
Profesör derse başlamadan önce, gözlüğünün üzerinden sınıfa bir bakış atıyor. Herkes bu bakışın anlamını biliyor ve sınıf bir anda sessizleşiyor.
Profesör, az sonra son derece basit bir deney yapacaklarını söylüyor. Deney şu şekilde: Denek belli bir güzargahı olan kısa bir yoldan defalarca geçecek, gördüklerini not edecek. Bu iş için bir gönüllü gerekiyor.
Kimse bu deneyin amacını anlamıyor. Kafalarda soru işaretleri, herkes birbirine bakarken, arka sıralardan ürkek bir el kalkıyor. “Ben yaparım.”
Profesör, eline küçük bir not defteri ve kalem veriyor. Amfinin üst kapısından yola çıkmasını istiyor. Not defterinin içinde gideceği yolun krokisi var. Krokiye şöyle bir göz gezdiriyor. Okulun bahçesinden, kampüsten çıkılacak. Ormanlık yola sapılacak. Bu yolun bir tarafında orman, diğer tarafında gecekondular var. Yolun bir yerinde küçük bir yol ayrımı var. Sağdan ilerleyip kampüse geri girmesi gerekiyor. Amfinin alt kapısına bağlanıyor. Bu. Bu kadar.
“Peki.” diyor öğrenci. Yola koyuluyor. Hava ılık. Minik çalılıklar, arkada uzunlu kısalı binlerce ağaç, diğer tarafta gecekondular… Bahçelerinde sebzeler, meyve ağaçları, ipe asılmış yıkanmış çamaşırlar, yere atılmış bir küçük çocuk bisikleti, kirli ayakkabılar terlikler, bahçede yakılan ateşte kaynayan bir tencere… İki tarafta da dünya telaşı…
Gecekonduların birinin bahçesinde, bir adam dalları gökyüzüne uzanmış bir meşe ağacının en büyük dalını budamakla meşgul. Gövdeden çıkan 3 ana daldan en büyüğü… Bir süre adamı izliyor öğrenci. Bir açıdan tehlikeli bir iş. Dalın düşeceği yer iyi ayarlanmalı. Daldan kalan boşluk nasıl dolacak diye düşünüyor. Hala 2 büyük ana dalı duruyor ama dengesiz de bir görüntü bir bakıma.
Adamı izlerken birden bir minik çıtırtı geliyor ayağının altından. Bir salyangozun üzerine basmış yanlışlıkla ve kabuğunu kırmış. O kabuğa bakarken, büyük bir gürültüyle dal düşüyor. Adam gururlu.
Derken amfiye varıyor. Bu çok kısa bir tur. Notları bırakıp diğer tura başlıyor.
Bahçe, kampüs kapısı, sağa sapan yol, ağaçlar, gecekondular… Meşenin kestikleri dalını parçalara ayırmakla meşguller. Görevini tamamladı. Kışa yakacak odun olacak. Diğer tarafta bir minik kuş yuvasından düşüp can veriyor. Bu tur da tamamlanıyor. Notlar – yollar. Küçük bir erkek çocuğu bahçede atılmış duran bisikleti yerden alıyor. Tekerlekleri çamur içinde. Yüzü kıpkırmızı, terlemiş. Acelesi var, belli ki diğer çocuklara yetişecek. Yerdeki sümbüller dikkatini çekiyor. Ne hoş bir koku. Ateşteki yemek fokurdamaya başlamış. Kadın geliyor, bir tur karıştırıyor. Tur sonu. Notları teslim ediyor. Tekrar yola koyuluyor.
Küçük çocuk arkadaşlarının yanında. Hepsi bir şeyin başına toplanmışlar. Göz ucuyla bir bakıyor. Uğur böceği… Sanki yeni bir dünya keşfetmiş gibiler. Çocuklardan biri parmağını uğur böceğinin tam önüne koyuyor. Uğur böceği yön değiştiriyor. Çocuk ısrarlı. Birkaç denemeden sonra uğur böceği çocuğun parmağına tırmanıyor. Hepsinde müthiş bir heyecan, çocuk gururlu. Bir elinden diğerine yürütüyor böceği, sonra diğerine… “Uç uç böceğim annen sana terlik pabuç alacak…” diye hep bir ağızdan şarkı söylüyorlar. Böcek kanatlarını açıp hızla uçuyor. Ardından bakakalıyorlar. Bu turu da böylece bitiriyor.
Bu kadar kısa bir güzergahta daha başka neler görebileceğini merak ediyor. Tekrar çıkıyor yola. Okulun bahçesinde yavru köpekler var. Birbirlerini kovalayıp boğuşuyorlar. Kampüsten çıkıyor. Bu kez göz ucuyla yan yola bakıyor. “Esas yol burası değil, neden acaba?” diye düşünüyor. “Oradan gitsem nereye varırım, deneye zarar gelir mi? Neyse…” diyip yine asıl yoldan ilerliyor. Sümbüllerin ve yemeğin kokusu birbirine karışmış. İştahı kabarıyor. Ateşte hala biraz odun var. Kadın pişen yemeği indirip başka bir tencere koyuyor. Adam odunları düzenliyor. Çocuk arkadaşlarıyla. Her şey kendi düzeninde. Ormana bakıyor göz ucuyla. Hafif bir rüzgar… Ağaçlar salınıyor. “Ormanda ne hikayeler var kim bilir?” diye düşünüyor. Yola bakan çalılara göz gezdiriyor. Top top, bembeyaz çiçekleri olan çalıya yaklaşıyor. Beyaz çiçeklerin altı simsiyah böceklerle dolu. Üşüşmüşler saflığına. Çiçeğin resmini not defterine alelacele çiziyor. Bu turu da tamamlıyor.
“Bu yeni turda hızımı biraz düşürsem mi?” diye düşünüyor. Nasılsa zaman kısıtlaması yok. Sadece durmadan aynı yolu yürümesi gerekiyor. Bahçede köpek yavrularına bakıyor. Koşarak yanına geliyor yavrular. Oyun istiyorlar. Bir dal parçasını eline alıyor. Yavrular heyecanla kuyruklarını, kulaklarını sallıyorlar. Nefes nefeseler. Atacakmış gibi yapıp atmıyor. Heyecanı tırmandırıyor. Birkaç kez yavruları bu şekilde kandırdıktan sonra dalı alıp çok uzağa fırlatıyor. Kampüsten çıkıyor.
Gecekonduya bakıyor. Adam işi iyice ilerletmiş. Odunları taşımaya başlamış çoktan. Çocuk havası sönmüş lastik bir topla 3-5 arkadaşıyla kan ter içinde maç yapıyor. Kadın yemek telaşında. Akşama az kaldı. Her şey akışında. Buradan belki 10. geçişi olmasına rağmen kimse onun farkında değil. Bir durup düşünüyor. “Ben ne yapıyorum şu an? Buradan defalarca geçmemin ne anlamı var? Burada günlük yaşamın basit ve tatlı telaşından başka ne var?” Ardından ormana bakıyor. Karıncalar kendi yolunda, kuşlar yuvalarında, börtü böcek, çiçekler, dallar, yapraklar her şey yerli yerinde.
Derken gözü yan yola takılıyor. Orası güzergahın dışında ve oradan gitmesinin cezai bir yaptırımı yok. “Bir göz atabilirim belki” diye düşünüyor. Yolun önünde dikenli çalılar var. Kalın ve büyük örümcek ağları doldurmuş çalıların aralarını. Bu haliyle biraz ürkütücü. Ama yine de çekici. Çalıyı aralıyor. Ayağının altında çıtır çıtır kuru dallar eziliyor. Görüyor ki burası farklı bir yol ya da bir kestirme gibi bir yer değil. Sadece bir girinti. Tozdan topraktan göz gözü görmüyor. Kırık ve açık bırakılmış bir çekyat var. Kirden kaskatı kesilmiş eski kıyafetler, gazeteler, kutular, resimler, kırık dökük oyuncaklar… “Bunları not etsem mi acaba?” diye düşünüyor. Ama not etmiyor. Bu eşyaları karıştırmak için delice bir istek duysa da bu çok ahlak dışı geliyor. Gidip izin almayı düşünüyor. Hepsi çok fazla geliyor. Hem burası bariz çöp. Belki de değil… Her neyse, başkasının çöpünde ne arıyor? Oradan çıkıp yoluna devam ederken, gördüklerini not etmiyor.
Yeni bir tura çıkıyor. Kadın ocaktaki diğer tencereyi de indirmiş. Artık ateş de kalmamış. Odunlar kül olmuş sönmek üzereler. Çocuk elinde küçük bir sopayla toprağı eşeliyor. Yanında küçük bir kova var. Ona kum mu dolduracak, ne yapacak? Adam budadığı ağacın altında dinleniyor. Akşam olmak üzere. Ormana göz atıyor. Orman… Derken kendini istemsizce gizli girintide buluveriyor. Ağzı açık kırık çekyat, keşfedilmeyi bekleyen bir hazine gibi görünüyor gözüne. Biraz daha yakından bakıyor. Gazeteleri alıp kenara atıyor. Gazeteleri kaldırmasıyla beraber altından bir sürü böcek sağa sola kaçışıyor. İfşa oldular. Kırık oyuncak parçalarına bakıyor. Bir küçük araba tekerleği, bir oyuncak çaydanlık kapağı, birkaç lego, askerler, kırık bir tabanca ve 12 renkli bir rubik küp…
12 renkli rubik küp çok dikkatini çekiyor. Tozdan ve güneşten renkleri solmuş. Renklerine göz gezdiriyor. 6 rengi çözülmüş. Üst kısmı bitmiş yani. 6 renkse hala karışık. Birisi bu çılgınlığı çözmek için epey uğraşmış anlaşılan. Sonra her ne olduysa vazgeçip buraya atmış. “Acaba devam etsem mi?” diye düşünüyor. Ama sonra fark ediyor ki alttaki renkleri çözebilmek için üstteki renkleri de bozması gerekecek ve bu çabaya değmeyecek. Rubik kübü bir kenara ayırıp koyuyor. Burada çok oyalandığını fark edip amfiye dönüyor.
Artık akşam vakti… Amfide kimse yok. Deney sabaha kadar sürecek. Notları bırakıp çıkacak. Ayaklarında derman kalmayıncaya kadar gidiyor geliyor, gidiyor geliyor. Orman karanlık. Aile, evine çekildi. Yemeklerini yediler. Evin bir penceresinden ışık geliyor sadece.
Gizli girintiye gidiyor. Oradan başka bir yerde görülecek bir şey yok. Çekyatın kenarında, çekyata yaslanmış bir çerçeve gözüne çarpıyor. Üzeri gazete kağıtlarıyla kaplanmış ama gazete kağıtlarının yarısı yırtılmış. Her bir noktası toz tabakasıyla kaplı. Çerçeve boş gibi geliyor önce. Sonra kaldırıp bakınca, çerçevenin dibinde birikmiş puzzle parçalarını görüyor. Muhtemelen büyük bir emekle tamamlanmış, yapıştırılıp çerçeveletilmiş. Acaba ne resmiydi? Ve ne olmuştu da parçalar bir arada duramaz hale gelmişti? Yeniden dökülüp çözülse tekrar yapıştırılsa tutar mıydı?
Sürekli gidip gelmekten çok yoruluyor. Belki 100 kez gidip geliyor. Artık ayaklarında derman kalmıyor. Bir an önce sabah olmasını istiyor. Sonra kırık çekyata bakıyor. Kapatıp biraz uzanıp dinlense mi acaba? Hem burada onu kimse rahatsız edemez. Bulamazlar da… Çekyatın arka tarafına geçiyor. Kaldırmaya çalışıyor ama sıkışmış, beceremiyor. Sonra ön tarafına geçiyor. Kendini kollarından asılıp ağırlığını vererek kapatmaya çalışıyor. Yine olmuyor. Yayları bile fırlamış yerinden. Burada ona yatacak yer yok. El mahkum sabaha kadar gidip geliyor.
Sabah uykusuzluktan ve yorgunluktan bayılmak üzereyken nihayet deney bitiyor. Profesör notları alıyor. İnceliyor. Bu uzun soluklu bir deneyin, sadece bir ayağıymış. Başka kişilerle başka günlerde devam edecekmiş.
Deneyin amacı, varılması beklenen sonuç açıklanmıyor. O gün ve gece üzerine uzun uzun düşünüyor. Başka bir günde deneye dahil olsaydı neler değişirdi? Belki evde başka bir gündelik telaş? Pişen farklı bir yemek, belki yağmur fırtına, belki evde misafirler, belki çocuk hasta evde yatıyor… Neyi görmesi gerekiyordu? Her geçişte değişenler mi aynı kalanlar mı? Belki de değiştirilemeyenler, çözülemeyenler? Her ne yaşanacak ise… Başı belli, sonu belli… Kaçış olarak görülebilecek tek yer çöp. Aynı yolu tekrar tekrar yürümenin ne anlamı olabilir?
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.