HikayeKişisel Gelişim

Demir mi ağır, elmas mı?

Güzelim İnsan, kalbinin ekmeğini şenlikle ve afiyetle yiye yiye, dökülen kırıntılarıyla dahi kuşları karıncaları doyura doyura ilerlerken, karşısına bir şehir çıkar.

Bu şehir bulutlarla çevrili, gri ve kasvetli; tarihle, çeşit çeşit insanatla, yer yer tabiatla harmanlanmış, devasa bulutlarından kümeler halinde külçe misal huzmeler akıtan, yarı gölgeli, epik bir yerdir. 

Güzelim İnsan, binbir merak ve heyecanla kaç zamandır kendi başınalığında heves ettiği bu şehre yaklaşırken, bu görkemli bulutların aralanıp, ışığın bir nur kavsi gibi şehre yayıldığını; turkuvazi göğün bir ümit çadırı gibi açıldıkça açıldığını hayal eder… Hayal ettikçe de daha bir mutlu olur.

Kalbinin kurdu kuşu ve şenliği ile nihayet şehrin aslanlı kapısından içeri girer. Heyecanını tedirgin eden ince bir korku, hayretininin yaslandığı tuhaf bir şaşkınlığı vardır. 

Şehrin sesi değişiktir. Aslanlı kapıdan geçerken susan ve pusan içindeki kurt kuş, şimdi şehri dinlemeye koyulmuştur. Müthiş bir kalabalık, tatlı bir düzen ve gizli bir hile ile gözden kalbe hitab eden, çeşitli nizamlarla işler ve sanatlar nakşetmekte… Ve nice alıcılar,  satıcılarla hemhâl olup, gah peşin gah veresiye alışveriş yapmaktadırlar. Çiçekçiler ve boncukçuların etrafını peri yüzlü güzeller doldurmuştur. Altın ve zümrütçülerin karanlık eşiklerinden kerli ferli zenginler işler. Halk yeme içme derdiyle balık ve peynir tezgahlarında fiyat soradursun; sanatkârların tezgahları başında sanattan anlamayanların pazarlığı döner… Katipler kırk günde bir aşk mektubu yazsalar da otuz dokuz gün kalemleri adliyeye çalışır. Çocuklar ortalıkta pek yoktur. Müşfik ihtiyarların yerini tamahkar yaşlılar almıştır. Çocukları az, yaşlıları çok bir toplumdur burası, zira bu şehirde kimse kolay kolay ölmez. Bunun için de bu şehri terk etmek, başka şehirlere gitmek kimsenin pek ilgisini çekmez!

Güzelim İnsan, dikkat ve rikkat sahibidir; kiminin elinden kiminin ise zamanından çaldığını kısa sürede fark eder. Güzelim İnsan, firaset ve hikmet sahibidir; kiminin yalan, kiminin hakikat söylediğini hisseder. Ve yine, Güzelim İnsan sevmeyi bilir; bu şehirde samimi bir sevgi bulunmadığını çok geçmeden anlar…  Böylesine uzun ömürlü, neredeyse ölümün dahi uğramadığı bir şehirde huzur olmaması canını sıkar. 

Bütün kalbiyle bunu değiştirebileceğine inanır. Çabalar. Talbınır. Çok gayret eder. Fakat nafiledir. Tam şehirden elini eteğini toplayıp aslanlı kapısından girdiği şehrin, koyunlu kapısından gitmeye kalkışırken, gözünü bir ışık adeta kör eder. 

Bu bir yansımadır. Gözlerini kısıp baktığında bunun genç ve güzelim bir insanın elindeki küçücük bir ayna olduğunu fark eder. Bulutların arasından akmayı başarmış huzmelerden bir çubuk, her nasılsa aynaya, oradan da gözlerine değmiştir. Aynaya yakından bakmak ister. 

Koşar gider o güzel insanın yanına, binbir güzellikle derdini izah eder. O güzel insan da aynasını ona verir. Güzelim İnsan, bu aynada kendisi gibi güzelim bir insan görür. Kalptir, muhabbet gördüğüne kolay akar… Şehirde kalmaya karar verir!

Artık her gün bu aynadan kendine bakar. Her ama her gün kendine bakmanın sarhoşluğuyla başı döner ve bir gün ayna elinden düşüp kırılır. Artık ne o ayna tamir edilebilir ne de o güzel insan artık gözüne güzel görünebilir! Kolay olmaz ama yeniden koyunlu kapıya doğru yönelir. Gitmeye karar kılar. Lakin bu kadar kısa sürede zaman mı değişmiştir yoksa şehir mi, anlayamaz! Ne vakit koyunlu kapıdan çıkmak istese, aslanlı kapıdan aslanlar kükrer… Bu nasıl iş ya Rabbi? Ben bu şehre girerken bu aslanlar cansız birer heykel değil miydi? Bunlar nasıl böyle canlandı da sese ve kükreyişe geldiler? İçinde derin bir korku ve tedirginlikle, kurdunu kuşunu kaybetmiş, kırık aynanın önünde öylece bekler, bekler, bekler… Değişen zamanın onu da değiştirmesini ümit eder ama zaman onun açan çiçeklerini soldurur, onu sadece yaşlandırır. Menfi manada değiştirme hünerinin aslında zamana değil, insana verildiğini hatırlar. 

Tekrar ayağa kalkar. Kükreyen aslanlara, kırılan aynaya, hile hurdasıyla içten içe kendini çürüten çarşıya ve şehri nizami bir ritimden çok bir kaosa sürükleyen nâmert insanata bakar. Ve şehri koyunlu kapıdan bir hışımla çıkarak terk eder. Madem çok huzur istemektedir öyleyse az insana doğru, azala azala kendine gider.

İşte şimdi kendindedir. Fakat çok şeyi yerinde değildir! Bir şehre karışmak nasıl da bozup tüketmiştir bütün güzel his dekorlarını. Gerçekten de ‘çok insan’ böyle mi ‘güzelliği’ mahveder? Yoksa ‘çok insan’a rağmen güzel kalamayan insan, aslında kedi cevherini mi sınamıştır?

Karşılaştığı her bir hile, gördüğü her bir hurda aslında onda var olan bütün o nefsin yansıması mıdır? Birer heykelken canlanan aslanlar onun nefsi; heva ve hevesleri ise bağlandığı işler, alışkanlıklar mıdır? Peki ya şehirde binbir çeşit güzel ve milyonlarca ayna varken gözünü kamaştıran o ayna? Şehirden çıkmasını engelleyen, herşeye rağmen onu şehirde tutan muhteşem güç? Yoksa o da kalbinin bir yansıması mıdır? 

Herkes kalbinin ekmeğini yer, derler evet fakat şehirler görüp, insanlar tanıdıkça mayası kuruyan, yüzeyi kabuklaşan o yumuşacık fodla, birden bire böyle nasıl kayaya döner? 

Sınav dedikleri bu mudur; muhakkak ki şehir sadece bir mekan ama insan ve ticaret?.. Hele muhabbet!..

Hasılı kelam, Güzelim İnsan, şehirden iyice uzaklaştığında muhteşem yalnızlığını, dervişliğini ve o güzelim yanlarını hatırlar. Kendine gülümser. Kalbine yeniden kurt ve kuş gelecek gibi olur ama kalbinin ekmeği kurumuştur. Ne yapsa bilemez. İyice içine döner ve aslında bir mana aramaya bakar. Bu hamuru şükür yağmurlarıyla nasıl yoğurduğunu hatırlar; bu sefer istiğfar yapraklarını koparır, marifet havanına koyar; ağlar, ağlar, ağlar…

A güzelim okuyucu, yaradılışındaki iyiliği Rabbinden bil… Fakat kötülük sana kendinden gelir. Kendine adil ol! Ruhunla nefsini bir kefede tartma, zira daima nefsin ağır gelir! Oysa demirle elması aynı tartıyla tartmazlar. Demir demirle ölçülür ama elmasın miyarı bir miskal tanesidir. İnsanı sınavlardan başarıyla geçiren arzuları, bazusu, gücü kuvveti değil, bilakis, kalbinin inceliğidir… O halde sen demiri, elmastan ağır sanma!

Unutma ki demire şekil vermek için ateş ve tokmak kullanırlar! 

Elmasa şekil vermek için ise kadife eldiven giyilir. Hangi cevherinle muhatap alınmak istiyorsan, onunla yaşa!

—————————————————————————

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Ayşe Çamoğlu

Şair, Seyyah, Kemankeş, Aşçı, Kat’i

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu