
Hadisi şerifte, “Şiir, öyle bir sözdür ki, güzeli daha güzel, çirkini daha çirkindir” buyrulmuştur.
‘Güzeli daha güzel, çirkini daha çirkin’ olan şiirin, hepimize bir hitap ediş şekli; duygularımıza düşen bir remzi, ruhumuza çarpan bir yankısı var şüphesiz…
Buna mukabil şiirin görünen bir maddesi, metodu ve bu metodun işleyiş şekli olduğu da muhakkak. Bu muhakkakiyet içerisinde, elle tutulmayan, zor izah edilen bazı görünmez unsurlar mevcut. Bu yazımda, naçizane bunları ele almaya çalışacağım…
…
Güzel bir kelime kadrosuyla kurulmuş, ölçülü miyarlı bir şiir düşünün… Cümleler mantıklı, manalar yerli yerine oturmuş. Kafiyeler tamam… Fakat sanki bişeyler eksik gibi… Elle tutulmayan bir şeyler…
Nedir onlar?
Şiirdeki kelime kadrosunda mesela, basit bir kelimenin farkına vardıracak; hiçbir kelimenin basit olmadığını düşündürecek; kelime varlığını hissettirecek, mana derinliğini hatırlatacak zekice bir cümle olmalı…
Veya
bilmediğimiz, yahut az bildiğimiz bir kelimeyi; cümleyi tam anlamasak da hissettirerek bize öğretecek bir cümle yapısı aranmalı… Hasılı şiir, evvela hissettirmeli, sözlüğe hacet bırakmamalı…
Bu aradığımız incelikler, şiirin, hayretimizi harekete geçirmesi ve hakikati hatırlatması içindir.
Bu hatırlatış ise şair tarafından, bazen çarpıcı, sarsıcı bir dille; bazen ılık ılık, damla damla hassas bir üslupla; yahut coşku, yahut basit görünen fakat akla, kalbe, imana eşlik eden, DNA gibi tahmin edilebilir ama içine girilemez, bilakis dışarıdan merak ettiren, şaşırtıcı bir zekayla anlatılır.
Şairlerimizin her birini ayrı ayrı sevmekle beraber, yukarıda bahsettiğimiz unsurlara misal babında;
Yunus Emre hazretlerinde, çok kıvrımlı zekanın ve hassas bir ruhun, basit ve çok saf, yufkacık bir yankısını görürüz.
Bu basitlik, bildiğimiz basitliğin çok ötesinde; hem her kelime dağılıp gidecekmiş kadar sade ve hem de her kelime mıknatısla mana demirine yapışmış kadar sağlamdır. Çok acayip bir şeydir. Uçuşkandır. Tüy kadar hafif, şimşek kadar çarpıcı… Ne yerde, ne gökte… Talik yazı gibi, kalbinden çivilenmişçesine havada asılı…
Misal:
“Bir sinek bir kartalı kaldırdı vurdu yere/
Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu”
…
Görkemli ihtişamlı bir sözü, altın tepside sunmak ve gümüş kaşıkla ikram etmek kolay bir dekordur; divan edebiyatımızdaki gibi… O tepsiye herkes elini uzatmak ister fakat çoğunluk kendi fakrinden, elini uzatmaya çekinir ve nihayetinde ‘bir zamanlar o kadar zenginlik varmış ki’ demeye başlayan okuyucular, işi şiir dedikodusuna, hatta şair yarışına dönüştürürler. -Tahmin edileceği üzere, divan edebiyatımızı da pek sevmekle birlikte, bir ‘kelimede sadelik’ ve ‘söyleyişte üstünlük’ mikyası için bu misalleri teşbih etmekteyiz.-
Öyleyse devam edelim;
Bütün bunlara mukabil, Yunus Emre hazretleri, muhteşem paha biçilemez, adeta kırk karatlık bir sözü, toprak bir kapta sunar. Kabın toprak olduğunu gören herkes, elini bu kaba çekinmeden, hatta bazen Molla Kasım gibi, hoyratça uzatır ve hikmet balından yedikçe yer… İnsânat bir yana, sinek de yer, arı da yer, ayı da yer! Balı yedikçe de susar… Bu sefer okuyucular şairin marifet suyundan içerler. Suyu içtikçe hakikate kanarlar… Sadece insan değil, sinek de kanar, arı da kanar, ayı da kanar. Ruh hücreleri, üzüm taneleri gibi dolgunlaşır; kalben, zihnen ve bedenen doydukça doyarlar. Onun sofrasına oturan, kim olursa olsun, mümkün değil gülümsemeden ve doymadan kalkamaz. Hatta okuyucu, Yunus Emre’yi de şiiri de unutup, -şiirlerden öğrendiği kadar- kalbinin tad alma kabiliyeti istidadınca, bunu bir hayat şekline, kültüre, ahlaka dönüştürür. Tasavvuf ehli, Yunus Emre hazretlerinin şiirlerinden binbir manalar çıkarmış, yine de künhüne varamadık, itirafında bulunmuşlar…
…
Kalbi döndüğünce söyledi fakir… Haliyle şiir deyip, Yunus Emre hazretlerinden bahsetmeden geçemedim.
Gelelim kendi şiirimize;
herkesin bildiği bir konuyu, herkesin bildiği kelime ve kafiyelerle anlatmak, şiiri sıradan, papağan ezberi gibi rutin bir tekrara dönüştürür. Bunun için ‘herkesin bildiği konuyu’, ‘herkesin bildiği kelimelerle’, ‘özge’ cümleler kurarak ve hissedilmemişi hissettirerek anlatmak kıymetli… Farkındalık diyoruz! Fark edilmemişi fark ettirmek… Yani, zihin açmak… Hatta sadr genişletmek!
Peki nedir bu şiirde özgelik?
Kendine has olmak; değişik söylemek; üslubu ‘diger’ üsluplardan ‘başka’ olmaktır.
O halde, Mevlana hazretlerinin o muhteşem sözünü de hatırlayalım:
“Bütün sözler söylendi cancağzım/
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
İşte şiir deyince bunu anlıyoruz.
Yoksa, kuralına uygun kesilip dikilmiş her kumaşa ceket diyebiliriz. Fakat terzinin kumaşı kesmesi, hatta çizmeden kalıpsız ezberden kesmesi; dikmesi, hatta teyelsiz, zaten tabii bir hünerle, kaydırmadan birebir dikmesi; en mühimi de buna kendi üslubunu katması, tarzını göstermesi mühim…
Evet hepsi ceket ama biri çok havalı, şık artistik gösteriyor; divan şiiri gibi…
Hepsi ceket ama biri gerçekten çölde serin, buzda sıcak tutuyor; Yunus Emre hazretleri ve emsalleri gibi…
Bütün bunların yanında, bir ölçüsü, bir nizamı, hatta âruzî olduğu halde, ne ruhu ne bedeni ısıtan, insanın içini de dışını da çıplak bırakan o söz yığınlarına neden şiir dememek gerektiğini anlıyor olmalıyız.
Çünkü şiirde görünenin ötesinde, görünmeyen ölçüler de çok. Bu ölçülerden en mühimi ise en edebî olanı;
“Şiir güzeli güzel, çirkini çirkin olan sözdür.”
Vesselam…
———————————————————————
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Şu ana kadar Yunus Emre hazretlerinin şiiri ve şiir üzerine okuduğum en düşündürücü yazı olmuş. Yerimize mıhlandık, kaleminiz keskin olsun, misaller öyle güzeldi ki siz de düzyazı yazmanıza rağmen şiir çıkmış ortaya 👏🏻maşâallah efendim
Şiir seven ve istidadı olan kimseleri ümitlendiren, teşvik eden, aynı nisbette haddini/ilmini bilmeyi mühim saymayanı hizaya getiren bir yazı idi.
Kendi payıma düşeni ise fazlasıyla aldım.
Tebrik ediyorum.
Teveccühünüz kıymetli hemşîrem, teşekkür ederim 🙂
Estağfirullah… Teşekkür ediyorum…