Hikâye Yarışması (Toplam Ödül 18.000 TL)
Hatıra

Sinema Çetesi

Orta okulun son sınıfındaydı. Yatılı okuyordu. Yorgun argın bir ders gününün sonunda öğrenci arkadaşları ile birlikte yavaş yavaş dersliğin üst katında bulunan yatakhanelerine çekilmeye başladılar. Herkes yatılı okulun olmazsa olmaz şartı olan elini, yüzünü, dişlerini, ayağını yıkadıktan sonra iki katlı ranzalardan oluşan yataklarına uzandı. Günün yorgunluğu, uykuyu davet etmeye çalışırken öğrencilerden birisi uzandığı yatağından “hadi bu gece sinemaya gidelim” dedi. Bu fikri anında benimseyen on kişi kadar çıktı. Kendisi de bu fikre müsbet bakarken yoklama aklına geldi.

– Tamam da ama biraz sonra nöbetçi öğretmen yoklamaya gelecek, bizi yataklarımızda bulamazsa kıyamet kopar.

Öğrencilerden birisi;

– Onun da yolu var. Yastıklarımızı yataklarımızın içine bırakıyoruz, içinde birisi yatıyormuş gibi bir görüntü veriyoruz. Bugüne kadar nöbetçi öğretmen hiç anlamadı.

– Ama bekçi dış kapıyı çoktan dışarıdan kilitleyip gitmiştir. Yatakhaneden nasıl çıkacağız.

– Onun da çaresi var. Bodrum kattaki pencereyi açıp oradan çıkarız.

Bugüne kadar arkadaşlarının kaçarak sinemaya gittiklerini hiç anlamamıştı. Bunu anlamak için demek ki biraz da başını kitaplardan kaldırıp etrafına bakması gerekiyormuş diye düşündü ve bu gece onlara katılmaya karar verdi.

Herkes yatağının içine yastığını yerleştirip yatağı iyice kırıştırarak içinde yatan bir kimse şekli verdi. Kendisi de onları taklit ederek yatağına bir düzen verdi. Onlarla beraber bodrum katına indi. Tavana yakın yerde olan bodrum penceresinden, bodrumda bulunan pinpon masasının üzerine çıkmak suretiyle kendisini dışarı bıraktı. Sessiz sedasız biraz da hayretle onları takip etti.

Karanlık bir geceydi. Okulun aydınlatma lambaları karanlığı delerek ayak uçlarını görebilecek hale getirmişti. Sinema macerası daha yeni başlıyordu. Yaklaşık yüz dönümlük alana, göle nazır bir tepenin üzerine kurulu yatılı bölge okulunun etrafını saran tel örgüyü daha önce deldikleri yerden dışarı çıktılar. Çok eğimli, ilçedeki, bağ ve bahçelere su taşıyan, etrafı, ceviz, yabani meyve ağaçları ve çalılarla kaplı arkı, patika yolu bile bulunmayan iki yüz metre yükseklikteki taşlık, kayalık yamacı inerek aşağıdaki sazlık ve karanlık bataklığı ikiye bölen dar patika yola indiler, öğrencilerin her biri bu tür arazileri olan dağ köylerinden geldikleri için herhangi bir vukuat yaşanmadı. İki tarafı bataklık olan yolu geçerek kara yoluna çıkmaları gerekiyordu.

Bataklığı görünce içinden bir ürperti geçti. Çocukluğunda evlerinin önünde büyük bir sulama havuzu vardı. Dibi görünmüyordu. Rengi kirli mavi idi. Çoğu zaman ikinci kattaki pencerenin önünde bu havuzu seyrederken içinde gökyüzü ve bulutları görürdü. Bu görüntü havuzun sonsuz derinlikte olduğu hissini verirdi. Bazı geceler bu havuzun hemen üst tarafında bulunan patika yoldan geçmek isterken bu dipsiz, karanlık havuza düştüğünü görür, kan ter içinde uyanırdı.

Bataklığı geçip karayoluna ulaşıncaya kadar çocukluğundan kalan bu korku nedeniyle terlemiş, nereden bu çeteye bulaştım diye kendi kendine kızmış, neden böyle bir maceraya giriştiğine şaşırmıştı. Pişman oldu. Ama kötü arkadaş kurbanıydı. Aynı yolu tek başına dönemeyeceğine göre, şimdiye kadar farkına varamadığı bu karanlık çetenin çaylak bir üyesi olarak arkalarından gitmek mecburiyetinde hissetti.

Karayoluna çıktıktan sonra iskeledeki sinema salonuna daha iki kilometrelik mesafe vardı. Ancak dümdüz bir yoldu. Ara sıra gelip geçen kamyonların farları yolu aydınlatıyordu. Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra sinemaya vardılar. Biletlerini alıp koltuklarına kuruldular.

Yetmişli yılların filim üretim merkezi meşhur Yeşilçam, seyircilerle buluşturduğu bu filimden de anlaşıldığı gibi zor durumdaydı ve bir bataklığın içine düşmüştü. Gençlerin seyretmemesi gereken konusuz, ucuz bir film seyrediyorlardı. Daha önce okul idaresi Sinema işletmesi ile anlaşmış ve gösterime giren filmlerden okul idaresinin tasvip ettiği filmleri okulun spor salonunda iki haftada bir öğrencilere gösteriyordu. Bu filimler, ailece seyredilebilecek masum konulu çoğu zaman kahramanı öğretmen olan aşk filmleri idi. Orta okula başladıktan sonra ise okul idaresi okula hiç film getirmemişti. Demek ki bu pespaye filmleri öğrencilerin görmesini istememişti.

***

Kör lakaplı Nöbetçi öğretmen, yatakhanede yoklamasını yapmış, öğrencilerin tastamam olduklarını, derin uykuda olduklarını tesbit etmiş olmanın rahatlığı ile İdare binasındaki odasına dönmüştü. Öğretmenin lâkabı kör olsa da aslında cin gibiydi ve kör değildi. Sadece şaşı idi. Birine baktığında o kişi öğretmenin başka yere baktığını zannederdi. Bu durum, imtihanda öğrencileri yanıltırdı. Lâkabını kendisi de biliyordu. Bir gün imtihanda elleri arkasında dışarıyı seyrediyordu. Kopyacılar bunu fırsat bilerek hemen faaliyete geçmişlerdi. Ama Kör öğretmen onları tek tek yakalamıştı. “Siz beni kör zannediyorsunuz, ama ben kör değilim, dışarıyı seyrederken sizi görüyorum” demişti.

Nöbetçi öğretmen ilkokul, ortaokul toplam beşyüz öğrencinin barındığı yatılı okulda nöbetini vakasız tamamlamanın sevinciyle koltuğuna çöktü. Çok yorulduğunu fark etti. Saat gecenin onbirine geliyordu. Yavaş yavaş uykunun kollarına kendini bırakmak üzere iken okul bekçisi içeri girdi.

– Hocam bir öğrencinin babası geldi. Oğlunu görmek istiyor.

– Çağır gelsin.

Baba içeri girdi. Selam verdi. Gösterilen yere oturdu.

– Kusura bakmayın, sizi de rahatsız ettiğimin farkındayım. Oğlumu çok özledim. Müsaadeniz olursa şimdi görmek istiyorum.

Öğretmen, gecenin bu vaktinde babanın gelişine ve ısrarla oğlunu görmek istemesine şaşırmakla birlikte öğrencilerin her birinin bir memleketten geldiğini, babanın geldiği yerin de uzak olabileceğini, otobüsün ise ancak bu saatte gelebildiğini düşündü.

– Hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Ancak gecenin bu saatinde öğrenciler derin uykudadır. Sizi misafir edelim. Okulun misafirhanesi rahattır. “Gündüzün şerri, gecenin hayrından evlâdır” demişlerdir. Yarın evlâdınız ile görüşürsünüz.

Ancak baba ısrarında geri adım atmadı. Öğretmen mecbur kaldı. Bekçiye seslendi.

– Yatakhaneye git, misafirimizin oğlunu uyandır, getir.

Emri alan yaşlı ve oldukça şişman bekçi, oflaya poflaya yatakhaneye doğru yürüdü. İdare binası ile yatakhane arası en az iki yüz elli metre vardı. Bekçi oraya doğru yürürken içinden de “bu adam da nereden çıktı, geldi” diye söyleniyordu. Bekçinin en sevdiği şey uykuydu. Halbuki gece bekçisiydi, uyumaması gerekiyordu. Okul idaresi gece uyumasını önlemek için bir çare bulmuştu. Kendisine taşımak zorunda olduğu çalar saate benzer bir saat vermişlerdi. Okulun değişik yerlerine saati kurma anahtarları monte etmişlerdi. Bekçi her saat başı bu anahtarlarla saati kurmasa saat duruyordu. Saatin durması demek bekçisinin uyuduğu anlamına geliyordu.

Bekçi yatakhanenin dış kapısını açtı. Yatakhaneye girdi. Her ranzanın ayak ucunda o ranzada yatan öğrencinin ismi yazılıydı. İsimleri kontrol ederek velisi gelen öğrenciyi buldu. Öğrenci yatakta hareketsiz ve sessiz yatıyordu. Bu duruma biraz şaşırdı. Yorganı üzerinden çekip uyandırmak isterken daha çok şaşırdı. Yatağın içinde bir yastık vardı. Alelacele yatakhaneden çıktı, kapısını yine dışarıdan kilitledi. Telaşla nöbetçi öğretmenin odasına geldi. Çocuğun babası heyecanla oğlunu beklerken bekçi;

– Hocam öğrenci yatağında yok.

Öğretmen telaşla ayağa kalktı. Çocuğun babası da öğretmenden çok daha büyük bir telaşla ayağa fırladı. Bu gece yarısı çocuğu nereye gitmiş olabilirdi. Nasıl kaybolabilirdi. Çocuğunu nasıl bir okula göndermişti. Halbuki çocuğunu bu okula göndermeye karar verirken okul ile ilgili çok müsbet şeyler söylemişlerdi. Merakı gittikçe artıyordu. Âdeta nefes alamayacak hale geldi. Ayağa kalktığı gibi tekrar koltuğuna çöktü.

– Nasıl olur, yoklamada herkes yatağındaydı, tek tek saydım.

– Efendim yatağına yastığını yerleştirmiş.

Nöbetçi Öğretmen kendisini aldatılmış hissetti. Babasına ne diyeceğini şaşırdı. Kendisini uyanık zanneden öğretmen çok basit bir numaranın bile farkına varamamıştı. Babasının haberi duyarken nasıl bir ruh hali içine girdiğini yılların tecrübeli öğretmeni hemen anlamıştı. Bu saatten sonra babasına ne söylerse çocuğu sağ salim bulunmadan hiçbir faydası olmayacağını bildiği halde sadece;

– Siz burada oturun, meraklanmayın, şimdi ne olduğunu anlarız.

Öğretmen bekçiyle beraber hızlıca yatakhaneye geldi. Bütün yorganları tek tek açtılar. On tanesinin içinde yastık buldular. Uyanan öğrenciler oldu. Öğretmen onları sorguya çekti. Gerçeği öğrenince rahatladı. Olmayan öğrencilerin isimlerini yazdı. İdare binasına geldi. Okul şoförünü çağırdı.

– Hemen İskele Sinemasına git, şu öğrencinin ismini anons ettir, al ve hiç beklemeden gel.

***

Çetenin çaylak üyesi filmi seyretmeyi bırakıp derin düşüncelere dalmışken birden sanki filmin içinden bir ses geldi. Beraber geldikleri arkadaşlarından birinin ismi tekrar tekrar söyleniyordu. Bu nasıl böyle olabiliyor diye çözmeye çalışırken öğrencinin acele kapıya gelmesi isteniyordu. O öğrenci yanında oturuyordu. İçlerinden en samimi olduğu öğrenciydi. O da çok şaşırdı. Hemen ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldi. Diğer öğrenciler de aynı şaşkınlıkla yerlerinden kalkıp kapıya doğru yürüdüler.

Sinemanın kapısında okul şoförünü arabasıyla karşılarında görünce mesele anlaşıldı. Yakalanmışlardı. Şoför, kendisine ismi verilen öğrenciyi alıp götürdü. Kalanları orada bıraktı. Hiç açıklama da yapmadı. Sinema keyfi yarım kalmıştı. Hepsi de anlaşmış gibi oradan ayrılıp bu defa normal yoldan okula geldiler. Yatakhanenin dış kapısı kapalıydı. Arka pencereden girip yataklarına girdiler. Diğer arkadaşları uyuyordu.

Kendisi uyumaya çalışırken ne kadar şanssız olduğuna hayıflandı. Çok lüzumsuz ve tehlikelerle dolu bir maceraya girişmişti. Her türlü cezayı hak ettiğini düşündü. Acaba nasıl bir ceza gelecekti. Hiçbir öğretmeni, müdür de dahil böyle bir şey yaptığına inanmayacaklarından emindi. Onların yüzüne nasıl bakacaktı. Bu olayı öğrenince ne kadar şaşıracaklarını şimdiden tahmin ediyordu. O güne kadar hiçbir öğretmeninden dayak yememişti. Ama dayak yiyen öğrencileri görüyordu. O zamanlar öğrencilerin eti öğretmenine, kemiği babasına ait sayılıyordu. Yâni iyi bir dayak ihtimal dahilinde idi. Kendi düşüncesine göre en hafif ceza da bu olurdu. Diğer bir ihtimal okuldan atılmaktı. Sekiz yıldan beri bu okulda okuyordu. Babasının evinden daha çok burada kalmıştı. Birçok ilkleri burada yaşamıştı. Okulun bütün meyve ağaçlarını tarım dersinde kendileri dikmiş, meyvelerini bile yemeye başlamışlardı. Bu okuldan mezun olmak çok güzel ama atılmak çok kötü olacaktı. Bu ihtimali düşünmek bile istemedi. Sabaha kadar gözüne uyku girmedi. Diğer tecrübeli çete üyelerinin de uyumadığından pek emin olamadı. Anlaşılan onlar bu işlerde oldukça mahirdi. Kendisi ilk denemesinde yakalanmıştı. Onunkisi “Acemi, hırsızlığa çıkınca ay akşamdan doğarmış” olayı idi.

***

Okulda her günkü gibi alelade bir gün başlıyordu. Öğrencilerin sabah telaşı başlamıştı. Önce lavaboya gidip ellerini yüzlerini yıkayacaklar, sonra yataklarını düzeltecekler, sonra da giyinip yatakhaneden yüz elli metre ilerideki yemekhanenin önünde kahvaltı için sıraya gireceklerdi. Yatakhanede kırkar kişilik iki koğuş vardı. Herkes aynı anda uyanınca hızlı bir hareketlilik başlıyordu. Tuvalet ve lavabolarda sıra bile oluyordu. Ancak alışılmış bir düzen içinde kısa sürede herkes işini bitiriyordu.

Okul alanının güney sınırında beş tane birbirinden bağımsız, aralarında elli, yüz metre mesafe olan iki katlı, dört koğuştan ibaret yatakhane binaları vardı. Bütün yatakhanelerden sabahın ışıkları ile beraber çıkan öğrenciler Yemekhanenin önündeki büyük meydana akıyorlardı. Birinci sınıflardan başlayarak yan yana sıraya giriyorlar, saat tam yedide yemekhaneye alınıyorlardı.

Yemekhane, yatılı okulun diğer binaları gibi tek katlı idi. Dört bölümden meydana geliyordu. Öndeki girişin sağında ve solunda iki yüz ellişer kişilik iki yemek salonu, girişin tam karşısında iki metre yüksekliğinde bir bölme, bölmenin sağından ve solundan girilebilen el yıkama lavaboları, salonların arkasında geniş bir mutfak, mutfağın arkasında ise ayrı girişi olan bir kiler vardı. Kilerde beş yüz kişiye yetecek kadar gıda depo edilirdi.

Sağdaki salonda tam ortada sekiz kişilik dört masanın birleştirilmesi ile düzenlenen öğretmenlerin yemek masası vardı. Etrafında ise öğrencilerin yemek yediği sekiz kişilik masalar dizilmişti. Yemekler karavanlarda masaya konulurdu. Her masanın bir başkanı vardı. Başkan diğer öğrenci arkadaşlarına yemekleri adil bir şekilde dağıtırdı. Başkanın taksimine pek itiraz olmazdı. Zaten öğretmenler de öğrencilerle beraber yemek yer, aynı zamanda öğrencileri de bakış açılarında tutarlardı.

Kaynatılmış süt tozu, zeytin, peynir ve ekmekten oluşan kahvaltısını yaptıktan sonra sınıfına doğru yöneldi. Yemekhaneden sınıfa kadar da epeyce mesafe vardı. Arada müdür, öğretmenler odası ve müdürlük personelinin bulunduğu yine tek katlı idare binası vardı. Hemen yanında büyük bir havuz ve ayrıca bir süs havuzu vardı. Bazı öğrenciler gölden yakaladıkları balıkları bu havuzlara atmışlardı. Göle mahsus inci kefali diye bilinen bu balıkları seyretmek en sevdiği işlerden biri idi. İdare binasından sonra Okul kütüphanesi geliyordu. Kütüphanenin ön tarafı olduğu gibi camekândı. Dış kapı, büyük bir okuma salonuna açılıyordu. Salonun sağ tarafta kalan duvarına yapılmış, ressam Fethi Arda imzalı, bir köyün harman yerini gösteren, belirgin figür olarak inek ve öküzlerin de bulunduğu bir tablo vardı. Salonun karşı duvarına yakın bir döner merdivenle kitapların muhafaza edildiği, ahşaptan yapılma bir asma kata çıkılıyordu. Burada bin altıyüz cilt kitabın dizili olduğu kitaplıklar vardı. Okuma yazmayı ve Türkçeyi öğrenmeye başladığı üçüncü sınıftan itibaren kitaplık kolu başkanlığı yapmış, zamanının çoğunu bu kütüphanede ve kitapların arasında geçirmişti.

Kütüphaneden sonra beş tane bağımsız, her biri üç sınıftan oluşan derslikler vardı. Okul sahasının içinde diğer alanlardan biraz daha yüksekte olan tepenin üstünde on üç tane birbirinden bağımsız, tek katlı baraka şeklinde ve bahçeli öğretmen lojmanları vardı. Bazı öğretmenler bu bahçelere sebze ekerlerdi. Yemekhanenin karşısında da okulun yine tek katlı, beş odalı misafirhanesi vardı. İlçede tren istasyonunun açılış töreni için gelen devrin başbakanı helikopteriyle bu misafirhanenin önüne inmiş, misafirhanede gecelemiş, öğrencilere de “merhaba” demişti. Yatılı okul tam natürel ve organik bir kampüstü. Okulun cümle kapısından en dipteki revir binasına kadar beş yüz metre mesafe olmasına rağmen yağmurlu ve karlı zamanlarda hiç ıslanmadan bütün binalara ulaşılırdı. Bütün binaları birbirine bağlayan betondan bir metre eninde “pergole” denen, üstü çatı saçları ile örtülü yollar yapılmıştı. Kampüsün girişinde solda kazan dairesi ve çamaşırhane ile bir Türk hamamı vardı. Bütün okulun kaloriferlerini ısıtan sistem bu kazan dairesindeydi. Kömürle çalışıyordu. 1964 yılında açılan okulun ilk öğrencilerindendi. Sonraları bağımsız binaların ve oyun alanlarının dışında kalan boşluklara tarım derslerinde öğrenciler tarafından meyve ağaçları dikilmiş, tek katlı Okul binaları yeşillikler içinde kalmıştı.

Sanki okulunu son kez seyrediyormuş gibi bir his içinde kahvaltıdan sonra sınıfına gelip oturdu. Ders saati geldiğinde öğretmen de geldi. Günaydından sonra masasına geçip yoklama yaptı. Herkes gece herhangi bir hadise yaşanmamış gibi davranıyordu. “Acaba gördüğü rüya mıydı?” gibi bir tereddüt yaşayacaktı ki sınıfın kapısı çalındı. İdare binasının müstahdemi içeri girdi. Öğretmene bir kâğıt verdi. “Bu öğrencileri müdür bey istiyor.” dedi. Öğretmeni, içinde kendisinin de bulunduğu isimleri okudu. İsmi okunan öğrenciler sinema çetesinin üyeleri idi. Müstahdemi takiben İdare binasının önüne geldiler. Müstahdem tek sıra olmalarını ve Müdür beyi beklemelerini söyledi. İdare binasına girdi. Müdür beyin çıkması oldukça uzun sürdü. Bu sırada çaylak üye garip bir şeye şahit oldu. Sıra olduktan biraz sonra sıranın en önündeki öğrenci en arkaya geçti. En önde kalan öğrenci de biraz bekledikten sonra en arkaya geçti. Sıra kendisine geldiğinde o da biraz bekledi, bu davranışın amacının ne olduğunu anlamadan en arkaya geçti. Her öğrenci bu davranışı tekrarlayınca bir kısır döngü oluştu. Böylece kendisi iki defa en öne geçmiş oldu. Üçüncü defa en ön sırası kendisine geldiğinde bu amaçsız döngüye son vermek istedi. En önde kalmaya karar verdi.

Uzun bir zaman sonra Müdür Bey, idare binasının kapısında göründü. Kapının önünde bulunan ve üç basamaklı merdivenle çıkılan sahanlığın ucuna kadar geldi. Kısa boylu, zayıf ve yuvarlak, aydınlık yüzlü idi. Saçlarını arkaya doğru düzgünce taramıştı. Yirmi beş, yirmi altı yaşlarında görünüyordu. Ellerini arkasında birleştirmişti. Takım elbisesi ve kravatı uyumlu ve yakışıklı idi. İnsanın içine işleyen bakışlarını, tek sıra halinde kurbanlık koyun gibi bekleyen çeteye kilitledi. Sonra çaylak öğrenciye daha dikkatli baktı. Şaşırdı; “Vay vay vay kimi görüyorum ben. Çalışkan, her sene takdirname alan bir öğrenci oldun diye şimdi de çete reisliğine mi heveslendin.” dedi. O anda yer yarılsa içine girse ne güzel olurdu diye düşünürken neden kimsenin en ön sırada durmak istemediğini de anlar gibi oldu. Çetenin diğer üyeleri tecrübeleriyle en önde durmamak gerektiğini çok iyi öğrenmişlerdi.

Müdür bey eliyle “gel” işareti yaptı. İşareti alır almaz hemen kararlı adımlarla sahanlığın merdivenlerini çıkarak Müdür beyin önünde durdu. Müdür bey sağlam bir duruş alarak sağ avucunun içiyle çenesine öyle kuvvetli, destekli dedikleri bir tokat vurdu ki o anda yıldızları saydı, sendeledi, düşecek gibi oldu ancak düşmemek için direndi. Sonradan çete üyelerinden öğrendiğine göre eğer düşmemek için çaba harcamasaydı yiyeceği ilk ve son tokat olacaktı. Müdür beyin bir tarzı varmış, ilk tokatta öğrenci düşerse bir daha ayağa kaldırıp dövmeye devam etmezmiş. Öğrenci bunu bildiği için tokat yüzüne değer değmez kendini yere atarmış. Yerde iken bir de tekme vurur, “defol, gözümden kaybol” dermiş. Öğrenci de tavşan gibi yerinden kalkıp hızla dışarı kaçar gidermiş. Çaylak üye o güne kadar hiç dayak yemediği ve bu bilgilerden habersiz olduğu için Müdür Bey, destekli tokatlarından epeyce vurduktan ve bir de en son tokatla birlikte çelmeyle yere düşürdükten sonra dövmekten vazgeçmişti. Sersemlemiş bir şekilde idare binasının önüne çıktığında çenesinin yerinde olmadığını hissetti. Elleriyle yokladı, çenesi yerindeydi ancak uyuşmuştu. Burnunu, ağzını yokladı, kanama yoktu. Bu konuda demek ki Müdür Bey gayet mahirdi. Arkada arkadaşlarını beklerken bütün çete üyelerinin toplamından daha fazla dayak yediğini müşahede etti. Sanki Müdür Bey kendisini döverken iyice yorulmuş, diğerlerini baştan savma kabilinden dövmüştü.

Arkadaşlarıyla birlikte sınıfına dönerken verilen cezadan memnun görünüyordu. Gece yarısı o karanlıkta kalkıştıkları işin ne kadar tehlikeli bir iş olduğunu biliyordu. Ona karşılık bundan daha hafif bir ceza düşünemiyordu.

***

Hâkim bey Salacak sırtlarındaki, Marmara Denizine, boğaza, Halice, Topkapı sarayına, Sultan Ahmet, Süleymaniye ve Fatih Camileri ile Ayasofya’ya nâzır odasında dosyalarıyla boğuşurken Müdire Hanım içeri girdi.

– Hâkim beyim, bir beyefendi geldi. Sizinle görüşmek istiyor.

Hâkim bey kendisiyle görüşmek isteyenlere hiçbir zaman engel olmamıştı.

– Gönder gelsin.

Kapıdan içeri giren iyi giyimli, yaşlı fakat dinç beyefendi kibarca selam verdi. Hâkim bey ayağa kalktı, selamını aldı, müsafeha etti, tam önündeki koltuğu gösterdi. Beyefendi oturduktan sonra Hâkim bey dikkatlice bakınca bu beyefendinin Hâkim beyin ilk ve orta öğretimini tamamladığı Yatılı Bölge Okulunun müdürü olduğunu fark etti. Müdür bey hiç değişmemişti. Sadece yaşlanmıştı. Millî Eğitim Bakanlığı Baş müfettişliğinden emekli olmuştu. Kızı da evlenip kocası ile birlikte Kadıköy’e yerleşmişti. Okul çağına gelen torununu evlerine yakın bir okula yazdırmak istemişlerse de kontenjanın dolu olması nedeniyle yazdıramamışlardı. Müdürlüğünü yaptığı Yatılı Bölge okulunun mezunu olan bir tanıdığı Üsküdar’da bir arkadaşlarının Hâkim olduğunu, kendisine yardımcı olabileceğini söylemişti. Hâkim bey;

– O iş kolay, Kadıköy Milli Eğitim Müdürü öğretmen okulundan sınıf arkadaşım. Ondan yardım isteyelim.

– Çok Teşekkür ederim Hâkim bey, çok makbule geçer.

Hâkim bey hemen arkadaşını aradı, vaziyeti anlattı. Arkadaşı olan Milli Eğitim Müdürü, “Okul müdürü ile görüşeyim sana dönerim” dedi. Birkaç dakika sonra aradı ve “torununu götürüp kaydettirebilir” dedi.

Müdür bey çok memnun oldu. Yıllar öncesinin meşhur yatılı bölge okulundan hatırda kalanları konuşarak derin bir muhabbete daldılar. Hâkim bey, bir ara müdürüne bu noktaya gelmesinde kendisinden yediği dayağın büyük payı olduğunu söylemek ve bundan dolayı da kendisine teşekkür etmek için mevzuyu sinema çetesine getirdi.

Müdür bey olayı hiç hatırlamıyordu. Aradan otuz üç yıl geçmişti. Hatırlaması kolay değildi. Hâkim bey hadiseyi teferruatlı anlatınca Müdür bey dikkatle ve hayretle dinledi. Biraz şaşırdı, mahcubiyet duydu. Karşısında yıllarca önce çok feci halde dövdüğü Hâkim bey vardı. Âni bir refleksle savunmaya geçti;

– Sayın hâkimim aslında ben eğitimde dayağın yeri olmadığına inanan, başarılı bir eğitimci idim. Talebim olmadığı halde yirmisekiz yaşında beni beşyüz kişilik bir yatılı bölge okulunun müdürü yaptılar. Yatılı okulun görünen yüzünden bambaşka bir arka yüzü vardı. Yaşı altı ile yirmibeş arasında değişen çocukların can güvenliğinden, sağlığından, temizlik ve hijyeninden, eğitiminden, en iyi şekilde beslenmesinden, giyiminden, kuşamından mes’uldum. En iyi gıdayı almak hazırlatmak, pişirtmek zorundaydım. Gıdayı ihale ile alıyorduk. İlçede bu iş için şebeke oluşturmuşlardı. Okulda güvendiğim insanlar onlara âlet oluyordu. Piyasaya satamadıkları, bayatlamış, bozulmuş gıdaları bize satmaya çalışırlardı. Beşyüz çocuğa kumaş alıp elbise diktiriyorduk. Orada da yine en kalitesiz kumaşı en yüksek fiyata satmaya uğraşırlardı. Genç yaşta sayılırdım. Bunlarla sürekli mücadele halindeydim. Güvenebileceğim kimse yoktu. Okulun ihtiyaçları büyük para tutuyordu. Rantçıların iştahını kabartacak bir paraydı. Fırsatçılar bir ihale aldıklarında birkaç yıllık kazanç elde etmek istiyorlardı. Daha fazla kazanmak için kalitesiz gıdayı en yüksek fiyata satmaktan hiç çekinmiyorlardı. Bunları tek tek kontrol etmek zorundaydım. Yatılı bölge okulu olduğu için okul olmayan köylerden öğrenci alırdık. Öğrenci okula geldiğinde ilk defa lavabo, musluk, tuvalet, banyo, duş bataryası, masa, sıra görüyordu. Tuvalete nasıl oturacağını, nereye abdest bozacağını, nasıl taharetleneceğini, nasıl banyo yapılacağını ilk defa okulda öğreniyordu. Bir de her öğrencinin tatil sonlarında değişik köylerden getirdiği bitlerle mücadelemiz vardı.

-Evet, o bitlerden bir defasında bana da bulaşmıştı. Atletimin dikiş yerlerine sırayla diziliyorlardı. Müthiş bir kaşıntı yapıyordu. Utancımdan kimseye de söyleyemiyordum. Tuvalete gidip tek tek öldürmeye çalışıyordum. Bir iki gün sonra yine aynı hale geliyordu. Ara tatile gittiğimde annem hemen fark etmiş, çamaşırlarımı iyice kaynatmıştı da öyle kurtulmuştum o bitlerden.

– Yıllarca ilk öğretim başmüfettişliği yapan biri olarak dayağa kesinlikle karşı olduğum halde bazen okulu idare işlerinden bunaldığım zamanlarda öğrencilerin akıl almaz tehlikeli yaramazlıklarını görünce bundan başka çare bulamıyordum. Şimdi sizden o yıllar için özür diliyorum.

Hâkim bey bu konuyu açmakta hata ettiğini anladı. Maksadı misafirini utandırmak, özür diletmek değildi. Kendisini bir açıklama yapmaya mecbur hissetti.

– Muhterem hocam; Aslında ben bu konuyu, çok geçmişte kalan bir hadiseyi hatırlamak, bu vesileyle de bana tokat atan ellerinizi öpmek, teşekkür etmek için açtım. Belki de sizin o dayağınız sebebiyle ben şu anda bu makamda oturuyorum. O zaman da bulaştığım olayın ne kadar vahim olduğunu anlamış, en hafif cezasının da dayakla kurtulmak olduğunu düşünmüştüm. Bazen bir musibet bin nasihatten iyidir. Ziya Paşa da bir beytinde; “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” demiştir. Ben de öğretmenlik yaptım, bazen dayaktan başka çare bulamadığım zamanlar oldu. Sizin o ilk ve son dayağınızdan sonra hiçbir zaman annemi, babamı, öğretmenlerimi üzecek bir şey yapmak aklıma gelmedi. Bunun için size teşekkür ederim ve ellerinizden öperim.

Hâkim bey yerinden kalktı. Müdür bey engel olmak istediyse de ellerinden öptü. Yerine geçip oturduğu sırada Mahkeme Yazı İşleri Müdiresi elinde dosyaları ile imza için odaya girdi. Hâkim bey müdire hanımın misafirini meraklı gözlerle süzdüğünü görünce;

– Beyefendi benim ortaokul müdürümdür.

– Öyle mi? Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum. Muhterem Hocam, böyle bir insan yetiştirdiğiniz için ellerinizden öperim.

Müdür bey bu söze çok memnun oldu, ancak tevazuyu da elden bırakmadı.

– Estağfurullah, o zamanlar Hâkim beyin hangi şartlarda okuduğunu tahmin bile edemezsiniz. O şartlar içinde okuyup Hâkim olabilen kişi takdiri hak ediyor.

Hâkim bey gitmek için müsaade isteyen misafirini dış kapıya kadar yolcu ettikten sonra odasına döndü.

Bir süre bu karşılaşmanın ruhunda meydana getirdiği garip duygulardan kurtulamadı.

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Emin ARICI

Öğretmen, Hakim, Avukat, İlahiyatçı, Mütekaid

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu