
Elif çok küçük yaşlarda tanışmıştı bu hastalıkla.
Ailesinin hayatını sonsuza kadar değiştirmişti.
Elif doğuştan lösemi hastasıydı.
Bu kelimenin ağırlığını anlaması yıllar alacaktı, ama etkisini ilk günden hissetmişti.
Hastane odaları onun ilk oyun alanı oldu.
Serum şişeleri, onun çocukluğunun sessiz tanıklarıydı.
Ama Elif’in içinde, tüm bu karanlığa rağmen ışıldayan bir şey vardı.
Saçları…
Uzun, parlak ve ipek gibi saçları.
Onlar Elif’in dünyadaki en sevdiği şeydi.
Aynaya her baktığında saçlarını okşar, gülümserdi.
“Benim güzel saçlarım,” derdi.
Babası her akşam onun saçlarını tarar, tararken de ona masallar anlatırdı.
Kahraman prensler, güçlü krallar, mutlu sonlar…
Elif bir zamanlar bu masalları çok severdi.
Masallar onun hastalığını unuttuğu tek yerdi.
Ama zaman geçtikçe, masallar değişmeye başladı.
Ya da değişen Elif’ti.
Bir gün saçları taranırken tarakta birkaç tel saç kaldı.
Elif bunu fark etti.
Gözleri büyüdü.
Bir şey söylemedi ama kalbi hızla atmaya başladı.
Babası o saçları fark etmemiş gibi davrandı.
Gülümsemeye devam etti.
Masal anlatmayı sürdürdü.
Ama o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Günler geçtikçe tarakta kalan saç telleri arttı.
Elif her sabah yastığında daha fazla saç bulmaya başladı.
Aynaya baktığında korku gözlerine yerleşiyordu.
Bir gün babasına sordu:
“Saçlarım neden dökülüyor?”
Babası sustu.
Bir anlığına gözleri doldu.
Sonra dizlerinin üzerine çöktü ve Elif’in gözlerine baktı.
“Onlar masallara gidiyor,” dedi.
Elif kaşlarını çattı.
“Masallara mı?”
“Evet,” dedi babası. “Her bir tel saçın bir masala dönüşüyor.”
Elif önce anlamadı.
Ama babası anlatmaya devam etti.
“Senin saçların o kadar güzel ki, masallar onları almak istiyor.”
“Onlar kahraman oluyor, prenses oluyor…”
“Elif’in saçlarından doğan masallar…”
Elif sessizleşti.
İçinde bir şey kırıldı.
O günden sonra masallar onun için farklı bir anlam kazandı.
Artık masallar güzel değildi.
Masallar onun saçlarını çalıyordu.
Masallar onu eksiltiyordu.
Her yeni saç teli, yeni bir masal demekti.
Ve her masal, Elif’in biraz daha yok olmasıydı.
Babası her akşam masal anlatmaya devam etti.
Ama Elif artık dinlemiyordu.
Kulaklarını kapatmak istiyordu.
Ama babasının sesi çok yakındı.
“Bir varmış, bir yokmuş…”
Bu cümle Elif’in içinde yankılanıyordu.
Bir varmış…
Bir yokmuş…
Kendisi de bir gün “yokmuş” olacak mıydı?
Aynaya bakmayı bıraktı.
Saçlarını taratmak istemedi.
Babası yine de nazikçe saçlarını tarardı.
Tarak her geçtiğinde birkaç tel daha düşerdi.
Babası o saçları saklardı.
Elif bunu bilmiyordu.
O saçları bir kutuya koyuyordu.
Her tel için bir hikâye yazıyordu.
Ama Elif için bu hikâyeler birer kayıptı.
Bir gece Elif bağırdı:
“Masalları sevmiyorum!”
Babası irkildi.
“Onlar benim saçlarımı alıyor!”
“Onlar beni yok ediyor!”
Babası ne diyeceğini bilemedi.
Sadece sarıldı.
Ama Elif ilk kez babasının kollarında bile kendini güvende hissetmedi.
Günler haftalara dönüştü.
Elif’in saçları giderek azaldı.
Bir zamanlar gururla okşadığı saçlar artık yok oluyordu.
Aynaya baktığında kendini tanıyamıyordu.
Gözleri aynıydı ama içindeki ışık sönüyordu.
Babası hala masallar anlatıyordu.
Ama artık sesi titriyordu.
Her masalda biraz daha kırılıyordu.
Elif ise her masalda biraz daha uzaklaşıyordu.
Babasının mutlu olması için getirdiği peruk da mutlu etmez olmuştu.
Bir gün Elif babasına dedi ki:
“Masalları durduramaz mısın?”
Babası başını eğdi.
“Keşke,” dedi.
Ama bazı şeyler durdurulamazdı.
Hastalık gibi…
Zaman gibi…
Ve vedalar gibi…
Elif o gece sessizdi.
Çok sessiz.
Sanki içindeki herşey gibi kelimeler de tükenmişti.
Babası onun elini tuttu.
Ama Elif’in eli artık eskisi gibi sıkı değildi.
Gözlerini kapattı.
Ve bir daha açmadı.
Elif’in odası boş kaldı.
Oyuncakları yerli yerinde duruyordu.
Tarak hâlâ masanın üzerindeydi.
Ama içinde hiç saç yoktu.
Babası günlerce o odaya giremedi.
Kapının önünde durup geri döndü.
Sonunda bir gün içeri girdi.
Her şey aynıydı.
Ama hiçbir şey aynı değildi.
Masanın çekmecesini açtı.
İçinde küçük bir defter buldu.
Elif’in günlüğüydü bu.
Titreyen ellerle açtı.
İlk sayfada şöyle yazıyordu:
“Saçlarımı çok seviyorum.”
Babası gülümsedi.
Sonra gözleri doldu.
Sayfaları çevirdi.
Her sayfa biraz daha ağırdı.
“Babam masallar anlatıyor.”
“Masallar güzel ama…”
“Saçlarım dökülmeye başladı.”
“Babam saçlarımın masallara gittiğini söyledi.”
Bir sayfada yazı daha sertti:
“Masallardan nefret ediyorum.”
Babası durdu.
Nefes alamadı.
Devam etti.
“Onlar benim saçlarımı çalıyor.”
“Onlar beni benden alıyor.”
“Babam üzülmesin diye söylemiyorum.”
“Ama masallar kötü.”
Son sayfaya geldiğinde elleri titriyordu.
Orada şöyle yazıyordu:
“Eğer bir gün gidersem…”
“Babam masal anlatmayı bırakmasın.”
“Çünkü o masallarda beni yaşatıyor.”
“Ben masallardan nefret ediyorum…”
“Ama babamın sesini seviyorum.”
“Belki de masallar değil…”
“Kaybetmek acıtıyor.”
Babası defteri kapattı.
Gözyaşları sessizce aktı.
O kutuyu çıkardı.
Elif’in saçlarının olduğu kutuyu.
Her bir tel, bir hikâyeydi.
Her bir hikâye, Elif’ti.
O gece ilk kez yeniden Elif’in saçlarını koklayarak masal anlattı.
Ama bu kez Elif için…
Ve belki de ilk kez, masallar gerçekten birini yaşattı.
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
İçimizi yaktın en azindan masallar mutlu sonla bitsin be kardesim . Devamini bekleriz okurken insan kaptiriyor kendini yasiyor gibi oluyor
👏🏼👏🏼👏🏼👌
Cok guzel beyenerek okuyorum