HatıraHikaye

Sefername-i Dervişan: Derviş

Uçağın tekerlekleri Van Tayyare Meydanı’nın zeminine temas ettiğinde kalbinde heyecan zirve yapmıştı. Kalbi kabına sığmıyordu. Çarpması hızlanmıştı. Yeniden yükselip başı bulutlara değecek gibi bir his içindeydi. Bu uçak yolculuğu sanki derviş yolculuğunun “uruc” ve “nüzul”ünün maddi birer misaliydi.

Hocasının sohbetlerinden aklında kaldığı kadarıyla; “tasavvuf, muhabbet, aşk ve İslâm ahlâkı ilmi idi. Bu yola giren “derviş”te aranan ilk şey aşk ve muhabbet idi. En önce hocasına katıksız bir aşk ve muhabbet lâzımdı. Bu aşk ve muhabbetin membaı, serveri âlem, resul- is sekaleyn, imam-ul haremeyen, serdarı nebiyyin, rahmeten lil âlemin, aşk, muhabbet, merhamet peygamberi Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi vesellem idi.

Ultra viyole ışınların ciğerleri temizlediği gibi kalb aynasını temizleyen, kalbi hastalıkdan kurtaran şuâ’lar da vardı. Bu şuâ’lar nurdu, feyzdi. Nûrların saçıldığı kaynak ise, mürşidlerin kalbleri idi. Evliyânın kalbleri, ayın ondördü gibi idi. Ayın güneşden aldığı ışıkları dünyaya yaydığı gibi Velîlerin kalbi de Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” güneş gibi nûr saçan mubârek kalbinden saçılıp, kendilerine gelen nûrları cihâna yaymakta idi. Mürşidin sağ olması şart değildi. Ölen, insanın bedeniydi. Ruh ve kalb ölmezdi. Onun için mürşid, öldükten sonra da bu feyzi ve nuru taliblerine, dervişlerine yaymaktaydı. Bu nurdan ve feyzden her mü’min, her derviş alabilirdi. Tek şartı feyz ve nurun membaı olan mürşide, veliye riyasız, katıksız bir aşk ve muhabbet idi.

Bu nur ve feyz birbirini gören aynalar misali peygamber efendimiz aleyhissalatü vesselam’dan bugüne “sisile-tüzzeheb” denilen altın bir silsile ile gelmekte idi. İlk halkası Ebubekri Sıddık, ikincisi Selman-ı farisi, üçüncüsü Kasım bin Muhammed, dördüncüsü Caferi Sadık, otuz dördüncüsü mürşidinin mürşidiydi. Sonuncusundan, bu nurun ve feyzin kaynağı olan Sevgili peygamberimiz Serveri âlem Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi vessellem’e kadar arada kesinti yoktu.

Bu nurları, feyzleri almak, fâidelenmek için de bir kuvvet, bir âlet lâzımdı. Bu alıcı kuvvet gönüldü. Gönüller, fosforessans hâssası olan madde gibiydi. Aldığı nûrları, karanlık gönüllere saçarak, onları parlatırdı. Mü’min çok yaşayıp, ibâdetleri ve takvâsı artdıkca, gönlünün alabileceği nûr mikdârı da artardı. Fakat bu nûrları, feyzleri çabuk ve çok alabilmek için bir velîyi sevmek lâzımdı. Sohbetinde, yanında bulunarak, onun sevgisini de kazanırsa dahâ çok feyz alırdı.

Bunun için bu velinin mürşid olduğunu anlayıp onu görmekten ve kendini göremeyince, şeklini, sûretini gönlüne, hayâline getirmekten zevk almak lâzımdı. Bu hâle râbıta denirdi. Ona her zaman râbıta yaparak görmüş gibi olurdu. His uzuvlarına te’sîr eden herşey gönüle de te’sîr ederdi. Güzel bir şeyi görmek gönüle te’sîr etdiği gibi o şeyi düşünmek de te’sîr ederdi. Ya’nî rabıta yapmak, yanında bulunmak gibi olurdu.

İşte hocasının bu sohbetinden sonra altın silsilenin otuz üçüncü ferdi kâmilini ziyaret etmeye niyetlenmişti. Gidip alnını kademinin turabına koyacak, nuruna, feyzine talib olduğunu arz edecekti.

Tayyare havalandığında dervişlik yoluna girmeye niyetlendi. Ancak Derviş Yunus; kulağına “sen derviş olamazsın” diye fısıldıyordu. “Neden?” diye sual etmeye fırsat vermeden; Derviş Yunus fısıldamaya devam etti: “Derviş bağrı baş gerek,/ Gözü dolu yaş gerek,/ Koyundan yavaş gerek./ Sen derviş olamazsın./ Dövene elsiz gerek,/ Sövene dilsiz gerek,/ Derviş gönülsüz gerek,/ Sen derviş olamazsın./ Doğruya varmayınca,/Mürşide yetmeyince,/ Hak nasib etmeyince,/ Sen derviş olamazsın.”

Aslında Derviş Yunus; “madem derviş olmaya karar verdin, haydi göreyim seni, işte dervişliğin ilk adımları. Yolun, bahtın açık, imtihanın kolay olsun.” diyordu.

İstanbul’dan Van’a derviş seyrinin en kolay kısmıydı. Şimdi bir arabayla dağlar aşıp muhabbet membaının köyüne gidecekti.

Araba yola revan oldu. Van gölü, yemyeşil Edremit, göle akan Şamran nehri, suladığı Mijingir ovası çabucak geride kaldı. Şemdinli yoluna girdikten birkaç kilometre sonra sağa döndü. 2830 metre yüksekliğindeki otlu peyniri ile meşhur Görentaş platosunu geride bıraktıklarında burada neden hiç ağaç yok sorusuna; “bu yükseklikte yetişebilecek ağaç cinsi ekilmemiş de ondan” cevabını aldı. Çatak ilçesine doğru bir müddet yol aldıktan sonra sağa doğru kıvrılıp dağa tırmanmaya başladılar. Her bir virajda biraz daha göğe yükseliyorlardı.

Bu yolculuk, girmeye karar verdiği derviş yolculuğuna ne kadar çok benziyordu.

Önce dünya güzelliklerini geride bıraktılar. Sonra kurak, çorak, taşlık, su ve yeşillik olmayan bir vadiye girdiler, yüksek bir platoyu geçtiler. Şimdi keskin ve sert virajlarla yüksek bir dağın zirvesine tırmanıyorlardı.

Tasavvuf yoluna giren dervişin ilk seyahati, nefsin avucuna aldığı, kurak ve çorak bir çöle çevirdiği benliğini geçerek Allah-u Teâlâ’ya ulaşmaya niyyet etmekti. Sonra devamlı Allah ismini gönlünde tutarak nefisten kalbe doğru seyahat geliyordu. Buna seyri ilallah deniyordu. Sonra Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarıyla sıfatlanmak, ahlâkı ile ahlâklanmak, Allah-u Teâlâ’ya doğru seyahat geliyordu. Buna Seyri fillah deniyordu. Bu makam fenafillah makamı idi. Sonra Allah’ı her an hatırlamak, her an Allah’la beraber olmak geliyordu. Buna da seyr-i ma’allah deniyordu. Uruc (yükseliş) burada son buluyordu. Minibüs de yüksele yüksele dağın zirvesini bulmuştu. Şimdi biraz daha yol alsa inişe geçecekti. Dervişlikte bu merhale de nüzul (iniş) olarak tesmiye ediliyordu. Bu seyahate de Seyr-i anillah deniyordu. Artık derviş olgunlaşmış, ermiş, irşad mertebesine inmiş, evliya olmuş, halkı terbiye için dönmüş, vahdetten kesrete rücu etmiştir. Minibüs de artık canlı varlık bulunmayan bu zirveden inişe geçmişti. Yine keskin virajlar başını döndürüyordu. Bunun da dervişlikteki adı “sekr”, yani tasavvuf sarhoşluğu idi.

Zirvenin eteklerinde yavaş yavaş köyler, köylüler, bağlar, bahçeler görünmeye başladı. Yol hala indikçe iniyordu. Nihayet bir nehrin kenarına vardılar. Bugüne kadar böyle coşkun, böyle temiz, böyle berrak, böyle çağlayan bir nehir görmemişti.

Minibüs bu nehirle beraber aşağı akarken derviş, iç aleminde kendisiyle, hayaliyle konuşuyordu. “Bu nehir bir tek kaynaktan çıkıp akmaya devam ediyor, önüne gelen bağları, ovaları, bayırları sulayarak hayat veriyor. Kuşları, her tür hayvanatı suluyor, fark gözetmiyor, geçtiği yerler bülbüllerin şakıdığı gülistana dönüyor. Daima aşağı doğru akıyor, hep orta bir yol buluyor, önüne çıkan engelleri onlarla cedelleşmeden ya yanından geçerek ya üstünden aşarak menziline varmaya çalışıyor. Çağlama sesi onun zikridir, bir an durmaz. Başını ayrılık acısından taştan taşa vursa da bilir ki bir gün âşık olduğu ummana varacak, dinginleşecek, huzur bulacaktır. Hiçbir zaman yukarı doğru akmaya, yükseğe çıkmaya teşebbüs ve tenezzül etmez. Bunun kibir olduğunu bilir. Allahtan geldiğini bilir. Bir gün o kaya kovuğu, mağara gibi olan kaynağına gidenler, onun tamamen kuruduğunu görseler, Allahü Teâlâ’dan başka hiçbir gücün onu geri getiremeyeceğini bilir. Sabırlıdır, hiç yolu olmayan bir çukura denk gelse sabırla bekler, o çukuru doldurur, göl olur, yine yoluna devam eder. Mevzun, ahenkli, uyumludur. Hangi ortama girse onun şeklini alabilir. Her canlının ona ihtiyacı vardır, aranılandır. Onsuz hayat olmaz. Bir dervişe bundan daha güzel bir numune olamaz” diye düşündü. Onun için tasavvuf erenleri sevdiklerine “su gibi aziz ol” diye dua ederlermiş.

Nihayet öğle namazı vakti gelmişti. Tam da nehrin kıyısına inşa edilmiş bir camiye rastladılar. Nehrin hızla akıp giden berrak suları caminin önünde, nehirden abdest almak için inşa edilmiş betondan şadırvana çarpıyordu. Kollarını sıvadı. Ayakkabısını ve çorabını çıkarıp yanına yerleştirdi. Ayaklarını nehre doğru sarkıtıp buz gibi soğuk suyla buluşturdu. Bu sıcak yaz sonunda suyun bu kadar soğuk olabileceğini hiç tahmin etmemişti. Ama sanki suyun soğukluğu bedenine yayılmış, stabilize yolun sarsıntısı ile yorulan vücudunu sakinleştirmişti.

İki avucunu nehre uzatıp aldığı soğuk suyu yüzüne çarptı, iyice ovaladı. İkinci defa avucuna su almak için nehre eğilirken gömleğinin cebine koyduğu cüzdanı yavaşça süzülerek nehre düştü. Ani bir refleksle cüzdanı yakalayamayacağını bildiği halde sağ elini nehre doğru uzattı. Aniden ellerini utançla geri çekti. Acaba dervişlikteki ilk imtihanını kaybetmiş miydi? Cüzdanı yakalamak için elini uzatması dünyaya bağlılığının bariz işaretiydi. Tövbe etti. Bir daha içinde, paraları, kimliği bulunan cüzdanını düşünmemeye karar verdi. Kalbini yokladı üzülmediğine şükretti. Abdestine devam etti.

Namazdan sonra tekrar yola revan oldular. Bir müddet daha nehre yoldaşlık ettiler. Yine gözünü nehirden ayırmadan iç aleminde onunla sohbetine devam etti. Belli ki dostlukları devam ediyordu.

Kırmızı köprü adını taşıyan, kırmızı taşlarla inşa edilmiş tarihi köprüye geldiklerinde nehirden ayrılık vakti de gelmişti. Sağa doğru dönüp köprüden geçerek önlerinde uzanan dar, yemyeşil, her iki yamacında köylerin tablo gibi yerleştiği, ortasından yine suları berrak, büyük nehre kavuşma hasretiyle bir dere akan vadiye girdiler. Bu vadinin sonu menzile varış noktası idi. Tayyare Meydanından buraya kadar geçen süre dikkate alındığında çok kısa bir zaman sonra kabristanın altına vardılar. Dere içinden mezarlığa dimdik çıkan ve kıvrıla kıvrıla yükselen bir patika yol vardı. Rehber; “Eskiden ziyarete gelenler arabayla köye çıkmayı edebe mugayir bulurlardı. Onun için biz de onlara ittiba ederek bu patika yoldan yürüyerek manevi makama çıkacağız.” dedi. Derviş, urucu hatırladı. “Ya Allah, bismillah” diyerek yükselmeye başladılar.

Patika yoldan döne döne yükseldiler. Yükseldikçe çevreyi, karşı yamaçları, o yamaçlara yapışmış, birkaç haneden ibaret, yeşillikler içindeki köyleri, dört tarafı çeviren yüce dağları daha iyi görmeye başladı. Patika yolu oldukça dik yokuştan yukarı doğru yürürken nefes nefese kaldı. İçinden “acaba bu kadar zor ulaşılabilen, şehirlerden uzak bu yeri tercih etmelerinin sebebi neymiş?” diye düşündü.

Rehber; “Bu Seyyid, evlad-ı resul ailenin ilk dedeleri Bağdat’ta yaşayan âlim, veli bir zat imiş. Moğol komutanı Tatarhan, Bağdat’ı iki yüz bin atlısıyla otuz gün muhasara altında tuttuktan sonra şehre girip halka zulmetmeye başlayınca mürşidinden de izin alarak hicret etmeye karar verir. “Zor durumda kaldığınızda dağ başlarına çekilerek Allah’a sığınınız” hadis-i şerifini hatırlar ve ailesiyle birlikte Anadolu’ya gelir. Önce Bursa’ya giderek Orhan Gazi’yi ziyaret eder, onun sarayında altı ay misafir kalır, kendisi Medine-i Münevvere’ye dönerken oğlunu Hakkâri’nin Feraşin yaylasında bırakır. Oğlu, bu yaylada yedi yıl riyazetle meşgul olur. Bir kış gecesi rüyasında Peygamber efendimizi görür. Peygamber efendimiz; “Evlâdım, Hakkâri Emîri İbrâhim Han Abbâsî hastadır. Bu meyveleri götür yesin. Allahü Teâlâ şifâ ihsân eder.” buyurur. Uyanınca baş ucunda mevsim kış olmasına rağmen içinde yaz meyveleri bulunan bir sepet görür. Sepeti yanına alıp Hakkâri Beyini ziyaret eder. Bey, dervişi dışarda bir metreyi bulan kara rağmen yaz meyvesiyle dolu sepeti görünce bu kişinin ehli hal olduğunu anlar, kendisini altı ay misafir eder. Kızıyla evlendirir. İsteği üzerine halkı irşad edecek, medrese açıp ilim tedrisatı yapabilecek bir yer ararlar. Derviş buraya yerleşmeye karar verir. Kayınpederiyle birlikte şimdi köyde bulunan evin ve medresenin bulunduğu yerde ilk ev medreseyi yaparlar. Hakkâri beyi döndükten sonra o günden bugüne yedi yüz yıl burada nesli ve medresesi devam eder.” diye anlattı ve ekledi. “En önce bu zatın mezarını ziyaret edeceğiz.”

Derviş, zihninden geçen sualin cevabını almıştı.

Ortada mezar bile yoktu. Badem ağaçlarının arasında insan boyunu aşan, tek başına duran bir kaya vardı. Rehber, hazretin bu kayanın civarında olduğunu söyledi.

Derviş, bu yerin yüksek bir maneviyatla dolu olduğunu benliğinde hissetti. Kalbi rikkate büründü. Gözüne yaşlar hücum etti. Edeble gösterilen yere döndü, selam verdi. Ellerini önünde kavuşturup üç ihlas bir fatiha okuyup önce serveri âlem, sonra enbiya-ı murselin, sonra eshab-ı kiram, sonra altın silsile ferd-i kâmillerinin ruhlarına ve hususen burada medfun derviş hazretin ruhuna hediye eyledi. Ellerini açıp gönlünden akan duaları dilinden döktü. Hareketsiz, kıpırtısız, bir sessizliğe büründü. Rabıtaya daldı. Gözlerini açtığında arkadaşlarının mezarlığın üst tarafındaki mezarın başında olduğunu gördü. Dilinde dua, gözlerinde yaş, yukarı doğru yavaş yavaş yürüdü. Arkadaşlarının bulunduğu yer, altın silsilenin otuz üçüncü ferdi kâmilinin mezarı idi. Burada da edeble ziyaretini tamamladı.

Rehber, ziyaretçileri bu zatın torununun evine götürdü. Dedelerinin yüzyıldan fazla zamandır çay yapıp misafirlere ikram ettikleri semaverden kendilerine çay ikram ettiler.

Çay sohbetinde rehberin anlattığına göre Ermeni mezaliminde kabristan da tarumar edilmiş, bu zatın mezar taşı da kırılmış, köydeki medresenin kütüphanesinde bulunan yedi yüz yılın birikimi olan belgeler ve üç bin el yazma kitap yakılmıştı. Buna rağmen medrese tehcirden sonra yeniden inşa edilmiş, tedrisatına devam etmişti.

Rehberin anlattığı bir menkıbe kendisinde unutulmaz bir tesir bırakmıştı. Yedi yüz yıl kesintisiz devam eden medresede geçmiş zamanlardan birinde aynı Seyyid ailesinden kalan tek müderris vefat eder. Geride on yaşındaki bir oğlu vardır. Medresede ders verecek başka müderris de yoktur. Medrese talebeleri oradan ayrılıp kendilerine başka medreselerde yer bulma düşüncesindedirler. Medrese kapanmak üzeredir. Çocuk, talebelerin gitmeye hazırlandıklarını, medresenin kapanacağını görünce çok büyük bir teessüre kapılır. Hastalanır. O gece rüyasında serveri alemi (sallallahü aleyhi vesselem) görür. Kendisine iltifat eder ve medrese öğrencilerine bundan sonra ders vermesini emreder. Sabahleyin rüyasını annesine anlatır. Annesi; “Oğlum peygamber efendimiz sana emretti ise hiç tereddüt etme, çekinme, utanma, babanın sarığını sar medreseye git, postuna otur, dersini ver” diye teşvik eder.

Çocuk, annesinin teşvikiyle medreseye gider, babasının postuna oturur. Talebeler merakla etrafına toplanırlar. Çocuk; “Kendinize medrese aramanıza gerek yok. Burada kalın, ben size ders veririm” der. Talebeler şaşırır, ikiye ayrılırlar. Bir kısmı bu çocuk medresede bizimle beraber talebeydi. Sıra kitaplarından birkaçını okumuş ise de kendisinden birkaç kitap ilerde olan talebelere ders veremez.” derler. Diğer kısmı ise “Çocuk babasının ölümünden dolayı çok üzüldü. Talebelerin dağılmasını istemiyor. Biz kabul edelim. Hocamızın oğludur, böyle diyorsa vardır bir hikmeti” derler. Diğerleri o zaman kendisini imtihan edelim. Eğer vereceği cevaplarla bizi ikna ederse kalalım.” derler. En yüksek kitaplarda olan talebelerden bir heyet teşkil eder, çocuğu imtihan ederler. Sordukları ilk soruya verdiği cevap bütün talebeleri hayret içinde bırakır. Bazı talebeler “Bu çocuk bu sorduğumuz yeri önceden mütalaa etmiştir” derler. Heyet birçok mevzuda suallerine devam eder. Ancak her mevzuda sorulan bu suallere hiç okumadığı kitaplardan en anlaşılır şekilde cevaplar verir. Bütün talebeler mutmain olur. Çocuğun müderrisliğini kabul ederler. Medrese böylece kesintisiz tedrisine devam eder. Bugüne kadar gelir.

Geri dönüş hazırlığı başladı. Yine mezarlığa gelindi, veda ziyaretleri yapıldı. Geldikleri patika yoldan aşağı doğru inmeye başladılar. Dervişin gönlü geride kaldı. Firakın mukadder olduğunu biliyordu. Her kavuşma bir ayrılığın habercisi idi.

Derede bekleyen minibüse bindiler. Aynı yoldan Kırmızı köprüyü geçip ilçeye geldiklerinde yol üstünde bekleyen bir adam el işareti ile minibüsü durdurdu. Minibüstekilere bir çay ikram etmek istediğini söyledi. Yol üzerindeki dükkanına davet etti. Onlar da kabul etti. Dükkanına gidip oturdular. Adam çay istedi. Bu arada “Allah ziyaretinizi kabul etsin” dedi. Masasının çekmecesinden bir cüzdan çıkardı. Misafirlerine gösterdi. “Cüzdanını kaybeden var mı?” dedi. Derviş cüzdanı tanıdı. “Evet bu benim cüzdanım, dün nehre düşürmüştüm, nasıl oldu da çekmecenize girdi?” dedi.

Adam; “Dün öğleden sonra köylüler nehirde alabalık avlamaya çıkmışlar. Cüzdanın suyun üzerinde kendilerine doğru hızla geldiğini görmüşler. Yakalamışlar. Yabancı birine ait olduğunu anlamışlar. Bana getirdiler. Ben de ziyarete giden misafirlerin olabilir diye çekmeceme koydum. Öğlen vakti buradan geçen minibüsünüzü gözlemeye başladım. Tahminimde haklıymışım.” dedi ve cüzdanı dervişe verdi.

Derviş cüzdanı aldı. Hiç kontrol etmeden cebine koydu. Bu olayı, dervişlik yolunda imtihanı kazandığına işaret saydı. Rabbine şükretti.

Adama teşekkür ederek yollarına devam ettiler.

***

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Emin ARICI

Öğretmen, Hakim, Avukat, İlahiyatçı, Mütekaid

2 Yorum

  1. Efendim sanki biz de dervişle birlikte ziyaret ettik o mübarek mekanı, o çocuk müderrisin ismi biliniyor mu? Merak ettim. Allahü teâla cümlesinin şefaatlerine kavuştursun.Amin

  2. Bu çocuk müderris Seyyid, Abdurrahman Kutub Hazretlerinin oğlu Seyyid Lutfullah hazretlerinin en büyük oğlu Molla Resul’dur. Bu olaydan sonra talebeleri Ona Zeki lakabını takıyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu