Hikâye Yarışması (Toplam Ödül 18.000 TL)
Tahlil

Sisli Bir Karadeniz Masalı: Geride Kalan Mermanat Belgeseli Üzerine

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada gezinirken rastladığım ve sadece birkaç karesiyle beni içine çeken bir belgeselden bahsetmek istiyorum. Aslında dört yıl önce yayınlanmış ama keşfetmem biraz zaman aldı. Hikaye, Rize’nin Konak Mahallesi’ndeki Mermanat köyünde başlıyor ve bu hikaye küçük Damla’nın seslendirmesiyle ruhumuzda tozlu bir kapıyı aralıyor. Giriş sahnesiyle sizi daha ilk saniyeden efsunlu, karanlık ve karlı bir Karadeniz gününe götüren bu yapım, yalnızca bir belgesel değil resim tablosu gibi kareler sunuyor.

Belgeseldeki Kareler

​Yaklaşık on yıldır amatör olarak fotoğrafçılıkla ilgilenen biri olarak, fotoğrafın sadece bir görüntüden ibaret olmadığını, dondurulmuş bir “duygu” olduğuna inanırım. Bir anın ruhunu, ışığını ve o an hissettirdiklerini kaydedebilmenin verdiği his benim için pek kıymetli. Bu yüzden Mermanat, bir belgeselden ziyade bir fotoğraf sergisi gibiydi. Giriş sahnesinden itibaren sizi içine çeken o karanlık, karlı ve puslu Karadeniz atmosferi; Damla ve kardeşi Bahri’nin okuldan dönüşüyle başlayan ilk anlar, görsel bir şölenin habercisi. Özellikle Bahri’nin buğulu camdan dışarı baktığı kare; tek başına zihnime kazındı diyebilirim.

​Nuri Bilge Ceylan filmlerine ya da İran sinemasının o naif ama derin estetiğine aşina olanlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. Kimilerince “durağan” bulunan ama her bir karesine bakıldığında ruhu doyuran o şiirsel dil, belgeselin her geçişinde hayranlık uyandırıyor. Bu dil, seyrine doyulmaz manzarayla beraber Karadeniz’in çetin şartlarında erkenden olgunlaşmak zorunda kalan hayatların gerçeğini de içinde saklıyor.

​Küçük Omuzlardaki Büyük Sorumluluklar

Belgeselin merkezinde, zıt kutupların dengesini gözlemleyebilirsiniz: Yaşıtlarından çok daha erken büyümüş, vakur Damla ve çocuk neşesini henüz üzerinden atmamış haylaz kardeşi Bahri. Onların hikayesi, aslında bir “yoklukta var olma” çabası. Babaları büyük şehirde rızık peşinde koştururken, anneleri Karadeniz’in o sarp doğasında; çay bahçesi, ahır ve ev işleri arasında adeta mekik dokuyor. Bu yoğunluk içinde evin tüm ağırlığı ve kardeşinin sorumluluğu Damla’nın küçük omuzlarına biniyor. Ancak Damla sadece bir kardeş değil, aynı zamanda köyün diğer ucundaki sessizliğin de nöbetçisi.​

Köyün tek çocukları onlar. Bu sessiz coğrafyada en yakın yoldaşları ise onlara bebekken bakmış olan, şimdilerde ise ömrünün son demlerini çocuk sesine hasret geçiren Nokta Nene. Bahçede fasulye toplarken Nene’nin dudaklarından dökülen“Çocuklar çok arkadaştır bana. Onlar gitseler çok sıkılırım, onlarsız edemem; çok yalnız kalırım.” cümlesi, aslında sadece bir sevgi gösterisi değil; bir tutunma çabası.​ Bu cümleyle beraber ekranın önünde kendi babaannemle göz göze gelmiş gibi oluyorum. Zihnimde babaannemin o sarsıcı cümlesi yankılanıyor: “Yaşlının yüzü soğuk olur kızım, o yüzden pek geleni gideni olmaz.” Bu sözün ağırlığını, belgeselde ışıklar kesildiğinde Nokta Nene’nin karanlığın ortasında elinde tesbihiyle tek başına oturduğu o kare ile beraber daha çok iliklerime kadar hissediyorum. Yalnızlığın ruhun en kuytu köşesindeki o derin sessizlik olduğunu öyle çıplak bir şekilde yüzümüze çarpıyor ki; kalbiniz sızlamadan izleyemiyorsunuz. Ancak bu sessizlik yerini ara ara doğanın o zarif ve iyileştirici ritmine de bırakmıyor değil. İnsanın içindeki hüzün dallarda titrerken, tabiat kendi şiirini fısıldamaya başlıyor.

​Doğanın Ritmi: İspinozlar ve Cennet Hurmaları

​Belgesel sadece insanı değil, tabiatın kendi halindeliğini de işliyor. Nokta Nene, annesinin ölümünden bahsederken dala konan bir ispinoz kuşu bize göz kırpıyor ve ölüm üzerine yapılan o zarif teşbih sahnede beliriyor: “Bir kuş gelir de dala konar ya, kuş dala kondu. Daldan uçup gitti.” Kuş ögeleri yalnızca bununla kalmıyor. Kar usul usul yağarken yemliğe teşrif eden o mavibaştankara, bir dalda asılı duran cennet hurmasını yiyen siyah karatavuğun, hurmanın o turuncusuyla gözalıcı renk ahengi… Doğadaki bu uyum, çocukların o berrak dünyasıyla birleşince bizi belgeselin belki de en can alıcı sahnesine götürüyor.

​En Sevdiğim Sahne

​Belgeselin kalbime en çok dokunan, beni çocukluğumun o masum endişelerine geri götüren sahnesi; Damla’nın akşam karanlığında Nokta Nene’yi evine bırakırken kurduğu o bilgece cümlelerdi. Nene’nin tarif edemediği korkularını Damla kendince şöyle izah ediyor:

“Nokta Nene fazla korkuyor. Niye korkuyor ben bilmiyorum ama yani bilemesem daha iyi diye biliyorum. Belki üzülüyordur deyince, o yüzden sormuyorum. Belki bir olay olmuştur ve ondan üzülmüş korkmuş da olabilir…”

​Işıkların etrafında dönen bir güveyle kapanan bu sahne, sizi alıp çocukluğunuza götürüyor. Hani şu size çarpacağını düşünüp kokrtuğunuz ve bir ışığın etrafında neden döndüğünü anlamadığınız kelebek zannettiğiniz o güve. Işığa meftun o minik canlı, burada belki de Damla’nın şefkatini simgeliyor. Bir çocuğun, çoğu yetişkinin bile başaramadığı olgunluğu sergilemesi; karşısındakinin duygusunu deşmeden, sorgulamadan, sadece olduğu gibi kabul etmesi… İşte gerçek empati tam da bu sessiz kabullenişte saklı. Damla’nın o güzel kalbine sarılmak ve “iyi ki varsın” demek istiyorsunuz o an. Çocuk kalbindeki bu bilgelik, belgesel boyunca üzerimize çöken o ağır Karadeniz pusunu dağıtıp, ruhumuzda merhamet adlı bembeyaz ve tertemiz bir pencere açıyor.

Puslu Camların Ardındaki Berraklık

Damla’nın küçük kalbindeki o büyük bilgeliğe şahitlik etmek, bana uzun zamandır hissetmediğim bir dinginlik verdi. O bembeyaz ve tertemiz pencereden içeri süzülen ışık, aslında hepimizin ihtiyacı olan şefkatli, merhametli ve sırt sıvazlayan bakış açısı.

Eğer bugünlerde hayatın gürültüsünden ruhunuzun yorulduğunu hissediyorsanız; puslu bir camın arkasından Karadeniz’e bakmak, bir kuşun kanat çırpışında teselli bulmak ve sessizliğin sesine kulak vermek isterseniz bu belgesele bir şans verin. Mermanat, sadece bir köy hikayesi değil; hızla akıp giden modern dünyanın gürültüsünde unuttuğumuz o “durma” ve “hissetme” halinin zarif bir hatırlatıcısı.

Bazılarına göre bir Carpe Diem çağrısı, bazılarımıza göre ise tefekkür yolculuğunda kendi içimize bakma durağı… Şimdi bu yazıyı bitirirken kendime ve size sormadan edemiyorum: Diyelim ki o durakta indik.
Sahi, biz bu telaş içinde ne yöne gidecektik?

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Fatma Cirit

Riyaziyeci. Muallime. Aşiyan-ı mürg-i dil.

2 Yorum

  1. Belgeseli izlemistim diye hatirliyorum ama bu yazi uzerine bir kez daha izleyecegim. O cocugun masumlugu nenenin yalnizligi icime isledi ve cocuklugum. Ne kadar guzel yurege dokunan bir yazi olmus. Cumlelerin kalpte incelikle islendigi cok belli. Kalemine saglik 🌸

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu