Deneme

Sanat, Şair ve Derviş

İnsanın, sanatı temel ihtiyaç olarak hissetmesi ne büyük bir nimettir. Sanatı ilaç gibi bir iyileştirici olarak hayatında daima bulundurması bir yana… Ruhunun tuzu, ekmeği gibi addedip onsuz yaşayamaması da mümkün. Sanatla iyileşmek başka, sanatla nefes almak daha başka… 

Bu iki kıstas, ilhamla yol alan hakiki sanatkarlar için geçerli elbette… Sanat zannıyla vesvese edenlerden bahsetmiyoruz!

Gelelim esas mevzuya; görünürde siz yaşadığınız ve öğrettiğiniz sanatın bir temsilcisi, bir köprüsü olursunuz. Hâlbuki sanat sizi ömrünüzün başından sonuna kadar selametle geçiren görünmez bir köprüdür. Asıl sizi temsil eden odur. Bunun için elinizde tuttuğunuz o sanat alameti, -gah fırça gah kalem- hakikatte sizi size götüren somut, müşahhas bir ayağınızdır. Soyut adımlarınızı atan, hislerinizi harfe söze remze dönüştürense şüphesiz kalbinizin ayağıdır ve yola çıktığında nereye gideceğini çoğu zaman bilmez. Bu yüzden sanatın görünmez olan, mücerred yanı daima daha caziptir.

Dünyaya indi ineli kafesinde sıkılır ruh… Ayaklarının gayri ihtiyari farkındadır; gitmeye yollar arar. Malum, insan kendini de alemi de keşfe gelmiştir. Gözlerinin görüyor olması, hayret ilmini koyar kalbine! Önce alemi keşfedeceğim sanır ama bakar ki asıl alem, kendi içinde keşfe hazırlanmıştır! Kalbindeki gözü fark ettiğinde hayreti bırakır, hikmetle tanışır! Bakar ki hiçbir şey göründüğü gibi değil, bunca tezyinatlı remz içinde, binbir teferruatlı göremediği başka remzler var! Bu sefer pabuç giydiği ayağından başka ayaklar arar!

Varın bu keşif yolculuğunda, -yetenek bir yana- ilhâmın kıymetini siz düşünün! Hüner, kalemde, fırçada, istidadda sanılsa da hakiki hüner ilhamdadır. Ve o hüner sanatkarın kalbine verilmiş bir nimet, bir ihsan, adeta bir sanat rehberi, Rabbinden bir ikramdır. Mücerred, soyut sanat, kalbin ayağı ise -soyutun da ötesinde- mâverâlardan gelen ilham, kalbin kanadıdır. Bu yüzden her sanatkar bizi, daima durduğumuz yerden biraz daha ileriye götürür. Oysa sanat dahileri, bize sadece kanatlarını göstermekle kalmaz, bizi de kendileriyle beraber uçururlar.

Peki ya kalbin gözleri! Onlarla bakmaktan kim anlar? İşte bin yıllık bir şairle, bin yıllık bir dervişi ayıran o tuhaf değirmi nokta budur: Göz! 

Şairin bu manada bir gözü yoktur. Ama dervişin, dahası Allah adamlarının kalp gözü daima açık bakar. Evet ikisininki de yürüyüştür. İkisi de sanatla, fenle, dinle yürür. Ama görenin yürüyüşüyle, körün yürüyüşü hiç bir tutulabilir mi? 

Küçük bir sanatkarla, bir Allah adamı aynı mesabede olabilir mi? Zira bu manada İslam alimlerinin her nevi maddi manevi ilimle yoğrulmuş sanatları çağlara hükmeder, kalpleri mayalar, akılları tutar! İnsanlığın üstünde güneş gibi parıldar. İlim kitaplarından nurlar sağılır. Divanlarında hakikatler tomurcuklanır.

Sade sanatkarlar ise büyük bir merakla, görmeyi bekledikleri o ilahi aşkın peşinde ha bire kanat yakar, bundan da zevk alırlar. 

Fakat bu yolun sonu, encâmı henüz görünmemiştir. 

Ve şairdir, sonsuz bir merak içindedir. Okur yazar, okur yazar… Dünyadan önce karış karış, hezar adım kalbini gezer… Son nefesine kadar kalbinde, görecek bir göz arar…

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Ayşe Çamoğlu

Şair, Seyyah, Kemankeş, Aşçı, Kat’i

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu