Hikaye

Sefername-i Dervişan: Kaymakamın Dervişle İmtihanı (1/2)

Kaymakam bey, yeni tayin edildiği ilçeye gitmek için bindiği tayyare, yöre halkının “Doğu’nun Paris’i” dediği İl merkezine indiğinde, içinden “Bu mu Doğu’nun Paris’i”? demekten kendini alamadı.

Kaymakam beyin makam şoförü iki koruma polisi ile meydanda hazır bekliyordu. Hiç vakit kaybetmeden makam aracına bindi. Nezaketen İl valisini ziyaret etmek icab ediyordu.

Valiyi ziyareti kısa sürdü. Meslekte abi sayılan validen ilçe ile ilgili genel bir bilgi aldıktan sonra yola çıktı. İlçeye doğru yol alırken sağda masmavi göl, solda ise enva-i çeşit, yemyeşil, birçoğu rengarenk çiçeğe ev sahipliği yapan meyve ağaçlarının güzelliği nefesini kesti. Engin bir deniz gibi duran, sürekli maviden laciverte, lacivertten yeşile, yeşilden süt beyazına dönüveren bu berrak suya göl demek haksızlık olurdu. Bu güzel manzara arasında on beş yirmi dakika hızla gittiler. Muhteşem manzaraya şahit olduktan sonra içinden bu kez “Bu güzelliğin yanında Paris ne ki;” demekten kendini alamadı.

Kaymakam, Doğu’ya doğru Ankara’nın ötesine geçmemişti. Tayini bu ilçeye çıkınca biraz da tedirgin olmuştu. Şimdi ise daha önce neden doğuyu gezmediğine, görmediğine hayıflandı.

Araba gölden sola doğru ayrılıp bir müddet gittikten sonra tayin olduğu ilçenin levhasını gördü. Ok işareti sağı gösteriyordu. Sağdan kısa bir müddet ilerledikten sonra sürekli yokuş aşağı yol almaya başladılar. Az önceki muhteşem manzara sırra kadem basmıştı. Etrafta ne bir ağaç ne bir yeşillik ne de bir su görünüyordu. İçi sıkıldı. Susuz, kuru, dar vadinin dibini gördükten sonra yukarı tırmanmaya başladılar. Geniş bir platoyla gün yüzüne çıktılar. Bu platonun dört bir tarafı fazla yüksekliği olmayan tepelerle çevriliydi. Tepelere yaslanmış kutu gibi toprak damlı, beş altı köy vardı. Tek bir tanesinde yeşillik, ağaçlık vardı. Diğerleri kupkuruydu. Bir müddet sonra aşağı doğru inmeye başladılar. Kaymakam bey şaşkınlık içinde “Acaba az önce indiğimiz kuru kara bir vadiye daha mı iniyoruz?” diye düşünürken bir virajı döndüğünde gördüğü manzara karşısında neredeyse dilini yutacaktı.

Yemyeşil bir vadiyle karşılaştı. Sağ tarafta otuz metre yükseklikteki tepenin bir noktasından çıkan muazzam su, yola doğru taşların üzerinden akarak geliyordu. Oluşan köpüklerden bembeyaz görünüyordu. Yolun altındaki menfezden vadideki nehre karışıyor, yol boyunca gittikleri yöne doğru akıp gidiyordu. Şoföre ” Burada dur!” dedi. Araba yol kenarında durdu. Arabadan indiğinde tepeden aşağı doğru coşkulu akan şelalenin soğukluğunu yüzünde hissetti. Etrafta mangalını yakan, piknik yapan aileler vardı.

Şelalenin güzelliği karşısında şaşkınlıkla, yanındaki korumasına “Bu ne böyle?” dedi. Koruma; “Sayın Kaymakamım buraya ‘Beyaz su’ derler. İlçemizin mesire yerlerinden birisidir. Suyu çok güzeldir, içebilirsiniz. Karıştığı nehir de ilçe merkezinden geçmektedir.” dedi. Kaymakam bey şelaleye indi. İki avucuna aldığı suyu yüzüne çarptı. Gerçekten buz gibiydi. Bir avuç da içti. Arabaya binip yola devam ettiler. İçinden de “Dur bakalım daha ne sürprizlerle karşılaşacağım?” dedi.

Vadiyi, berrak ve çağlayan sularla beraber indiler. Vadinin başka bir vadiyle kesiştiği yer, yeni vazife yeri olan ilçenin merkezi idi. Birleşen diğer vadiden de bir çay geliyordu. Suları kırmızı toprak ile bulanıktı. Kahverengi akıyordu. Berrak su ve bulanık su ilçenin merkezinde birbiriyle çatışıyor, aşağı doğru daha gürültülü bir şekilde akıp gidiyordu. Koruması bu iki çay hakkında bilgi verirken; “Efendim, bu iki çaydan berrak olanında alabalık, bulanık olanında ise sazan balığı bulunur. Birleştiği yerden itibaren ise her iki cins balıktan da bulunur. Berrak suyun alabalığı ise daha lezzetlidir.”

İlçeye girerken kaymakam beyin dikkatini celbeden şeylerden birisi de berrak çayın üzerindeki tahta köprüler oldu. Bu tahta köprüler, karşı karşıya iki sıradan ibaret olan çarşıdaki dükkanları birbirleriyle birleştiriyordu. Hem yaya geçişini sağlıyor hem de genişçe inşa edilen bu tahta köprülerin üzerine konan sehpaların etrafındaki kürsülerde oturan hem sohbet eden ve hem de çağlayan berrak suyun sesini dinleyerek çayını yudumlayan ilçenin ahalisi için güzel bir mekân oluyordu.

İki çayın birleştiği yerde büyük bir betonarme köprü vardı. Makam aracı bu köprüye girmek için sola döndüğünde karşıda vazifesini ifa edeceği Kaymakamlık binasını, halk diliyle hükümet konağını gördü.

Şoförüne durmasını işaret etti. Makam aracından yavaşça indi. Köprünün üstünde durdu. Etrafı seyre daldı. Ayağının altında birleşen berrak ve bulanık iki nehri uzun uzun seyretti. Başını kaldırdı. Yüce dağların bir kolu iki nehrin arasını ayırmış, önünde nihayete ermişti. Dağın zirvesini görmek için başını kaldırdı, kaldırdı, gökyüzü ile birlikte dağın zirvesini de nihayet gördü. Sağına dönüp baktı. İlerde Kaymakamlık binasından hemen sonra başlayan dik yamaçların nihayetini görmek şapka düşürtecek derecedeydi. Yamaçları, siyah kayalıklarla birlikte seyrek olarak o kayalıkların arasından neşv-ü nema bulmuş meşe, şimşir ve ardıç ağaçları vardı. Arkasına döndü. Birleşen iki nehir, birbirlerine kavuşmanın muhabbetiyle, şen şakrak aşağı doğru akıyordu. Ufka baktığında yine sanki nehrin önünü kapatmış yüce dağlar gördü. Bu nehre, dağlar bent olacak ve yarına kadar ilçe baraj suları altında kalacak hissine kapıldı. Soluna döndüğünde ilçenin tek caddesi, cadde üzerine dizili derme çatma çoğu vitrinsiz, toprak damlı, bazıları iki katlı dükkanlar; yükselen dik yamaca yapışık, arka arkaya dizili üç dört sıra ev; evlerin hemen arkasında dimdik yükselen, karşısındaki yamacın aynası vasfında dağlar gördü.

Kaymakam beyin ilçeyi tetkiki üç beş dakika sürdü. İlçenin bütün tarlaları birbirine eklense memleketindeki düz ovada iki yüz dönümlük bir tek tarla kadar değildi. Bu insanların böyle bir yeri mesken seçmelerinin sebebi neydi acaba, geçimlerini nasıl sağlıyorlardı? Umumi olarak ilçe, ova insanı olan kaymakam beye oldukça enteresan gelmişti.

Korumaları etrafı pür dikkat tarıyor, herhangi bir menfi vaziyete mahal vermemek için azami gayret sarf ediyorlardı.

Yetmişli yıllardı. Altmış darbesinden sonra çıkarılan yeni anayasa ile özgürlükler(!) olabildiğince genişletilmiş, sivil toplum kuruluşları, özellikle dernekler halinde mantar gibi çoğalmıştı. Polisler, Pol-Der, Pol-Bir; öğretmenler, Töb-Der, Möd diye tam aksi fikre sahip gruplara ayrıldığı gibi bütün meslek mensupları, işçiler, memurlar bu tür dernekler vasıtasıyla ikiye ayrılmıştı. Aralarında mücadele silahlı safhaya kadar gelmiş, dernekler birer terör hücresi halini almış, şehir merkezleri dahil caddenin solu, caddenin sağı, sağ mahalle, sol mahalle diye bölünmüştü. Şehir ve kasabalarda emniyetle gezilemez hale gelmişti.

Kaymakam bey bu vaziyetten dolayı ailesini memleketinde bırakmış, kendisi canını dişine takarak iki yıllık görev süresini tek başına bitirmeyi hayal etmişti.

İki yüz metre ilerdeki kaymakamlık binasına gitmek için tekrar makam aracına bindiğinde kafası epeyce karışıktı.

Kaymakamlık binasının önünde kendisini bekleyen müdür ve memurları ile tanışıp tokalaştıktan sonra odasına girip makamına oturdu. Kendisini oldukça yorgun hissediyordu. Arkasına iyice yaslandı. Hemen önüne gelen buharı tüten çayından bir yudum aldı. Çay, kendisine iyi gelmişti. Odasının manzarası, dağlardan ve vadinin iki yakasına sıralanmış, en fazla iki katlı toprak damlı evlerden ve ilçenin dört bir tarafını çevreleyen dağ yamaçlarından ibaretti.

***

Devlet makamlarında eskiden beri devam eden, yazılı olmayan bir gelenek vardı. Her makam sahibi, vazifesi bittikten sonra masasındaki sümene, sonraki kaymakam için bir not bırakırdı. Bu notta idaresi altındaki yerde en güvenilir, en dürüst, sözüne itibar edilen, istişare edilebilecek eşrafın ismi yazılırdı.

Yeni kaymakam, makamına oturup sümeni açtığında notta “Şeyh Seyyid derviş” isminin yazılı olduğunu gördü. Kaymakam bu isme oldukça şaşırdı. Şeyh, Seyyid, derviş, ağa, sofi, mürit, hacı unvanları Cumhuriyet devrimleri ile yasaklanmıştı. Bu unvanlarla arası hiç yoktu. Onların adam yerine konulacak bir tarafının olmadığına inanırdı. Selefine böyle bir not bıraktığı için içinden kızdı. Bu kadar yıl okumuş, siyaset, politika, idare, sosyoloji, felsefe üzerine tahsil yapmış bir kaymakamın kalkıp bir dervişle istişare etmesini hiç hoş karşılamadı.

***

Vazifeye başlayalı bir hafta kadar olmuştu.

O gün odasına girip henüz makamına oturmuşken içeri özel kalem müdürü girdi. Saygıyla selam verdikten sonra ” Efendim, Seyyid Derviş sizi ziyarete geldi.” dedi. Kaymakam heyecanlandı. Bu derviş hakkındaki fikri belli ise de meslektaşının bu notundan sonra kendisini merak etmiyor da değildi.

“Gelsin” dedi.

Derviş içeri girdi.

Kaymakam bey, içeri giren dervişi tecessüs, dikkat, alaka ve teyakkuzla takip ediyordu. Meslektaşına bu kadar tesir eden şahsı bütün his uzuvları ile anlamaya çalışıyordu. Yerinden kalkmadan, uzatılan elini sıktı. Derviş kendisini tanıtırken hiçbir unvan kullanmadı. Sadece ismini söyledi. Gösterilen yere oturdu. O güne kadar otuzdan fazla kaymakamı karşılayan derviş bu konuda oldukça tecrübeliydi. Kaymakamın kendisini tetkik ettiği gibi O da kaymakamı tetkik ediyordu. Kendisinden hoşlanmadığını hemen anladı. Onun için de kendisi söze girmedi. Sadece “Hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz. Bu yeni vazifenizde inşallah muvaffak olur, ilçe halkından memnun kalırsınız.” dedi.

Kaymakam, “Teşekkür ederim.” dedi ama bu inşallah, maşallah kelimelerinden hiç hoşlanmıyordu. İçinden yine “İnşallahla maşallahla başladık. Çalışmadan kafa yormadan inşallahla maşallahla nereye kadar!” dedi.

Bir müddet sessizlikten sonra kaymakam bey, masasının üzerinde bulunan dosyalardan birini önüne çekti ve incelemeye başladı.

Devlet ricali jargonunda bu hareketin anlamı “Benim işim başımdan aşkın, seni dinleyecek halde değilim. Lütfen kalkıp gider misin?” manasındadır.

Tecrübeli Derviş mevzuyu hemen idrak etti.

“Devlet ricalinin işi başından aşkın olur. Ben müsaadenizi istirham edeyim.” dedi, ayağa kalktı. Kaymakam bey, oturduğu yerden elini uzattı. Derviş tuttuğu eli sıktı, hemen bırakmadı. “Allaha ısmarladık demeden önce size hatıra olarak bir cümle bırakmak istiyorum.” dedi.

Kaymakam, “Buyurun.” demek mecburiyetinde kaldı.

Derviş, tane tane, yavaş yavaş “Medeniyet, tamir-i bilad, terfih-i ibad ve şefekati halkullahtır.” dedi. Kaymakamın elinden elini çekti, kapıya doğru yürüdü.

Kaymakamın eli bir müddet havada kaldı. Dervişin sarfettiği cümleyi anlayamadı ise de söz beynine mıh gibi çakıldı. Ne demek olduğunu araştırmak için, kendine geldiğinde önündeki kâğıda hemen not etti, sümenin altına koydu.

Bu Derviş hiç de tahmin ettiklerinden değildi. Başında sarığı, sakalı, cübbesi yoktu. Oldukça zarif, koyu kahverengi bir takım elbise giymişti. Bej rengi gömleğine koyu kahve bej baklava dilimli kravatı çok yakışmıştı. Düzgün traşlı idi, bıyıkları gür, simsiyah ancak üst dudağı hizasından düzgünce kesilmişti. Simsiyah saçları arkaya doğru taranmıştı. Saçları hafifçe dökülmüş, alnı genişlemişti. Simsiyah gözlükleri, bıyıkları ile mütenasipti. Gözlerini göstermeyen siyah gözlüklerini garipsemişti. Gözlük, çehresine gizemli bir mânâ katmıştı. Kara gözlüklerinin arkasında görünmeyen gözleri kendisine bir sır âlemi gibi gelmişti.

***

Kaymakam bey yeni yeni intibak ettiği bu ilk vazife yerinde, öğle mesaisi arasında ilçenin tek ana caddesinde, arkasında iki korumasıyla yürüyüşe çıkmıştı. Karşılaştığı halka başıyla selam veriyor, halk da kemal-i hürmetle selâmını alıyordu. Dükkanının önünde oturanlar da yaşlısıyla, genciyle hürmetle ayağa kalkıyorlardı. Üç beş dakikalık yürüyüşten sonra ilçenin nihayetine varmıştı. İki nehrin birleşen suları burada daha hızlı ve gürültülü akıyordu. Nehir kıyısında, yerden biraz yüksekçe bir düz kaya üzerinde birkaç kişinin oturduğunu gördü. Onlardan biri ayağa kalktı;

– Kaymakam bey buyurun bir çayımızı için.

Kaymakam bey hemen dervişi tanıdı;

– Ben senin çayını içmem.

Derviş, hiç şaşırmadı, alınganlık dahi göstermedi;

– Siz bilirsiniz Kaymakam bey.

Kaymakam bey geri dönüp gitti.

Dervişle birlikte olanlar kaymakamın bu davranışını şaşkınlık ve hayretle karşıladı. İlçenin en güvenilir, en sevilen eşrafına bu şekilde terbiyesizlik ne demekti? Onların içlerinden böyle düşünmelerine rağmen Seyyid bu duruma pek de şaşırmamış gibi görünüyordu. Hatta bu tavrı olgunlukla karşılamıştı. İçlerinden biri hepsine tercüman olmuş gibi;

– Kaymakam beyin bu tavrına anlam veremedik efendim.

Derviş, kaymakam beyin kendisine karşı bu menfi tavrının sebebini gayet iyi biliyordu.

Cumhuriyetin kaymakamı, yeni rejimin bir temsilcisiydi. Bu yeni rejim, Avrupa’nın en güçlü devletleri olan İngiltere, Fransa ve İtalya’nın birleşerek İstanbul’u işgal etme, Osmanlı imparatorluğuna son verme hayâliyle Çanakkale boğazını geçme teşebbüsünün, hiç beklemedikleri bir mukavemet ile Osmanlı’nın iki yüz elli bin gencinin şehadetine ve kendilerinin de bir o kadar askerinin telef olmasına rağmen geçemedikleri Çanakkale boğazının önünden mağlubiyet ve zilletle ayrıldıktan iki sene sonra, bu defa hiçbir mukavemetle karşılaşmadan İngilizlerin İstanbul’u işgal etmesi üzerine o günkü Osmanlı padişahının İstiklal için işgal altındaki İstanbul’da yapılacak bir şey kalmadığını, İstiklal harbinin Anadolu’dan başlatılmasının elzem olduğunu görerek böyle bir hareketi tensip ile yardım etmesi ve desteklemesi üzerine Anadolu’nun, genci, yaşlısı, kadını, erkeği, kızı, kızanı, imamı, şeyhi, dervişinin ve topyekûn halkının kıyamı ile işgal kuvvetlerinin memleketten kovulması, İstiklal harbinin kazanılması, İngiliz’in de işgal ettiği İstanbul’dan, geldiği gibi gitmesi ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin rejimiydi. Bu rejimin, sağlam bir temele oturtulması ve ilelebet ayakta kalması için iyi niyetle bazı kaideler ihdas edilmişti. Bunlardan en önemlisi din ile devlet idaresinin birbirinden ayrılması olan laiklik ilkesi idi.

Bu ilkenin tesis amacı, her vatandaşın kendi dinini serbestçe yaşaması, devletin ise her dine, her inanca eşit mesafede durması ve hepsini devlet şemsiyesi altına almasıydı.

Ancak bu ilke, elli yıllık süre içinde, bazı İslam düşmanı mihraklar tarafından tesis edilme amacından tamamen saptırılarak din düşmanlığına tebeddül etmişti. Onlara göre bu ilkenin fiiliyatta iyice yerleşmesi için cemiyetin İslâmî kaidelerden tamamen koparılması icab ediyordu. Dini hükümlerin kanunlaştırılması için teklif dahi edilemeyeceği hükmü Anayasaya konuldu. Kur’an-ı kerim kursları, medreseler, tekkeler kapatıldı. Ezan Türkçeye çevrildi. Müslüman kıyafetleri, unvanları yasaklandı. Dini inançlarını yaşama konusunda azınlıklara herhangi bir baskı yoktu.

İstiklal harbine birlikte katıldıkları, din adamlarının, şeyhlerin, âlimlerin, imamların, zaferden sonra sanki harbin müsebbibi imiş gibi önce sarıkları başlarından alındı, sonra tekkelerine, medreselerine, unvanlarına yasak getirildi.

İslâm hukuku kaldırıldı. Medeni kanun İsviçre’den, ceza kanunu İtalya’dan, İdare hukuku, Fransa’dan, Ticaret hukuku Almanya’dan iktibas edildi. Tevhid-i Tedrisat kanunu ile tüm dini eğitimler yasaklandı. Dini ve din duyguları yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edenler hakkında ceza maddesi ihdas edildi. Aynı kötü niyetli kimselerce bu madde de esas amacından saptırılarak Müslümana işkence aracı haline getirildi. Selâmı bile, orijinal haliyle yani Arapça söylemek dini istismar; birkaç Müslümanın bir araya gelerek kendi aralarında sohbet etmesi dini âyin diye vasıflandırılarak suç sayıldı. Ezan Türkçeye çevrildi. Ezanı aslına uygun hale getirdi diye başbakan, akla hayale gelmeyen suçlarla yaftalanıp darağacına çıkarıldı.

Milli eğitim sistemi, İslam, Müslüman ve dince kutsal sayılan şeylere düşmanlık esası üzerine bina edilmeye çalışıldı.

İstiklal harbi evvelinde İstanbul’da bulunan babasının mürşidinin, son Osmanlı padişahı tarafından bir çok din adamı ile birlikte saraya davet edilerek Anadolu’daki İstiklal hareketine destek olunmasını istemesiyle birlikte, hem bir tekkenin şeyhi hem de medrese müderrisi olan babasına, mürşidi vasıtasıyla ulaşan padişah fermanı üzerine bağlı olduğu ilin Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’ne kurucu üye olarak istiklal harbine fiilen katılmasına, rejimin yeni ilkeleri nedeniyle bir çok yerde hükümete karşı isyan hareketlerine hiçbir zaman onay vermemesine, kendisine ve çevresindekilere, sözünün geçtiği kimselere ; “Dinimizde devlete karşı isyana kesinlikle cevaz yoktur. İsyan fitnedir, fitne çıkarmak haksız yere adam öldürmekten daha büyük günahtır. Müslüman dinin emirlerine uyar, günah işlemez ve devlet kanunlarına uyar suç işlemez.” şeklindeki nasihatlerine rağmen; halk arasında sayılmasından sevilmesinden ve sözlerinin tesir etmesinden çekindikleri için memleketinden yüzlerce kilometre uzakta hiç gitmediği, bilmediği bir memlekete sürgüne gönderilmiş, ailesi hem maddi ve hem de manevi çok sıkıntılar çekmişti. Kendisi babasının tavsiyesiyle devlet ricalinin dikkatini çekecek kılık kıyafet bile giymedi.

Memlekette yeni rejimin hedefi olan Avrupai hayat tarzı, eğitim tarzı, hukuk tarzı ortaya bu kaymakam gibi milletinin dinine, âdetlerine, örfüne, adetine yabancı bir nesil çıkardı. Devlet ile milletin arası böylece git gide açıldı. Devlet halkına, halk da devletine güvenemez hale geldi. Sözü dinlenen, halk içinde saygı gören insanlar tasfiye edilince başıboş kalan insanlar anarşi ortamına sürüklendi.

Cemiyet, keskin kılıçla ortadan ikiye bölündü. Bir kısmı kendisini istiklal harbinin galibi, devletin esas sahibi, diğerlerini ise kendisine maraba gibi görüyordu. Gençler ideolojik fikri gruplara ayrılmış, birbirleriyle silahlı mücadele safhasına gelmişti. Darağacına kadar sürüklenenleri oldu. Sağlam temellere oturtulması istenen cumhuriyet, temellerin karşı karşıya bırakılması nedeniyle elli beş yıl gibi kısa bir sürede çatırdar duruma gelmişti. Milleti hizaya sokma askeri darbeleri alelade vakalar haline geliyordu.

İşte bu kaymakamın hiç de hoş olmayan bu davranışının sebebi buydu. Ama bunu yanındakilere böyle izah edemezdi;

– Kaymakam bey ilçeye yeni geldi, hem de ilk vazife yeridir. Kaymakamlar ve diğer devlet ricali gittikleri yerlerde halkı iyice tanımadan pek yakınlaşmak istemezler. Bunu hoş karşılamak lâzımdır.

***

Yağmur gittikçe şiddetini arttırıyordu. O güne kadar görmedikleri bir sağanak vardı. Yağmur suları dağlardan derecikler halinde ana dereye akıyor, su seviyesi gittikçe yükseliyordu. Nehrin, ilçenin içine taşmaması için yapılan bentler dolmaya ve ilçenin ana caddesini doldurmaya ve dükkanlara taşmaya başladı.

Evinin nehre bakan penceresinde manzarayı seyreden derviş, aşağı indi, bahçesinden bir avuç toprak aldı, bir süre bir şeyler okudu, toprağa üfledi, taşan nehre doğru fırlattı. O andan sonra nehir daha fazla yükselmedi. Gittikçe yavaşladı. Yağmur durdu. Nehir birkaç saat içinde bendine çekildi.

Haber ilçede kısa sürede yayıldı. Kaymakam beyin kulağına kadar geldi.

Makamında evrak imzalatmaya gelen Özel İdare Müdürü’ne olayın detayını ve fikrini sordu. Müdür;

– İlçe bu olay nedeniyle çalkalanıyor. Bunu dervişin kerameti olarak görüyorlar.

– Senin fikrin ne?

– Ben ne desem boş, herkes bunun bir keramet olduğuna inanıyor.

– Bu kadar saflık, cahillik olamaz. Yağmur yağdı, şiddetini arttırdı. Dağlardan aşağıya yağmur suları ana dereye indi. Dereler taştı. Yağmur yavaşlayıp suyun debisi düşmeye başlayınca adam tesadüfen böyle bir gösteri yaptı. Bunu herkes keramet olarak görüyor. Yazık!

***

Sefername-i Dervişan: Kaymakamın Dervişle İmtihanı (2/2)

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Emin ARICI

Öğretmen, Hakim, Avukat, İlahiyatçı, Mütekaid

2 Yorum

  1. O kadar güzel yazılmış ki maşallah, yaşanmışları okuyunca kaymakam beyin bu zihniyete gelmesi hiç de şaşılacak gibi değil😕

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu