
Ölüm ile ilgili konular açıldığında, insanlar daha “Ö” harfini dudaklarda gördüğü anda strese giriyor. Herkes alelacele konuyu geçiştirmek için uğraşıyor. Üstelik sevdiğimiz birini kaybetmek bağlamında bir tedirginlik de olmuyor genelde, bu yaşanan… Kendi ölümümüzü düşünmek, bir gün öleceğimizi düşünmek; yani nasıl öleceğimizi değil de bir gün ölü olacağımızı tefekkür etmek canlılığımızı bir anda elimizden alıp götürecek zannediyoruz. Biri ölüm konusunu açtığında onu o bahçeden uzaklaştırma gayretimizin altında, kendi kaçma isteğimiz yatıyor. Kolektif bir biçimde ölümü unutmayı diliyor; hatırlatıcılardan gizlenebildiğimiz kadar gizleniyoruz.
Ölüm ile ilgili konuları huzur içinde tefekkür etmek mümkün. Ama “daha gençsin, bu ne karamsarlık?” diyorlar. Doğmak kadar tabii, nefes almak kadar yaygın olan bir gerçeğe… Ve bu gerçek hakkında birkaç kelime edilmesine “karamsarlık” diyorlar. Neredeyse ölüm hakkında konuşmak yerine ölmeyi tercih ediyorlar!
Ölümü kaçınabileceğimiz bir şey zannediyor, günleri tefekkürden uzak değerlendiriyoruz. Şu hâlde ne yaşıyor, ne de ölüyoruz. Halbuki ölüm, düşünebilen her insanın daha ergenliğe varmadığı çocukluk sürecinde, hatta bazı çocukların 4-5 yaşlarında ebeveynine sorduğu ve anlamaya çalıştığı bir konu değil mi? Doğmak kadar hayatı hayat yapan bir olgu değil mi?
Ölüm ne demek, tanımı nedir, ölmenin sınırları neler, bunları düşünmediğimiz için hayatı da düşünmüyoruz. Belki de tam tersi, daha hayatı düşünmeyi beceremediğimiz için ölümü düşünmeyi hiç göze alamıyoruz. Fakat şöyle bir hakikat var ki, ölüm hayat demektir aslında. Sahiden, hayatı ölecek olmak oluşturmuyor mu? Şu an içinde yaşadığımız, düşündüğümüz, hissettiğimiz hayat; ölecek olmamız sayesinde yaşanmıyor mu?
Bu hayatın bir gün biteceği gerçeği, hayatımıza fazlasıyla canlılık katabilme potansiyeline sahip. Pek çok boyunduruktan kurtaran, kişiyi özgür kılan bir canlılık vadedebiliyor ölüm düşüncesi. İnsan kimin koyduğu belirsiz saçma sapan kural ve dayatmalara göğsünü gere gere meydan okuyabiliyor. Toplumsal dayatmaları, üç beş senelik değer yargıları(!), kabul görmek için verilmesi gereken tavizleri iki elinin tersiyle itebiliyor.
Yazılı olmayan bir ayıplama hali söz konusu bu konularda. Ölümü düşünmediğinde ve konuşmadığında, daha fazla yaşıyormuşçasına. Peki daha fazla yaşayabildik mi hiç bunca zamandır? Daha dolu, daha gerçek yaşayabildik mi hiç, bu konuyu bertaraf ettiğimizde?
Belki de çözüm, hiç ölmeyecekmiş gibi bu fikri hayatımızdan tamamen çıkarmak değildir.
Belki de ölüm, canlılığımızı bizden alıp götürmeyecek şekilde de tefekkür edilebilir.
Bir de tek tahammül edemediğimiz ölüm, ruhun bu dünyadan göçü anlamına gelen “ölüm” değil. Her zerremize, zihinlerde bıraktığımız her ize, her icraata öyle aşığız ve öyle bağımlıyız ki yaşadığımızı hissedebilmek için… Unutulmak, görülmemek, dikkat çekmemek, sessiz kalmak gibi sebeplerden dolayı hayatta bazı “an”lara dahil olamadığımız asgari ölümler bile tahammül sınırlarımızı zorluyor. Parçacıklı ölümlerimiz, mesela her mekânda ve her zamanda var olma aşkımızın ve ihtiyacımızın(!) tatmin edilmeyişi bile, pek ağırımıza gidiyor. Bu çıtkırıldımlık ise sahici, dobra, delikanlı bir hayat ile aramıza giriyor. Bu yarım yamalak ve ölüm korkusuyla kafeslenmiş nefes alış-verişler, Cahit Zarifoğlu’nun bir dizesindeki ifadesiyle “perde gibi” aramıza çekiliyor sahici bir yaşamak ile…
*
Evet, şu durumda ölümü hakiki manasıyla tefekküre cesaret edemeyişlerimiz çok da şaşırtıcı değil. Fakat altını çizmeden geçemeyeceğim; “daha gençsin, bu ne karamsarlık” diyenler göremiyor ki asırlardır cesaret en çok gençlerimize yakışmış ve de hâlâ en çok gençlere yakışıyor.
___________ _
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Ölümünü sevmeyen yaşamını sevebilir mi? Çok güzel, ibretli bir yazı… Tebrik ederim…
Farklı pencerelerden bakar gibiydi… Tebrikler.