Hikâye Yarışması (Toplam Ödül 18.000 TL)
HatıraHikaye

Kavga

Lisenin ikinci yılıydı. Bizim zamanımızda düz liseler üç yıldı. İkinci yılda alan seçimi olur; sayısal, sözel ve eşit ağırlık diye üç bölüme ve yoğunluğa göre de şubelerine ayrılırdı. Bu sebepten ikinci sınıfta talebeler farklı şubelerden geldiği için birinci sınıfta olduğu gibi yeniden bir kaynaşma süreci yaşanırdı.

Bir taraftan yeni sınıfıma yeni derslerime adapte olmaya çalışırken diğer taraftan teneffüslerde diğer şubelere düşen eski arkadaşlıklarımı sürdürmeye çalışıyordum. Yeni sınıfımız iki katlı binanın en üst katındaydı. Bir gün merdivenden inerken kazara birisiyle omuzlarımız çarpıştı. Bu kadar küçük bir hadisenin nelere yol açacağını tahmin edemezsiniz. Zaten hep öyle olmaz mı? Devasa orman yangınlarını da başlatan bir kıvılcım değil midir?

Son sınıftan birisi bizim sınıfların bulunduğu kata çıkıyormuş. Kesin kız tavlamak için gelmiştir ya bizim binaya neyse. Hani böyle açılıp saçılan hafif meşrepli kızlar vardır ya, aldanıverirler zaten büyüklük taslayan ağır abi görünümlülere. Halbuki ne haysiyetli ne iffetli kız arkadaşlarımız da vardı. Bırak onlarla dışarıda bir yer de buluşmayı, sınıf haricinde yanlarına bile sokulamazdın. Zaten bizim Lisede kavgaların kahir ekseriyeti kız meselesinden, kalanı da yan baktın/omuz attın gibi incir kabuğunu doldurmayan sudan sebeplerden olurdu. İşte benimkisi de öyle oldu.

Bina merdivenlerinde omuzlarımızın istemeden çarpışması, biraz da son sınıf olmanın verdiği büyüklük ve kızlara hava atmak isteğiyle; “Kör müsün birader, önüne baksana!” cümleleriyle vaka tırmandırılmak istenmişti. Şimdiki aklım olsa “af edersiniz görmedim, özür dilerim.” deyip beladan kaçardım galiba.

Hani o gençlik çağı, kanın çabuk harekete geçtiği zamanlarda, biz de kabımızda pek sakin değildik tabi. Su dolu çukur misali başkasına sıçramazdık belki ama, üzerimize gelip basılınca da ıslatmaktan geri durmazdık. “Birader ben yolumdayım. Sen gelip bana çarptın. Kör olan sensin sanki. “şeklinde mukabelenin ardından “Bana bak!… sen kaşınıyorsun!” falan derken yaka paça birbirimize girdik. Kısa bir arbededen sonra bizi zor ayırdılar. Küfürler tehditler havada uçuyordu tabi. Arkadaşlar beni yatıştırmak için sınıfa götürdüler. Ama bu işin burada kalmayacağını biliyordum.

Her ne kadar son sınıf da olsa kendi sınıfında duran birine saldırmak pek adet olan bir şey değildi. Çünkü bu hareket sınıf içinde dayanışmaya yol açabileceği gibi okul idaresinin de asla mâzur görmeyeceği bir hareketti. Bu yüzden kavgalar, ekseriyetle okul dışında veya okulun ücra bir yerinde meydana gelirdi.

 Bütün ders ne yapacağımı düşünmekle geçti. Ve sonunda teneffüs zili çalmıştı. Dışarı çıkmalı mıydım yoksa sınıfta mı beklemeliydim? Evet sınıftan çıkmayarak okul bitene kadar olası bir kavgadan kaçabilirdim. Fakat günün sonunda okuldan çıkış kaçınılmazdı. Hem arkamdan “korkusundan sınıftan çıkmıyor” dedirtmek de vardı. Böyle anılmak, dayak yemekten daha beterdi. Meseleden uzak durduğumu, aslında kavga istemediğimi, mevzuyu tatlıya bağlamak istediğimi kime anlatabilirdim ki? Zaten öyle anlayışlı, hoşgörülü biri olsaydı hadise buralara gelmezdi. Bu işin neticesinin gideceği yer belliydi. Bundan kaçış yoktu! Muhtemel sonu geciktirmek, bana değil karşı tarafa moral olacaktı. Bunun üzerine ben de teneffüse çıkmamın daha münasip olduğuna karar verdim.

 Sınıftan çıkıp binanın bahçe inen merdivenlerinin başına geldiğimde, gördüğüm manzara tam da tahmin ettiğim gibiydi. Son sınıftaki o çocuk yanına aldığı iki yardakçısı ile bahçede beni arıyordu. Henüz bahçeye adımımı bile atmamıştım. Bu işin okul çıkışına kalmayacağını anlayınca “tenha bir yer neresi var” diye düşünmeye başladım. Sonra aklıma alt kattaki koridorun büyük penceresinin önü geldi. Çünkü öğretmenler odası diğer binada olduğundan bu işler için daha müsait olacağını düşündüm. Onların beni fark ettiğini anlayınca, ben de onlardan habersizmişim gibi, bahçeyi seyrediyormuş gözükmek için herkesin bulunduğu alt kattaki büyük pencerenin önüne yöneldim. Beni görür görmez hemen hareketlendiler, belki de“Sınıfa kaçırmayalım” düşüncesi ile aç bir aslanın avına saldırması gibi arkamdan atıldılar. Artık; sözlerin manasını yitirdiği, gözlerin ise her şeyi apaçık haykırdığı andı. Bire üç hiç de adil değildi ama yapacak bir şey yoktu. Ve kavga başladı…

Vaziyeti bir noktaya kadar idare ettim. Ta ki kavgayı ayırmak isteyenler araya girene dek. Beni kolayca tutuyorlar ama onlar üç kişi olduğu için, birini tutsalar diğeri sıyrılıp bana rahatça vurabiliyordu. Böyle epey darbe aldıktan sonra birdenbire tanıdık bir ses işittim.

Daha önce sınıfta mert ve cesur biri olarak müşahede ettiğim Urfalı arkadaşın sesiydi bu. Hemen o da girdi kavgaya “Bırakın lan arkadaşımı! “ diyerek birine yumruk, ötekine tekme derken rüzgârın seyri bir anda değişti. Nusret-i ilahi en zor zamanda gelir dedikleri bu olsa gerek… Sonrasında geriye çekilmek mecburiyetinde kaldılar. Ama göz dağı ve tehditler savrularak tabi. “Yahu Urfalı sen niye kendini ateşe attın. Yok yere başını niye belaya soktun?” diye sordum. “Dayanamadım gardaş haksızlığa. Üçe bir kavga hiç adil mi? Hem mazlumun yanında olmasaydım vicdanım yer bitirirdi beni” dedi.

İşte hiçbir menfaate dayanmayan, ahlâkî değerlerimizin bizi bir araya getirdiği yıllarca sürecek dostluğumuz böyle başlayacakmış meğerse. Kendisinden yardım istemeye imtina ettiğim birkaç hatırlı abi kavgayı sonradan duymuşlar. Olaya müdahil olup ortalığı yatıştırdılar hemen. Bir daha da onlarla kavga falan olmadı.

Bundan sonra son sınıflar; ikinci sınıfların kolay lokma olmadıklarını, fütursuzca dolaşamayacaklarını anlamışlardı. Herkes daha temkinli ve daha düsturluydu. Şayet gereken cesaret gösterilmeseydi, Urfalı dostum nefsini düşünüp haksızlığa ses çıkarmasaydı, belki de bütün bir sene son sınıfların tahakkümü ve zorbalığı altında ezilecektik. Bu hadise bana bir hakikati daha göstermişti. Hiçbir muvaffakiyetin ya da muzafferiyetin kolay kazanılmayacağını, altında nice çileler ve meşakkatlere barındıracağını anlamamı sağlamıştı.

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Adem Demirkıran

Müteşebbis. Mütefekkir. Müşavir. Şair.

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu