Hikâye Yarışması (Toplam Ödül 18.000 TL)
Fikir

Dert Anlatmakla Paylaşılır, Azalmaz; Bilakis Çoğalır

Özünde iletişim nedir?

Gerçekten duygusal bir bağ kurmak için mi konuşuyoruz, yoksa bütün bu gayret yalnızca fonksiyonel bir işleyişin gereği mi? İnsanlık ilerlesin diye mi konuşuyoruz, yoksa kendi yalnızlığımızı bastırmak için mi? Bazen insan, fonksiyonelliğe itilmiş bir ruh olduğunu düşünüyor; bazen de dünyanın zaten o tarafa doğru evrildiğini. “Kim kimin ne kadar umrunda?” sorusunun cevabı ise gittikçe flulaşıyor.

Derdiniz vardır ama anlatacak kimseniz yoktur. Peki, derdi anlatmak hakikaten bir şey çözer mi? Yoksa sadece yükü birkaç saniyeliğine elden bırakma hissi mi verir? Dert anlatmaya ne kadar lüzum var? Ben artık insanlara dert yanmayı bıraktım. Çünkü kimsenin kimseyi gerçekten önemsemediği bir çağda yaşadığımızı düşünüyorum. Sevgiye, duygusal bağa, dostluğa, güvene… bunlara dair inancım da bazı istisnalar dışında giderek zayıfladı. Sükût, kullanmasını bilene altındır; bilmeyene ise eziyet.

Bu konudaki görüşümü, uydurduğum basit bir okyanus alegorisiyle anlatabilirim:

İnsanlık büyük bir okyanusun ortasındadır.

Hepimiz su yüzeyinde duruyoruz. Dertlerimiz ise kucağımızda, sırtımızda taşıdığımız taşlar. İki seçenek vardır:

Taşı ikiye bölüp yarısını bir başkasına atarsınız, diğer yarısını kendiniz taşırsınız.

Ya da hiç bölmez, tamamen sırtınıza yüklersiniz.

Çok istisnai vaziyetler vardır ki taşı paylaştığınız kişi hem kendi yükünü hafifletir hem de sizin yükünüzü azaltır. Bu yalnızca %5’lik bir ihtimaldir: iyi bir terapist, sizi gerçekten dinleyen biri, çözmek isteyen ve güç sahibi bir insan…

Genelde olan ise şöyledir:

Derdinizi ikiye böler karşıya atarsınız. Çoğu insan onu tutmaya bile yeltenmez, tutsa da içinde bir yerde bir süre taşır; sonra unutulmuş bir kitabın tozunu silkelerkenki türden bir hatırlamayla aklına gelir ve yine kaybolur. Derdinizi dinler, o da üzülür ve en son unutur. En muhtemel senaryo budur.

Bir diğer senaryo:

Karşı taraf taşı gerçekten tutar ama başka bir şey yapamaz. Sadece yüklenir. Bu yüzden uzun süre başkalarının derdini dinleyenlerin ya hissizleştiği ya da ağırlığa dayanamayıp okyanusun dibine doğru çekildiği aşikârdır.

Fakat derdini kimseyle paylaşmadan sürekli sırtında taşıyanın sonu da aynıdır: Dibe batmak.

Yani taş ne kadar bölünürse bölünsün, hiçbir zaman tamamen yok olmaz. İnsan yalnızca alışır. Çoğu acı, zamanla hafifliyorsa bu unutkanlığımızdandır. İnsan gafildir; gaflet olmasa belki de hiçbirimiz yüzeyde kalamazdık.

Peki ne yapmalı?

Ben çözüm sunmak için yazmıyorum. Dert yanmanın ne derece lüzumsuz olduğunu anlatmak istiyorum. İnsanın sosyal bir varlık olduğu söylenir; belki de öyledir. Ama iletişimin bugünkü hâli, fonksiyon ve duygusuzluk arasında sıkışıp kalmış bir yapıdan ibaret.

Öyle bir noktaya geldim ki bana dair tüm hisler, düşünceler neredeyse yalnızca Allah ile aramda. Zaman zaman da kalemime ve defterime dert yanıyorum. Şöyle bir sözüm vardır:

“Emirlerimi asla sorgulamayıp harfiyen itaat eden kalemim ve beni sadece dinleyip en ufak bir fikirde bulunmayan kağıdım.”

Kimseye dert yanmıyorum; çünkü kimsenin umrunda değil. Umrunda olmasını da beklemiyorum. İnsan olarak kabullenmekte zorlandığımız bir hakikat bu: Kimse kimsenin yükünü ömür boyu taşıyamaz. Bu hakikati kabullenmedikçe, insanlara medet umdukça, yeise boğulmaya devam edeceğiz.

%5’lik ihtimale inanıp yoluna devam edenler vardır; doğru insanı, doğru vakti, doğru meseleyi bulduklarını düşünenler… Onlara diyecek sözüm yok. İnançları varsa Allah bahtiyar etsin.

Dert ve dert paylaşma meselesini hülasa edecek olursam, sözümü şöyle bitiririm:

“Dert anlatmakla paylaşılır, azalmaz; bilakis çoğalır.”

Peki ya bu da bir yakınmaysa?

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Selim Taha KOPARAN

Şair. Yazar. Filolog. Kadraj. Sanat. Uluslararası Ticaret.

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu