Hatıra

İlçe Halkını Nasıl Buldunuz?

Daha adli tatilden yeni dönmüştü. Üçüncü bölge dedikleri, küçük, şirin, yemyeşil bir ilçedeydi. Mülayim, kendi halinde, birbirinden habersiz yaşayıp giden insanları vardı. Karadeniz ve istranca dağları ve dağların karasal iklim ormanı, sulak ve yüzlerce dönüm dümdüz arazileri, seyrine doyum olmayan gün doğumundan batımına kadar güneşten gözünü ayırmayan sapsarı gün çiçekleri ilçeye ayrı bir güzellik veriyordu. Bu ilçede kalma süresi dört yıldı ve süresini doldurmuştu. İlçeyi seviyordu. Hâkimlik mesleği cihetinden rahat bir ilçeydi. Kendisinden önce buraya tâyin edilen bir hâkim sekiz seneden beri burada çalışıyordu. Burada evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuştu. “Talepte bulunmazsan başka bir yere senden habersiz tayin etmezler” sözüne güvenerek süresi dolduğu halde tayin talebinde bulunmamıştı.

O sıralar İstanbul’a içme suyu takviyesi maksadıyla İstranca dereleri içme suyu projesi başlamıştı. Bu projeyle İstranca dağlarının Karadenize bakan yamaçlarında bulunan ve Karadenize su taşıyan yedi dereyi, denize ulaşmadan hemen önce, birbirine bağlayan paralel tüneller açılarak önlerine set çekilmesi ve tutulacak suyun dev borularla İstanbul içme suyuna takviyesi planlanmıştı. Dere boylarındaki araziler istimlâk edilmiş, itiraz süresi içinde Asliye hukuk mahkemesine de İstimlâk bedeline itiraz davaları başlamıştı. Her dosyada en az üç keşif yapılıyordu. Birbirine yakın değer tesbit eden iki bilirkişi raporuna göre mahkeme davayı kabul ediyordu. İlk etapta altmış dava açılmıştı. Bu yüz seksen keşif demekti. Her keşif için hâkime keşif harcırahı ödenirdi. Bu harcırah bazen hâkimler tarafından tayin taleplerinde tercih sebebi olabiliyordu. Bu ilçe için de tayin döneminde çok fazla talep olmuştu. Bu durumdan haberi olmadığı için tayin beklemiyordu. Tatilden döndükten sonra bir hafta boyunca evi elden geçirmesi, köşe bucağın tozunun alınması, eşyaların yeniden düzenlenmesi hususunda karısına yardımcı olmuş, gönül rahatlığı içinde tertemiz evlerine yerleşmişlerdi.

***

Hafta sonu öğle arası derin bir uykuya dalmıştı. Bu uykuya, kitaplarda okuduğuna göre “kaylûle” deniyordu. Rahmet elçisi aleyhisselam öğle arası kısa bir süre uyurdu. Tıp bilimi insanlarının araştırmalarına göre bu uykunun çok faydalı olduğu, güzellik uykusu dendiği, uykuda büyüme hormonları salınarak derileri ve vücuttaki deforme olmuş hücreleri yenilediği, gün içindeki performansı arttırdığı, beyinde nöronlar arası bağlantıları güçlendirdiği, beyindeki bu faaliyetin öğrenilen bilgileri kalıcı hale getirdiği, aynı zamanda gereksiz bilgileri de temizlediği tesbit edilmişti., İspanya’da bu uykuya siesta, İtalya’da riposo, Japonya’da da inemuri deniyordu.

Sabit telefon acı acı çalıyordu. Uykuda bu sese anlam veremedi. Önce sesin, gördüğü rüyanın içinden geldiğini sandı. Zil sesi kendisini uyandırdığında telefonun çaldığını anladı. Uyku sersemliği ile gidip ahizeyi kaldırdı. Karşıdaki ses kendisini tanıtmadan konuşmaya başladı;

– Selamün aleyküm Hâkim beyim,

– Aleyküm selâm

– Nasılsın iyi misin? Beni tanımadın herhalde.

Evet o ana kadar sesin sahibini henüz tam uykudan uyanamadığı için tanıyamamıştı ama son cümleden sonra sesi tanımıştı.

– Tanıdım, tanıdım, Sayın müdürüm sen nasılsın?

– Sana bir haberim var ama size göre iyi bir haber mi kötü bir haber mi tahmin edemiyorum.

– Hayırdır ne haberi?

– Tayinin çıkmış Sayın hâkimim.

Hâkim beyin gündeminde hiç tayin meselesi olmadığı için önce arkadaşının ne dediğini kavrayamadı; “Ne tayini, kimin tayini, ne zaman” gibi sorularla saçmalamaya başladı.

– Sayın hâkimim yaz kararnamesi çıktı, eşim ilk sizin isminize bakmış. İsminizin kararnamede olduğunu görünce bana haber verdi. İlk benden duyun diye sizi aradım.

Arayan ilk görev yerinde beraber çalıştığı İcra müdürüydü. Karısı da Bakanlık Personel bilgi işlemde çalışıyordu. Müdür beyin “tayinin çıktı” dediği ilçeyi ilk defa duyuyordu. Aslında Hâkim bey seyahat etmeyi, gezmeyi seviyordu. Ancak demek ki bu ilçe ana yol güzergahlarında değildi. Hemen haritaya baktı. İç taraflarda bir yerde, İç Anadolu’daydı. Şimdi hiç haberi olmadığı halde tayinin çıkmasına mı uykusunun bölünmesine mi, tatil sonrası evi baştan sona elden geçirip yeniden düzenlemelerine mi yanmalıydı? Ama yanmayı bırakıp hemen hazırlıklara da başlamalıydı.

Tebliğ tellerinden (telgraflarından) sonra mehil müddeti onbeş gündü. Bu süre, evin toplanması, yeni ilçede ev tutulması, evin tadili, tamiratı, boyası, temizliği, nakil vasıtasının temini, eşyaların taşınması, yeni eve yerleştirilmesi, vazifesinin sona erdiği ilçedeki işlerinin tasfiyesi için kısa bir süreydi. Rapor da almak istemiyordu. Rapor işinden hiç hoşlanmıyordu. Yani hasta olmadığı halde doktora gidip vazife yapamayacak derecede hasta olduğuna dair rapor vermesini istemek vicdanını rahatsız ediyordu. Hiçbir doktor sağlam kişiye rapor vermek istemediği için bu rapor meselesi doktoru da zor durumda bırakıyordu. Bir hâkim olarak bu işe hiç bulaşmak istemediği için tüm işlerini mehil müddetine sığdırmaya çalışıyordu.

Meslektaşları arasında “her tayin bir yıkımdır” sözünü defalarca yaşayarak doğruluğunu tescil etmişti.

***

Eylül ayının yirmi üçünde akşam saat sekizde yeni ilçesine gitmek üzere otobüse bindi. Otobüs hızla yeni menziline doğru giderken otobüsün penceresinden dışarıda hüküm sürmeye çalışan eylül ayını izliyordu.

Eylül, hüzün ayı, kışın habercisi, tabiatın ölümünün başlangıcı idi. Bu hüzünlü ay hayatında öğretmenliğe, hâkimliğe ilk adımı atması, evlenmesi gibi birçok olaya şâhitlik etmişti. İşte şimdi de ayrılık habercisi olan bir hüzünlü tayine daha şâhitlik ediyordu.

Eylül, gelmesiyle birlikte tabiatı yeşilden sonra sarıdan kahverengiye kadar birçok renk tonuna boyuyordu. Bu renk yelpazesinin insan tabiatına da sirayet ettiğine inanıyordu. Bu sebepten olsa gerek hüzün ayı adını aldığını düşündü. Sararan yaprakların tek tek dalından düşmesi, hayatından kopan insanın en güzel misali idi. Çiçeklerin, çiçeklerine üşüşen her türlü böcek, arı ve kelebeğin, hayat kaynağı olan toprağın tamamen kuruyarak sanki daha önce üzerinde hayat yokmuş gibi kışa teslim olması vetiresinin bir başlangıcı olan eylül, içinde hüzünden başka ne barındırabilirdi? İlkbaharda kupkuru olan toprağın yeniden kabararak her bitkinin, her çiçeğin kendi kökü üzerinde yeniden canlanmasının, yeşermesinin, hayat bulmasının, öldükten sonra yeniden dirileceğine inanmayanlara Yaradanın son kitabında misal olarak gösterildiğini hatırladı. Eylülün, üzerine en çok şiir yazılan ay olduğunu sanki yeni fark ediyordu.

Otobüs, ilk güneş ışıklarının sarıya boyadığı ilçeye sabah saatlerinde vasıl oldu.

Önce adliyeye gitti. Komisyon başkanını, Başsavcıyı ziyaret etti. Adliye, çoğu yerde olduğu gibi çarşı merkezinde İki katlı, bir taş yapıdan ibaret Kaymakamlık binasının alt katındaydı. Kapıda bir bekçi, girişleri kontrol ediyordu. Bekçiye kendisini tanıtmadı. Böyle yapınca Adliye personelini daha iyi tanıdığına inanıyordu. İlçede lojman yoktu.

Komisyon başkanı ve başsavcının yardımıyla ilçenin en güzel, tabandan ısıtmalı, çift cepheli, ön cephesi çevre yoluna ve günün her saati cıvıl cıvıl olan yolcu otobüslerinin dinlenme tesisine, arka cephesi şehir parkına ve stada bakan, altı katlı, yeni yapılmış bir binanın beşinci katındaki, her iki cephede de geniş balkon olan yüz altmış metre karelik, dört odalı bir daireyi aylık sekiz yüz bin liraya kiraladı.

İşini bitirmenin rahatlığı ile İlçenin anacaddesinde bir tur attı. Henüz kimse tarafından ilçenin hâkimi olduğu bilinmediğinden rahat hareket ediyordu. Küçük bir meydanı, meydanın ortasında tarihi bir saat kulesi, hemen yanında merkez camisi, caddenin her iki tarafında her tür eşya ve gıda satan dükkanları ile Anadolunun birçok ilçesinden pek farklı değildi. Özellikle leblebi satan dükkânlar dikkatini çekti.

Adliyenin yanındaki pastaneye gecikmiş bir sabah kahvaltısı yapmak niyetiyle girdi. Kahvaltısını yaparken tam karşısındaki duvarın ortasına yerleştirilen televizyon, sanat güneşi Zeki Müren’in vefat ettiği, vasiyeti üzerine Emir Sultan mezarlığına defnedildiği haberini veriyordu. İkindiye doğru bir yolcu otobüsünün üç numaralı koltuğunda yer buldu. Otobüs hareket ettikten sonra kaptan ile tanıştılar. Sohbet sırasında;

– Ev buldun mu?

– Buldum. Hem de güzel bir ev buldum.

Sahibinin ismini söyleyince hemen tanıdı.

– Kaça tuttun?

– Sekiz yüz bin liraya.

– Çok pahalı tutmuşsun. O ev en fazla dört yüz bin liradır. Daha doğrusu bu ilçede şimdiye kadar dört yüz bin liradan fazla kiraya verilen ev duymadım.

Hâkim bey çok şaşırdı.

– Halbuki bana çok uygun gelmişti. Hatta kiraların ilçede böyle ucuz olduğuna sevinmiştim. Önceki yerimde lojmana dört yüz bin lira kira veriyordum. Lojman seksen metre kare eski bir yapı, iki oda bir salondu. Onunla kıyaslayınca sahibinin söylediği fiyata hiç itiraz etmedim, pazarlık konusu yapmadım.

– Hâkim bey belki siz ödemekte zorlanmazsınız. Ama bu kira diğer ev sahipleri tarafından örnek gösterilecek ve kiralar bir anda yüzde yüz artacak. Bu kirayı verebilecek olanlar var, olmayanlar var.

Hâkim bey bir iktisat kitabında okuduğuna göre bir kişinin, kiraya aylığının beşte birini ayırması uygun görülüyordu. Bu kira ise aylığının altıda biri kadardı. Yine de kaptanın bu tesbitine bir cevap vermesi gerekiyordu;

– İşte buna çok üzüldüm. Ama ev öyle hoşuma gitti ki hiç kaçırmak istemedim.

– Nasip neyse onunla karşılaşır insan. Yapacak bir şey yok, üzülmeyin. Hayırlı olsun.

***

Mehil müddetinin on üçüncü gününde ev eşyasını getiren kamyon geldi.

İki gün içinde ev, mutfağı ile birlikte işler hale geldi.

Vazifenin ilk gününde üç yüz metre uzaktaki adliyeye yürüyerek gitti.

***

İlçe bir düzlüğe kurulmuştu. Etrafı, yüksekliği olmayan küçük tepelerle çevrili idi. İçinden geçen dereler, yağmur varsa çağlıyordu. Yoksa kuru dere adını alıyordu. Bu dere boylarında kavak ve söğüt ağaçları vardı. İlçenin yeşil alanı bunlardan ibaretti. Tarım ise buğday üzerine kuruluydu. Susuz tarım yapılıyordu. Eğer yağmur ilkbahar boyunca düzenli yağarsa iyi buğday alınıyordu. Aksi halde arazi pek verimli değildi. Kupkuru bir havası vardı. Kışı da fazla soğuk değildi. Hülâsa ilçe bozkırda kurulu bir ilçeydi.

Her tarafından buz gibi su kaynakları fışkıran, enva-ı çeşit meyve ve kuş cinslerinin bulunduğu, yeşillikler içindeki bir beldede doğup büyüyen bir kimse için bu arazi şartları pek sevimli değilse de ilçe halkı pek memnundu. Demek ki insan oğlu nerede doğup büyürse oraya göre şekilleniyor, oranın toprağı ile arasında güçlü bir bağ meydana geliyordu.

Bozkırı, coğrafya derslerinde okumuştu. Gerçek anlamda ne olduğunu bu ilçeye gelince anlamıştı. Bir köye keşfe gittiğinde toprakların bomboş durduğunu görüp nedenini sorduğunda; “bu bölgede topraklar tuzludur, hiçbir şey olmaz, onun için ekilmez. Ancak buraya sanayi bölgesi kurulabilir” demişlerdi.

İnsanı biraz sert tabiatlı idi. Belki de coğrafi özellik kişinin tabiatına da tesir ediyordu. Dünyanın sayılı sosyologlarından kabul edilen İbn Haldun’un bin üç yüz yıl önce kaleme aldığı Mukaddime isimli meşhur eserinde: “Yeryüzü şekilleri, iklim, dağlar, çöller, deniz, orman ve akarsuların insanın tavrına, davranışına, tutumuna, haline te’sir ettiğini; insan ruhunun, dimağının ve zihninin gösterdiği özelliklerin geniş ölçüde havanın, iklim şartlarının ve toprağın ürünü olduğunu; kurak, soğuk, verimi az olan iklimlerdeki insanların, zeki, çevik, hareketli, tedbirli, sert bir vücut yapısına sahip olduğu” hususunu okuduğunu hatırladı.

İlçenin kuzeyine, güneyine, doğusuna, batısına keşifler nedeniyle seyahat etme imkânı buldu. Yüzde doksan bozkırdı. Yani yeşili yok denecek kadar az, küçüklü büyüklü tepeler, tepeler arasında ise susuz tarlalar vardı. Mevsim sonbahar olduğu için hâkim renk sarı idi.

İlçenin batı sınırlarında sulama amaçlı bir baraj yapılmıştı. Oluşan baraj gölü ve çevresindeki yamaçları kaplayan çam ve meşe ağaçları görülmeye değer bir güzellikte ve ilçenin tek mesire alanıydı.

Her şeye hayat veren suyun olmadığı yerde hiçbir şey olmuyordu. Aklına bir ayet geldi.

“Kafirler; görmüyorlar mı gökler ve yer bitişikti? Biz onları ayırdık. Suyu hayat kaynağı kıldık. Buna rağmen hala inanmıyorlar mı?”

***

Yeni yerine kısa sürede alışmıştı. Yetkisi henüz gelmemekle birlikte Asliye Hukuk Mahkemesi’nin boş olması nedeniyle Adalet Komisyonu bu mahkemeye bakması için görevlendirmişti.

Bu adliyede çalışan Asliye Ceza Hâkiminin ilk vazife yerinde birlikte çalıştıkları hâkime hanım olması bir sürpriz olmuştu. Kocası da Cumhuriyet savcısıydı. Karısının ilk vazife yeri Ağır Ceza Merkezi olmadığı için savcı bey başka yerde vazifeliydi.

Bir gün Hâkime hanım ve savcı beyle öğle arası birlikte adliyeden çıktılar. Hâkim yürüyerek evine gidiyordu. Savcı bey “biz arabayla gidiyoruz, siz de buyurun beraber gidelim” dedi. Aynı sokakta oturuyorlardı. Kırılabilirler düşüncesiyle bu teklifi kabul etti. Arabanın arka koltuğuna bindi. Yanına başka bir savcı daha bindi. Araba hareket etti. Şehir parkının arkasından geçen sokağa girmişti ki birdenbire ara sokaktan bir otomobil hızla arabanın önüne fırladı. Savcı bey ani bir refleksle direksiyonu sağa kırmasaydı tam şoför kapısının ortasına çarpacaktı. Savcı bey sağda durdu. Diğer otomobil şoförü yolu kapatacak şekilde dikey vaziyette az arkada durdu. Hızla aracından indi. “Sen ne biçim araba kullanıyorsun” diye bağırarak savcı beye doğru öfke ile yürüdü. Savcı bey de kapısını açtı, inmeye yeltendi. Hâkime hanım “eyvah kavga edecekler, ne olur engel olun” diye feryat etti.

Hâkime hanım çok haklıydı. Adam hem suçlu hem de güçlü havasındaydı. Hâkim bey oldukça endişelendi. Eğer bir kavga olursa kendisi de diğer Savcı bey de kavganın ortasında kalacaktı. Bu durumda kurulun, vatandaşın haklı mı haksız mı olduğuna bakmaksızın faturayı hâkime, savcıya kestiğini biliyordu. Arka koltukta, şoförün arkasında oturuyordu. Vatandaşın savcı beye ulaşmasını engellemek için hemen arka kapıyı tamamen açtı. Kendisi de arabadan indi. Ancak arabadan inen savcı beyin hiç vatandaşa bakmadan karşı bakkala doğru yürüdüğünü gördü. Savcı beyin kendisine doğru hamle yapacağını zanneden vatandaş da şaşırdı. Savcı beyi izlemekle yetindi. Savcı bey bakkal dükkanına girdi. İçeride kısa bir zaman kaldı. O sırada yoldan geçen meraklı vatandaşlar da toplandı. İçlerinden birisi daha hala bağırıp çağıran adama “Lütfen sakin ol, bu bağırıp çağırdığın adam ilçenin savcısı” dedi. Ancak adam hiç oralı olmadı. Hâkim bey adamın bu cüretkâr tavrına da şaşırdı. Savcı bey daha bakkaldan çıkmadan polis olay yerine geldi. Meğer savcı bey bakkaldaki sabit telefondan polis çağırmıştı. Savcı bey polise “bu vatandaşı alın, tehlikeli vasıta kullanmak suçundan Ceza kesin, serbest bırakın” talimatını verdi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi gelip arabasına bindi. Hâkim bey ve diğer savcı da arabaya bindi. Oradan ayrıldılar. Hâkim bey derin bir nefes aldı. Savcı beyi bu müsbet hareketinden dolayı tebrik etti.

****

İlçeye gelişinin üzerinden dört beş ay kadar zaman geçmişti. Bir bayram günü çevre yolu üzerinde bulunan bir petrol ofisine benzin almak için uğradı. Hava güneşli ve soğuktu. İçeriden benzinlik sahibi olduğunu söyleyen bir beyefendi hâkim beyin yanına geldi. Saygıyla selam verdi. İçeriye davet etti. “Hava soğuk, içeri buyurun, yanan sobanın önünde bir çay ikram etmek isterim” dedi. Hâkim bey memnuniyetle kabul etti. İçeri girdi.

Ofis, benzinlik alanına bakan cephesi tamamen cam olan bir mekândı. Ortada dizel yakıtla yanan bir soba vardı. Sobanın önünde, kapıya bakan bir kanepe vardı. Ofis sahibi, kanepeye oturması için eliyle işaret etti. Hâkim bey oturdu. Önündeki sehpaya buharı tüten bir çay konuldu. Adam, hâkim beyi tanıyormuş. Sohbete başladılar. Ofiste iki üç kişi daha vardı. Biri, Hâkim beyin tam karşısında sırtı kapıya dönük, sobanın önünde ayakta, ellerini arkasına kavuşturmuş, konuşulanları dinliyordu. Ofis sahibi;

– Siz ilçemize yeni geldiniz, bu nedenle tesbitiniz benim için önemli, ilçe halkını nasıl buldunuz?

Hâkim bey dört beş ay önce yaşadığı olaydan hareketle;

– Biraz sabırsız ve sert tabiatlı buldum.

Adam bu cevabı beklemediğinden olsa gerek biraz şaşırdı.

– Nereden bu kanaate vardınız?

Hâkim bey misal olarak ilçeye ilk geldiği zamanlarda şâhit olduğu olayı anlatmaya hazırlanırken birdenbire benzinlik alanına hızla giren bir aracın sanki ofise camdan girecekmiş gibi geldiğini ve tam camın önünde sert bir fren yaparak durduğunu gördü. Hayretle ne olduğunu anlamaya çalışırken adam hızla arabasından indi. Aynı hızla ofise girdi. Arkası kapıya dönük adamın boynuna sarıldı. Hâkim bey uzun süre arayıp da bulamadığı bir arkadaşını benzinlikte görünce sevinçle kucakladığını düşünürken adamın, sobanın arkasında elleri arkada, ısınmaya çalışan garibin sol koluyla boynunu sıkarken sağ koluyla böğrünü yumruklamaya başladığını hayretle gördü. Ofis sahibi ve diğer iki kişi durumu fark etti. Hemen araya girip onları ayırdılar. Ofis sahibi;

– Karşınızda oturan beyefendi ilçemizin yeni hâkimidir.

Adam hemen bir iki adım geri çekildi;

– Hâkim bey özür dilerim. Sizi tanıyamadım, yoksa asla böyle bir saygısızlığı huzurunuzda yapmazdım.

Hâkim bey şaşkınlığını, hayretini, merâkını gidermek için adama;

– Bu adam sana ne yaptı, neden sorgu, sualsiz böyle saldırdın?

– Hâkim bey ben buralıyım. Ankara’da bir şirkette Petrol Mühendisi olarak çalışıyorum. Bayram tatili nedeniyle anamı, babamı ziyaret için çoluk çocuğumla birlikte dün ilçeye geldim. İlçenin ana caddesinde arabamla seyrederken bu adam arabasıyla önümde gidiyordu, bana bir türlü yol vermedi. Korna çaldım, kenara çekildi, yanından geçerken anama sövdü, o anda inmek istedim ancak yoğun trafikten inemedim. Plakasını aklımda tuttum. Dünden beri onu arıyorum. Arabasını dışarda gördüm. İçeri bakınca anama söven bu adamı tanıdım. Karımın, çocuğumun yanında bana yaptığı hakaretin cezasını vermek istedim.

Hâkim bey diğer adama döndü.

– Bu adam doğru mu söylüyor?

– Hayır efendim. Ben onu tanımıyorum bile kesinlikle onun anasına sövmedim. Onun dediği saatlerde ben de arabamla ana caddedeydim. Arkadan gelen biri beni sıkıştırdı, korna çaldı, ona yol verdim. Biraz sinirlendim, el hareketi yaptım. Ancak anasına sövmedim.

Hâkim bey diğer adama döndü;

– Sen bu adamın anana sövdüğünü kulağınla duydun mu?

– Hayır net duymadım. Ama öyle anladım.

– O zaman bu hareketin yanlış bir hareket oldu. Eğer sövdüğünü duymadı isen, bu adam da sövmediğini söylüyorsa, senin bu konuda şahidin de yoksa o zaman bu adamın beyanını kabul etmek lâzımdır. Kabul edelim bu adam sana sövdü, kötü söz sahibine aittir deyip geçip gitmek en hayırlı olanıdır. Abdullah İbni Abbâs’a “radıyallahü teâlâ anhümâ” bir kimse söğdü. Buna karşılık olarak, bir ihtiyâcın varsa, sana yardım edeyim, buyurdu. Adamcağız başını öne eğerek ve utanarak özür diledi. Hazret-i Hüseyn’in oğlu Zeynel Âbidîn Alî’ye “radıyallahü teâlâ anhümâ” bir kimse söğdü. Elbisesini çıkarıp ona hediyye eyledi. Îsâ aleyhisselâm, yehûdîlerin yanından geçerken, kendisine çok kötü şeyler söylediler. Onlara iyi ve tatlı cevâblar verdi. Onlar, sana kötülük yapıyor, sen onlara iyi, güzel şeyler söylüyorsun dediklerinde, (herkes, başkasına, yanında bulunandan verir) buyurdu. Halîm, selîm kimse, dâimâ neş’eli, râhat olur. Onu, herkes medh eder. Sen zanla adamın boğazına yapıştın ve yumruklamaya başladın. Bu bayram gününde yaptığın bu hareket hiç hoş olmadı. Sen tahsilli, anlayışlı, iyi bir adama benziyorsun, sana yakışan öfkeyle hareket etmek değildir. Öfkeyle kalkan zararla oturur; keskin sirke küpüne zarar verir; asıl yiğit adam, rakibini yenen değil, öfkesine hâkim olan adamdır; öfkesini yenen kimseyi Allahü Teâlâ muhafaza ve himâye eder demişlerdir. Şimdi sana yakışan bu davranışından dolayı bu bayram günü hemşehrinden özür dilemek ve bayramlaşmaktır. Böylece iş tatlıya bağlansın.

Hâkim beyi her iki adam da dikkatle dinliyordu. Bu kadar vaazdan sonra her iki adamın yumuşamaya başladığını hissetti. Saldıran adam, tanımadığı hâkim beyin huzurunda yaptığı hareketin de mahcubiyetiyle;

– Hâkim bey öncelikle huzurunuzda böyle bir olayın yaşanmasından dolayı özür diliyorum. Bu arkadaşımızın hareketini yanlış anlamış olabilirim. Böyle bir olaya sebep olduğum için ondan da sizden de özür diliyorum.

Diğer adam;

– Hâkim bey yanlış anlaşılabilecek bir hareket yapmamalıydım. Huzurunuzda yaşanan bu tatsız olaydan dolayı hem sizden ve hem de özür dileme erdemini de gösterdiği için bu hemşehrimizden özür dilerim.

Her iki adam da birbirlerine dönüp müsafeha ederek kucaklaştılar.

Hâkim bey Osmanlı döneminde hâkimlerin bir Adalet Sarayının olmadığını, tarafları oturduğu evde, kahvehane veya sokakta dinleyerek aralarındaki ihtilafı hallettiğini, hep yanında hazır bulunan kâtibe de verdiği kararı yazdırarak taraflara birer suret verdiğini bir kitapta okuduğunu hatırlayınca gülümsedi.

Hâkim bey ofis sahibine ilçe halkını biraz sert, asabi ve sabırsız gördüğünün gerekçesini anlatmak üzereyken buna misal gibi böyle bir olayın vuku bulmasından oldukça şaşırmış olmasına rağmen, işin adliyeye intikal etmeden tatlıya bağlanmasından dolayı mutlu bir ruh haliyle her ikisini de gösterdikleri bu müsâmahadan dolayı tebrik etti.

Ofis sahibine döndü;

– Sorunuzun cevabını ilçeye geldiğim günlerde yaşadığım bir olayı anlatmakla cevap verecektim. Ancak şimdi şekildeki gibi demek yeterli olacaktır sanırım. Bana müsaade!

Ofis sahibi henüz şaşkınlığını üzerinden atamamıştı;

– Ofisimde yaşanan ve sorumun cevabı olan bu olaya gerçekten çok şaşırdım. Bir tesadüf ancak bu kadar olabilir. İlçe halkı ile ilgili kanaatinizde de çok haklıymışsınız. Beni kırmayıp davetimi kabul ettiğiniz için ayrıca teşekkür ederim. Yine beklerim.

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Emin ARICI

Öğretmen, Hakim, Avukat, İlahiyatçı, Mütekaid

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu