
İnsan, bedeninin çağrısını erken tanır.
Açlık mideye iner, ağrı yerini belli eder, hastalık ise vakti daraltır.
Bedenin sesi nettir, gecikmeye tahammülü olmaz.
Konuştuğunda insan durur; çünkü dili kesindir, itiraz kabul etmez.
Ağrı buyurur, insan boyun eğer.
Can yandığında bahane kalmaz, hayat askıya alınır.
Ruh ise edep sahibidir.
Aç kaldığında feryat etmez, hastalandığında gürültü çıkarmaz.
Sessizce geri çekilir, insanın içini boşlukla terbiye eder.
Bu boşluk bazen sebebi bilinmeyen bir huzursuzluk, bazen kalabalıklar içinde hissedilen bir yalnızlık olur.
İnsan bu hâli hayata, zamana, insanlara yorar; oysa ruh, ilgisizliğin dilini konuşuyordur.
Çoğu zaman bu sessizlik fark edilmez; çünkü ruh, ancak kalbi uyanık olanlara konuşur.
Uyanık olmayan kalpler, ruhun sesini değil dünyanın gürültüsünü gerçek sanır.
Gürültü artınca diri olduğunu zanneder; oysa diri olan, sadece meşguliyetleridir.
Ruhun açlığı gizli bir açlıktır.
İştah kesilmez, uyku kaçmaz ama gönül daralır, sabır incelir; insan, kendi varlığını taşımakta zorlanır.
Aslında taşımaktan zorlandığı kendisi değil,kendinden uzaklığıdır.
Bu hâl dünya yorgunluğu zan edilir.
Halbuki yorgun olan,beden kadar ilgi görmeyen ruhun ta kendisidir.
Tasavvuf ehli der ki:
“Kalp, Hak’tan uzak kaldıkça hastalanır.”
Bu hastalık nabızdan anlaşılmaz; belirtisi dilde, bakışta ve niyettedir.
Söz çoğalır ama hikmet azalır.
Bakış görür ama tanımaz.
İnsan, içindeki eksikliği fark edemediğinde bu eksiklik başkasına dokunur.
Söz sertleşir, merhamet azalır; nefs, kalbin önüne geçer.
Kalp geri çekilir, nefs kürsüye çıkar.
İnsan sonra bu hâli “doğallık” sanır ve meşguliyete sığınır.
Kalabalıkları ilaç, telaşı çare zanneder.
Koştukça dolduğunu sanır, oysa her adımda biraz daha boşalır.
Çünkü ruh, hızla değil, yönle beslenir.
Bir taraftan küçük mutluluklar onu kandırmaya sevinçler ise derin yaraların üstünü örtmeye başlar.
Çünkü büyük sevinçler ancak mana ile gelir.
Mana yoksa sevinç kısa sürer.
Bu hal insanda daha ağır bir boşluk bırakır.
Boşluk büyüdükçede insan, dünyaya daha sıkı sarılır.
Ve işte nasip burada görünür.
Herkese aynı kapı açılmaz.
Kimi ruhunun açlığını ömrü boyunca dünyalık sofralarda doyurmaya çalışır.
Kimi ise bir an durur.
O an, ömrün yön değiştirdiği yerdir.
Durmak, nefsin en zor kabul ettiği şeydir.
Çünkü duran insan, kaçamadığı sorularla yüzleşir.
Ve şu soru hemen kapıyı çalar;
“Ben bedenimi beslerken, ruhumu kime emanet ettim?”
Bu soru, seyr u sülûkün ilk adımıdır.
Kalbin hekimine varmak için önce hastalığı kabul etmek gerekir.
Zira kabul edilmeyen dert, dermanını da reddeder.
Hülasa,
İnsan ömrünün bütün derdi,
gayesizliğin karanlığı ile mananın ışığı arasındaki bu kıyasıya yolculuktur.
Bu yolculukta kimi kendini bulur hakikate kavuşur,
kimi ise ne aradığını bilmeden hakikatin eşiğinde oyalanır durur.
Ve bütün bu yolun sonunda insan şunu anlar:
Beden doyabilir, dünya yetebilir ama ruh beslenmedikçe içteki açlık dinmez.
Çünkü ruh, nicelikle değil hakikatle doyar.
Ruhunu beslemeyen, hayatın hiçbir sofrasında doyamaz.
Zira insan, ancak mana ile oturduğu sofradan tok kalkar.
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Kalp, Hak’tan uzak kaldıkça hastalanır.. 👏🏻👏🏻👏🏻 emeğinize sağlık
Hepimizin bildiği ama çoğu zaman adını koyamadığı bir hâlin ifadesi. Bedenin ağrısını hemen fark ediyoruz; fakat kalbin sızısını çoğu zaman dünya gürültüsüne karıştırıyoruz.
Bu sözü fark edip altını çizmeniz, kalbinizin o sesi duyduğunu gösterir. Çünkü insan, ancak içinde bir arayış varsa böyle cümlelerde kendini bulur.
Dua ederim ki kalbimiz uzaklıkla değil, yakınlıkla imtihan olsun.
Yorumunuz için gönülden teşekkür ederim.
Bu aralar benim halim…
Çok güzel ve detaylı…kaleminize sağlık…
Kaleme düşen her cümle aslında kalpten süzülen bir arayışın izidir. Eğer sizde bir karşılık bulduysa, demek ki o söz artık bana ait değil; ortak bir hakikatin yankısıdır.
Rabbim kalemimizi hakikatten ayırmasın, gönlümüzü de o hakikate açık eylesin.
Nazik sözleriniz için teşekkür ederim.
Ruhunu beslemeyen hayatın hiçbir sofrasında doyamaz…
Evet, insan bazen sofraları büyütüyor ama içindeki açlığı büyütenin eksik lokma değil, eksik mana olduğunu fark edemiyor.
Ruh payını almadıkça nimet çoğalsa da tat çoğalmıyor.
Bu cümleyi böyle sahiplenmeniz, aslında o sofrayı aradığınızı gösteriyor.
Rabbim ruhumuzu hakikatle beslenenlerden eylesin.
RUHUNU BESLEMEYEN HAYATIN HİÇBİR SOFRASINDA DOYAMAZ.
Bu söz üzerine söylenecek başka söz yoktur Ahmet abi.
Gerçekten de zaman zaman her insanin boşlukta olma ve birseyleri anlamsız bulup boşlukta hissetme hali olmuştur mutlaka.Tabi bunun bedenin değil içeriden bir yerlerden gelen bir arayış hissiyati olduğunu az da olsa uyanik olan mana alemine dönüp bakabilenler ruhun boşta kalip beslenemediğini dünyadan kendi içine geri çekilip baktığında fark edebilir.Hayatta beden ve ruhtan gelen sinyalleri doğru algilayip doğru yol ve yön bulabilenler ancak her iki dünyada da gerçek mutluluğu ve huzuru bulabilirler. Rabbimiz bizlere farkinda ve uyanik olmayı doğru yol ve yönü bulabilmeyi bedene bakip doyururken ruhuda doyurup besleyecek ve yükseltecek güzellikler ameller yapabilmeyi sizede güzel gönlünüzden taşan kaleminizle bolca dökülüp herkeslere ulaşmasını faydali olmasini ruhlari uyandirmasini nasip etsin inşallah Yüce Yaradan.
Çok güzel bir tefekkürle ifade etmişsiniz…
İnsanın zaman zaman yaşadığı o boşluk hâlini bedenle değil, içeriden gelen bir arayışla açıklamanız çok kıymetli.
Gerçekten de insan dışarıya bakmayı bırakıp bir an içeriye döndüğünde, o sessiz çağrının ruhundan geldiğini fark edebiliyor. Bence bu fark ediş bile başlı başına bir uyanıştır.
Bedenin ve ruhun sinyallerini ayırt edebilmek büyük bir nasip.Çünkü biri aceleyle talep eder, diğeri sükûtla davet eder.
Siz bu dengeyi çok güzel tarif etmişsiniz.
Dualarınıza tüm kalbimle âmin diyorum.
Rabbim hepimize uyanık bir kalp, istikametli bir yön ve hem bedeni hem ruhu doyuran ameller nasip etsin.
Güzel sözleriniz için teşekkür ederim.