HayatHatıraPsikoloji

Hayatın Kıyısında-Bir Bahar Günü Doğmak

Ve rüzgarlar karları süpürdüğünde
Ve insanı çıldırtan kuş sesleri işitildiğinde
Birdenbire aydınlandı annenin yüzü
Ve bir bahar günü doğdun sen.

Yeditepe İstanbul dizisini bilir misiniz? Hani o nezaketin ve zarafetin artık sadece eskilerde kaldığını içimize nakşeden diziyi. Yusuf karakterinin bir sahnesi var orada, tam da bu Mart ayında zihnime sızıp bu yazıyı kaleme almamı fısıldadı. Şöyle diyordu: “Otuz beş yaşındayım. Daha hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın. O yüzden kenarındayım, hem de çok kenarında. Tıpkı bizim mahalle gibi…”

Otuz beş yaş… Şairin biri, ‘Yolun yarısı eder, Dante gibi ortasındayız ömrün’ deyip 46 yaşında veda etmişti bu sefere. Bir diğeri ise ‘Uzatma dünya sürgünümü benim’ diye yakarıp 88 yaşında tamamlamıştı yolculuğunu. Biri yolu yarıladığına emindi, diğeri ise bitmesi için dua ediyordu. Bense kendime soruyorum: Yusuf gibi daha hiçbir şey yaşamamışçasına hayatın kenarında mıyım? Yoksa şairin dediği gibi yolun ortasında mı? Belki de çoktan sürgünün sonuna razı gelmiş bir yolcuyum… Kim bilir, belki de sadece o kenar mahallenin sessiz bir sokağında, kendi içime doğru ağır ağır yürüyorum.

Dört mevsimden bahar, aylardan Mart. Ama “Kar kış dolu bir günde doğdun sen.” Valide hep öyle anlatır. Dışarıda Mart ayının ayazı, içeride bir can telaşı. Annemin kahvaltıda yarım bıraktığı çayım, babamın Atikali’nin dar sokaklarında alelacele tuttuğu sarı taksiyim. Gelip geçerken insanların ayaklarının gözüktüğü bodrum katı penceresiyim. Hem baharın muştusu hem ayazın soğuğuyum. Ailemin ilk çocuk heyecanı; gerçekleşmeyen hayallerini benimle dindireceklerini umdukları o kırmızı pabuçlu, inatçı ama “o bizi hiç üzmedi” denilen o uslu kız çocuğuyum.

Hayat o karlı günden bugüne nasıl geçti, beni hangi rüzgarlar savurdu tam olarak biliyorum ama ifade edemiyorum. Lakin yoldayım. Seferiyim. Yürüyorum; o pencerenin ardında izlediğim ayak izlerine şimdi kendi adımlarımı ekleyerek yürüyorum. Yolun nerede biteceğini bilmeden yürüyorum, adımlarımın yankısını dinleyerek ilerliyorum. Canım sıkılınca da, içimde kelebekler havalanınca da yürüyorum. Kalbimin dağılan parçalarını toplarken ne kadar yavaşsam, gülünce o kadar hafifliyor adımlarım. Yürüyorum. Bazen kuşun kanat çırpışı kadar hızlı, bazen kaplumbağanın paytak paytak yürüyüşü kadar ağır geçiyor zaman.

Bazen de öyle durağanlaşıyor ki; sanki ineceğin durakta inemeyip uyuyakalmışsın ve mecburen son durağa kadar sürüklenmişsin gibi bir boşluk çöküyor içime. Kimi zaman hayat, çocukken çıktığımız o uzun yolculuklara götürüyor beni. İçimin sıkılıp daha ne kadar kaldı varmamıza sorusuna, şu dağın ardında bu dağı geçince diye cevap veren pederin tesellisi gibi. İnsanı oyaladığını biliyorsun ama inanmak da istiyorsun öte yandan. Çünkü sona gelince, varacağını düşünüyor insan.

Oysa şimdi anlıyorum ki; ne o dağlar bitiyor ne de yolun sonuna varmak insanı esas menzile vardırıyor. Durmak için değil, geçmek için varız bu alemde. Hatırla. Seferiyim ben. Mukim değilim. Yüküm; insan olmaklığımdır. Mademki doğdum; artık ölecek olmanın o vakur ağırlığını, bir hamalın kutsal emanetini taşıması gibi hakkıyla taşımak haktır bana.

Bu yazı, o pencereden sadece ayaklarını gördüğü hayata şimdi kendi adımlarıyla karışan kırmızı pabuçlu o küçük kıza mektubum olsun.

Gülecek günlere ve gülerek yürünecek menzillere…

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Fatma Cirit

Riyaziyeci. Muallime. Aşiyan-ı mürg-i dil.

2 Yorum

  1. “Kalbimin dağılan parçalarını toplarken ne kadar yavaşsam, gülünce o kadar hafifliyor adımlarım.” Bu cümleye kalbimi bıraktım. Yine çok etkileyici bir yazı, eline sağlık

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu