
Zeytinim. Bir sure ile gökten indirilmiş ismim. Ben de kendimi nimetten sayıyorum. Ama… Ben bir zeytin değilim aslında, bir zeytin çekirdeğiyim! Geçen sene dalından koparılmış ve tuza basılmış bir sele zeytininin çekirdeği…
Bugün bir sofra bezinin üzerindeyim. Uçsuz bucaksız bir bez bu. Hayır ben küçük olduğum için bana büyük görünmüyor bu sofra bezi. Sahiden de uçsuz, upuzun… Belki iki belki üç metre var. Bir masaya değil, yere serili. Bir balkon taraçasında etrafına birkaç minder dizili. Ama tabaklar kırk mı desem altmış mı hiç bilmiyorum. Bardaklar, ekmek sepetleri, tuzluklar, çatal kaşık… Bir kase soğan dolması, bir kaç tepsi tatlı… Asıl ana menüyü duyanlar tanıyacak belki de şimdi bu sofrayı.
Yemeğin de dili vardır, illa fasih ve edebi bir lisan mı gerek? Bu sofraya oturanların açlığı ruhlarında… Öyle aç ki bu ruhlar, karınları doyarken, yemekler kelam edecek!
Ana yemek, etli taze fasülye, yanında özbek basmatisinden sade bir pilav… Öyle bir sofra ki yiyenden Allah razı olacak. Daha çok yiyenden daha çok razı… Anlayanlar anladı bu sofrayı.
Yemeği pişiren ateş mi, bir mübarek hatunun kalbi mi, bir iştihalı mübarek zatın nazarı mı? Bilinmez. Ama o Süleyman aşı sığasıca tencerenin kapağı bir açıldı mıydı… Sapanca gölü kenarından dünyaya dağılan o uhrevi koku, birazdan damaklara yayılır, dimağlara çıkar ve ruhlara damıtılarak, kalp çiçeklerini açtıran ilahi bir iksirin ıtrına dönüşür. Hem hoşa hem coşa gider.
Bu sofranın müdavimleri de var misafirleri de. Ve hatta bed surat, kül rengi, evliya meşrep, aslan ufağı bir de kedisi… Mübarek ellere değmiştir; başka ele değmez bir zatı tüylücedir.
Ben bütün bu olan bitenlerin içinde küçücük bir zeytin çekirdeğiyim. Ahmed mi Murad mı İsmail mi adını tam bilemediğim üç isimli bir veled, sofraya daha kimseler oturmadan, yiyip çekirdeğimi çıkardı, sofranın tam orta yerine bıraktı beni. Tek kelime ile utanıyorum. Buradaki tek kirli hadise benim. Nimet hırkamı, meyve kaputumu da dişleriyle ezdi çıkardı sırtımdan şu çocuk. Nimetten de sayılmam artık. Atık ve salgılı bir zeytin çekirdeğiyim. Ne özü kalmış ne canı, kavrulmuş ve kararmış içimle burada küçüldükçe küçülüyorum. Sofra ne kadar büyükse ben o kadar ufağım! Kahırda ve utançtayım.
Neyse ki görmezden geliniyorum. Kimse alıp da aşağıdaki bostana fırlatmadı beni. Görenler bana el değmeye tiksindi. Neyse ki… Evet utanıyorum, içine girmeye yarılsa yer arıyorum. Ama şunu da unutmayın ki ben de o sofrada nimetten sayılma ihtimalim için yaşıyorum.
Sofra kalkmadan devasa bir tepsi geliyor. İçine kaç bardak sığar bu tepsinin, yüz mü, üç yüz mü? Evliya Çorbası doluyor bardaklara. Belli ki bu çay Türkistan’dan Sakarya’ya İmam Yesevi hazretlerinden beri bileşik kaplar misali akan, aktıkça akan, hiç durmadan akan bir rayiha taşıyor. Dudaktan kalbe inişi bundan… İçerken kalpten istenişi bundan… Dimağ bir aracı sadece; kokusu, tadı, notasıyla, bu çay o çay! Renk almış renk vermiş, alı yeşili değil, nüvesindeki diriliği yaşıyor. Bu çay gövdesinde üç beş toprak notası yahut tein değil, kırk erbain taşıyor!
Şu çay olmayı isterdim bu sofrada. Haddim mi ki? Bu sofrada bir zeytin çekirdeğiyim. Kirliyim ıslağım, sofra bezinin üstünde ne astarım var ne atlasım… Bütün kirimle, karalığımla… Oradayım… Yenik, atık, çıplak…
…
Yemekler yiyildi, tabaklar sıyırılıyor. Bereket… Bu sofrada herkes birbirinin artıklarını yemek ve kırıntıları toplamak için yarışıyor. Fakat hiç kimse bana iltifat etmiyor. Bir zeytin çekirdeğiyim işte. Yalnız ve de sahipsiz… Kimse beni tercih etmiyor. Sofra duası ediyorlar. O esnada yumuşak bir el uzanıyor bana doğru. Minik bir kağıda sarılmış halde, karanlık bir cepteyim. Bu cepte tamı tamına kırk gün dolanıyorum. Artık daha da zamanı sayamıyorum. Nihayet gün yüzüne çıkarıyor beni. Kaynar suyla dışımı, kalan kirimden yıkıyor, o yumuşacık elin parmakları. Bir ölü gibi teslim olmuşum ellerine bu adamın. Bızlayıp deliyor içimde kararan özümü; yoksa öz yağıma mı değer veriyor? Benim kadar çok düşünmeden içimden bir iplik geçiriyor. Boynuna mı asacak beni? İlkin anlamıyorum. Yuvarlanıyorum. Başka bir zeytin çekirdeğinin yanında olduğumu hissedince ve daha başka bir zeytin çekirdeği daha gelip yanımıza dizilince, artık anlıyorum; bir tesbihin tanesi olduğumu. Şaşırıyorum. Anlıyorum ki bu sofrada hiçbir kırıntı, çer çöp bırakılmıyor! Çekirdekler de kırıntılar gibi değer görüyor.
Bana her dokunuşunda Allah diyor. Nasibe bak. Sübhanallah! Onun çektiği zikirlerle, göklerden inen adım, sanki yeniden et ve kemik bulup göklere yükseliyor. İçime atılmış bir kementle… Çekiliyorum.
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Zeytinin yanına gözden akan bir damla yaş olduk, kıvrıldık, damladık oracıkta. Allahü teâla razı olsun Ayşe Hanım,