HikayeHatıra

Minik Kurbağa

Vakit iyice ilerlemiş artık yatma vakti gelmişti. “Hadi çocuklar uyku zamanı, yatmadan önce dişlerinizi fırçalamayı unutmayın” diye seslendi anneleri. Çocuklar söyleneni yapmış, uyumaya hazır vaziyette yataklarında bekliyorlardı. Büyük kardeş annesine; “babam bize masal anlatsın da öyle uyuyalım” dedi ve ardından; “masal, masal, masal…” diyerek koro halinde seslenmeye başladılar. Baba, çocukların bu isteklerini kırmak istemiyordu ama anlatacak masal da gelmiyordu aklına. En nihayetinde “buldum” dedi baba ve ekledi:

– Çocuklar size minik kurbağa masalını anlatayım mı?

– Anlat, anlat. 

Ve baba anlatmaya başladı:

– Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer berber iken, pireler tellal iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bataklıkta yaşayan minik bir kurbağa varmış. Bu kurbağa, minik kurbağa olduğunu birinci sınıfa giderken, minik kurbağa piyesini canlandırmasıyla öğrenecekmiş. Bunun minik olmasının sebebi yoksul bir aileden dünyaya geldiği için veya iyi beslenemediğinden falan değilmiş. Babası gibi onun da boyunun kısa oluşundanmış. Belki boyu kısaymış ama düşünceleri ve konuşmaları ise çok büyükmüş.

– Baba bu nasıl masal böyle, sanki biz insanları anlatıyorsun gibi.

Dedi büyük oğlu. Babası da: 

– Oğlum buna masal derler. Masallar da hayal ürünü, gerçeklik dışı vakalar olabilir

Diyerek anlatmaya devam etti baba:

“Çocukken minik kurbağanın akranları “hangi oyuncağı alalım? Hangi oyunu oynayalım?” diye düşünürken, o ise evine, ailesine hangi ev eşyasını alabilirim, evde hangi işi halledebilirim diye düşünür, hayaller kurarmış. Ailesinin ne tarlası, ne toprağı ne de o toprağı işleyecek aleti, traktörü varmış. Ailesinin ırgatlıktan kazandığı, dişinden tırnağından artırdığı ile ancak üç beş cılız keçi alabilmişler. Eee tabi bu keçileri otlatma vazifesi de okuldan sonra bizim minik kurbağanınmış.

Arkadaşları kırlarda top oynarken, derelerde, çaylarda yüzerken o çayırlarda keçi güdermiş. Bizim minik kurbağa ancak kendini kurtaracak kadar çat pat yüzme biliyormuş. Akranlarını ise çok iyi yüzücülermiş. Çünkü tatillerde deniz kıyısında kamplar, piknikler yaparken ilerletmişler yüzmelerini. Arkadaşları çocukluk çağlarını umumiyetle oyun ve eğlencelerle geçirirken onunkisi hep çalışarak geçmiş.

Bizim minik kurbağa büyümüş lise çağına gelmiş. Tabii beden büyüyünce istekler, ihtiyaçlar gibi beklentilerde büyümüş. Küçük bedenine bakmaksızın en ağır işleri yapar hale gelmiş. Yoksulluğu, garipliği öyleymiş ki, okula gidebilmek için erkenden yola çıkar, otostop çeker, dönüşte de mutlaka otostopla dönermiş. Son çare dolmuşa, minibüse binermiş.

Lisedeyken, öğle arasında arkadaşları lokantalara, yemek salonlarına giderken, o ise evden getirdiği azıkla karnını doyurur bazen de kendi gibi garip iki kurbağa arkadaşıyla fırından aldığı taze ekmeği, kuytu bir kenarda bölüşerek yermiş. Ne varlıklı arkadaşlarından borç ister, ne de halini ortaya açarak bir kimseden yardım beklermiş.

Tabii bu zorlu şartlar bazı isteklerini dizginlese de bazı tutku ve heveslerinin önüne geçememiş. Bu hevesler de avcılık ve balıkçılıkmış. Bizim minik kurbağa ise balıkçılığı tercih etmiş. Çünkü balıkçılık, avcılığa nazaran daha az maliyetliymiş. Bir ip, bir kanca, topraktan solucan veya ekmekten ıslatma bir hamur, işini görüyormuş. Avcılıkta ise iyi bir tüfeğin yanı sıra her tetiğe basışta fişek masrafı varmış. Hele bir de karavana atışlar karşısında duyacağı mahcubiyet kendisini daha kötü hissettirecekmiş.

Üniversiteye gitmek gibi bir hayali veya derdi olmayan bizim genç kurbağa on yedisinde artık liseden mezun olmuş ve artık tek hayali evin üstüne bir ev yaptırabilmek ve bir de helal süt emmiş biriyle evlenebilmekmiş. Mezun olduğu yaz ayında diğer yaz aylarında olduğu gibi hemen işe başlamış. Ama bu sefer başka, öyle geçici mevsimlik işlerden değil, hayallerine giden kalıcı uzun soluklu bir iş hayatı düşlemiş.

Girdiği işyerinde maddi sıkıntılar baş gösterir olmuş, bu sebeple maaşları yatırmakta da bazı aksamalar yaşamışlar. Bu esnada minik kurbağanın bir haftalığına annesinin köyüne gitmesi icap etmiş. İşyeri, hem işlerin durgunluğu hem maaş ödeyememe gibi sebeplerle her ne kadar işe yeni başlayan bizim minik kurbağaya bir haftalık izini çok görmemiş. Minik kurbağa köye gitmeden önce kendi gibi garip büyüyen başka bir kurbağa arkadaşıyla konuşmuş. Çalıştığı işyeriyle devam etmeyeceğini onun çalıştığı işyerinden kendisine de iş ayarlamasını isteyip vedalaşmışlar.

Aradan üç dört gün geçmiş, öğle vaktiyle ikindi arası minarelerden yüreklere ateşler düşürecek olan kıvılcımın ilk parıltısı ” tık, tık” sesi duyulmuş. Çünkü ezan vakitleri dışında minareden gelen ses umumiyetle kimsenin hoşuna gitmezmiş. Ve ardından hüzünle okunan sela sesleri… Selayı duyanlar “acaba hoca kimin ismini söyleyecek?” diye pür dikkat kesilmiş. O boğuk hoparlörden ismi duyabilenler duyamayanlara söylenen ismi söylediği zaman “gerçekten o mu? denilen kişi meğer bizim minik kurbağaymış. “Acı haber tez yayılır” dedikleri bu olsa gerekmiş. Haberi alan -arkadaşları başta olmak üzere- herkes yıkılmış. Acaba milletteki bu üzüntünün sebebi: Minik kurbağanın kısa ömründe çektiği çileye miydi yoksa imkanı nispetinde ona yardımcı olamamaya mıydı?

Herkesin merak ettiği hadise şu şekilde vuku bulmuş: Bir gün öncesi bizim minik kurbağa annesinin köyünde kuzenleri ile balık tutmaya gitmiş. İlk gün iyi balık tutmuşlar. Ertesi gün ise tekrardan gitmiş balık tutmaya ama bu sefer yalnız. Beklenen saatte minik kurbağa gelmeyince meraklanıp aramaya koyulmuşlar. Bir de ne görsünler hiç yabancısı olmadıkları çayda girdaba yakalanan bir terlik olduğu yerde dönüp duruyormuş. Zaten acı manzara hemen kendini belli etmiş. Hadisenin bir bayılma mı yoksa bir düşme mi olduğu tam bilinemese de tek hakikat bu çileli hayata minik kurbağanın 17 sene gibi kısa bir zamanda veda etmesiymiş. Ve masalda burada bitmiş.”

Dedi baba gözlerinden akan yaşlarla. Ama çocuklar ne masalın sonunu duyabildiler ne de babalarının akan yaşlarını görebildiler. Çoktan uyumuşlardı.

___________ _

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Adem Demirkıran

Müteşebbis. Mütefekkir. Müşavir. Şair.

3 Yorum

  1. Bence çocuklar haklı
    Masalda anlatılmak istenen bir kurbağa ama genç yaşında ölen bir insan hikayesi.
    Hikayenin girişi, geleneksel masal girişinden sonra şöyle olmalıydı.
    Şehrin kenar mahallelerinden birinde derme çatma bir gece konduda yaşayan fakir, çelimsiz, kısa boylu, minik bir genç varmış. Herkes bu gence minik kurbağa dermiş. Minik kurbağa takma adı birinci sınıfa giderken, minik kurbağa piyesini canlandırmasıyla arkadaşları tarafından kendisine layık görülmüştü.
    Gerisi aynen kalabilirdi.
    Çocuklar haklı
    Ama sonuçta maksad hasıl olmuş. Masal bitmeden çocuklar uyumuş.
    Anlatım güzel, akıcı. Kurgu yazarın takdiri.. Tebrik ederim.

  2. kıymetli okuyucum; hikayenin giriş bölümüyle ilgili tavsiyeleriniz tam sizin bahsettiğiniz doğrultuda olmasa da farklı bir bakış açısı kazandırdı bana. Teşekkürler… Bu müessir hadiseyi, gerçek bir vakadan esinlenerek kaleme aldığım için; kurguda da olabildiğince aslını kaybettirmemeye çalıştım. Katkılarınızın devamını bekleriz…

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu