda yankılandı.
Bir nasihat değil, bir yeniden doğuştu.
Günler geçtikçe ustasından aldığı cesaretle hızla gelişiyor geliştikçe göz dolduran biri haline dönüşüyordu.
Durmayı kendine yasaklayan dinlenmeyi bir an bile düşünmeyen biri olmuştu.
Günler haftaları, haftalar yılları kovaladı.
Ustasının verdiği nasihat onu daha güçlü, hayatın ona sunduğu kolaylıklar onu bambaşka biri yapmıştı.
O genç…
Artık çırak değildi.
Her darbede daha sağlam,
Her hatada daha bilge oldu.
Alay eden bakışlar yerini hayranlığa bıraktı.
Sessizliği, ustalığın dili oldu.
Bir zamanlar alay edilen genç, artık fikirlerine saygı duyulan, iş disipliniyle göz dolduran ve edebiyle adından söz ettiren biri haline gelmişti.
Ve bir gün…
Kendi yoluna gitme vakti geldi.
Yıllarca heybesinde biriktirdiği azığı çıkarıp paylaşma vakti gelmişti.
Ustasından aldığı emaneti hayattan umudunu kesmiş, toplumda ötelenmiş gençlere verme vakti gelmişti.
Ustasının yanından ayrılırken, gözlerinde minnet,
yüreğinde bir emanet vardı.
Çünkü o artık biliyordu:
Ustalık, sadece öğrenmek değildi…
Ustalık, bir başkasına umut olmaktı.
Ve ustasının o sözü, hayatının pusulası oldu:
“Usta adam… ustasını geçen ve kendisini geçecek bir çırak yetiştiren adamdır.”
İşte o gün…
Uyumsuz denilen genç,
Kendi hikâyesinin ustası oldu.
Vesselam…
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.