
Uçsuz, bucaksız bir çöldü. Rahat adımlarla yürüyordu. Hafifti, yürümek yormuyordu. Bir müddet yol aldıktan sonra, çöl de içindekiler de çok kuvvetli bembeyaz bir ışığın her tarafı doldurması ile görünmez oldu. Sonra bu beyaz ışıktan farklı, hayal meyal bir görüntü belirdi. Yaklaştıkça bunun diz üstü, edeble oturmuş nurdan insanlarla oluşmuş bir halka olduğunu gördü.
Bu bir zikir halkasıydı. Hayret ve huşû ile baktığında tam ortada Serveri Alem, Habibi Huda, aşk ve muhabbet membaı Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem oturuyordu. Simasının nuru her şeye galibdi. Sıddık arkadaşı Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, diğer büyük Eshab halkadan birer nurdu. O Rahmeten lil alemin, Nur-ul Envar’ın işaretiyle halkanın sonuna oturdu. Halka böylece tamamlanmış oldu. Sonra nurdan bir kimse, elinde nurdan bir tepsi, tepside nurdan bir kadehle geldi. Andelib-i Zişan’a uzattı. Nur saçan elleriyle kadehi aldı, dudağına götürdü. Bir yudum içti. Yanındakine uzattı. Sırayla her birisi bir yudum içti. Sıra kendisine geldi. Kadehi eline aldığında heyecandan kalbi yerinden çıkacakmış gibi hissetti. Dudağına götürdü. Kadeh dudağına değdiğinde uyandı. Bir anda kendisini karanlık odasında gördü. Yukarıdaki küçük pencereden içeriye vuran ışıktan sabah namazı vakti olduğunu anladı.
Rüyanın tesiri uzun sürdü. Gördüğü meclis kalbine, zihnine yerleşmişti. Her an gözünün önündeydi. Mahrum kalmanın verdiği teessür, kavuşma arzusunun ateşi ile birleşmiş, garip bir ruh hali içine girmişti.
Sabah namazını kıldıktan sonra seccadesinden kalkmadı. Uzun süre haliyle meşgul oldu. Gönlünden diline zengin kafiyeli beyitler hücum ediyordu. Unutmayayım diye yazma ihtiyacı hissetmiyordu. Öyle bir haldeydi ki unutmayacağını biliyordu.
“Allah sehergaha ezel yelmûmı ‘eşqı Şu’le da
Nura cemala lemyezel zati tecellaya xwe da”
(Allah aşk mumunu ezel seherinde yaktı
Ebedi güzellik nurunu kendi zatında bıraktı.)
Rüyadan sonra Dervişin gönlü herdem bahara dönmüş, güller, sümbüller, nergisler açmış, bülbüller şakımaya, kumrular “hu”ya başlamıştı.
“Bulbul û pervane ew fesl û demin
Cınsê ‘işqa mın tinê derdê kul e”
(Bülbül ile pervanenin aşkları gelip geçicidir,
Yalnız benim aşkımın cinsi dinmeyen dert ve acıdır.)
***
Günlerden cumaydı. Şehrin Emiri ailesiyle birlikte medreseyi gezmeye geleceğini Başmüderrise bildirmişti. Başmüderris Cuma namazına kadar herkesin medreseyi terk etmesini istemişti. Dervişin bundan haberi yoktu.
Bir müddet sonra medresenin sessiz haline şaşırdı. Ne olduğunu anlamak için odasından avluya çıktı. O sırada Emir ailesiyle avludaydı. Emir ve ailesi dervişe dönüp hayretle baktılar. Derviş ise onlara aynı şekilde hayretle baktı. Çünkü Emirin ailesi ile birlikte talebeler medresede iken gelmesi görülmüş bir şey değildi. Emirin gelini ile göz göze geldi. Alnında rüyadaki meclisin aynısını gördü. Şaşkınlığı, hayretle heyecanı birbirine karıştı ve bayılıp olduğu yere düştü. Gelin ile dervişin kısa süren bakışları Emirin oğlunun gözünden kaçmamıştı. Emir dervişi tanıyordu. Medresede son sınıf talebelerinin okuduğu Suyuti’nin, Tefsir-i Celaleyn’ini, Teftazani’nin Şerh-ul Akaid’ini, Subki’nin Cem’ul Cevami’sini okutuyordu. Ara sıra çağırıp sarayında sohbet ve istişare ettiği de olurdu. Olaya hemen müdahale ederek dervişi odasına götürdü. Yüzüne soğuk su serperek uyandırdı. Su içirdi. İyi olduğundan emin olunca dinlenmesini tembihleyerek ayrıldı.
Derviş kendisine geldikten sonra rüyasında gördüğü meclisin, gelinin alnında da görünmesinin tesiri altındaydı. Kasideler gönlüne akmaya, dilinden dökülmeye devam ediyordu.
Medresedeki talebeleri dervişin başına geleni duymuş, odasına ziyarete gelmişlerdi. Dervişin rengi uçmuştu. Sanki yüzündeki ifade, çok az bir tebessüm, derin bir düşünce, neşe, sevinç, keyif, ferahlık, şevk ile birlikte üzüntü, gam, keder, dert ve elem ile yoğrulmuştu. Hocalarını daha önce hiç müşahede etmedikleri bir hal içinde gördüler. Sebebini çözemiyorlardı.
Derviş iyi olduğunu, endişe edilecek bir şey olmadığını söylüyor, gördüğü rüyayı ve Emir’in gelini olayını ise sır gibi saklıyordu. Gönlünün ilhamı olan kasidelerini ise terennüm ediyordu.
“Ne bı kânun ku işaret bı şifâê bikirit
Ez hilâkê xwe dı ‘eşqè bı necaté nadım.”
(Kanun ile eğer şifayı işaret etmese sevgili
Aşk yolundaki helâki necata değişmem.)
Talebeleri söylediği kasideleri hayretle dinliyorlardı. Hiç duymadıkları, derin mânâları olan zengin kafiyeli beyitlerdi. Zevkle dinliyorlardı. Arkadaşlarının bu yeni halinden biraz da endişe duymaya başladılar. Sanki kendisinde değildi. Acaba birdenbire âşık mı olmuştu? Kendisinde belirgin hale gelen bu mecnunluk ancak böyle bir şeyin neticesi olabilirdi. Talebelerine bir açıklama da yapmıyordu. Konuşmak gerekirse sanki beyitlerle konuşuyordu. Talebeleri yanlarında kalem kâğıt taşıyor, bu beyitleri unutmamak için hemen yazıyorlardı.
Ara sıra medreseyi terk edip dışarıda tek başına geziyor. Yakınlardaki mezarlıkta bir mezar taşına sırtını dayayıp oturuyor. Kasidelerini gönülden, içten söylüyordu. Belde halkından bu hale vâkıf olup dinlemeye gelenler de gittikçe artıyordu. Bazıları “Bu mecnun olmuş, aklını yitirmiş.”, bazıları “Her halde âşık olmuş.” diye düşünüyordu ancak kasideleri dinledikten sonra hayran kalıyorlardı.
Bu hal halk arasında dedikodulara da sebeb olmuştu.
Evi mezarlığın yakınında olan ve bu dedikodulara üzülen bir kadın, dervişin hak aşığı olduğuna inanıyordu. O gittikten sonra oturduğu yere gelip mezar taşına dokunduğunda ateş gibi sıcak olduğunu gördü. Bu sıcaklığın ilahi bir aşktan başka sebebi olmadığını anladı. Bu durumu dedikoducu ahaliye göstermek istedi. “Bu sıcaklık ekmek pişirir mi?” diye düşündü.
Başka bir gün derviş yine geldi. Sırtını mezar taşına dayadı.
“İro ji remza dêmdûrê
Minnet ku min mêsrure dıl..
Dilber bi fincana surê
Mey dame û mexmûre dıl”
(Bugün sevgilinin remzi ile,
Ona minnettarım, mesrurdur gönlüm
Dilber kırmızı fincan ile
Bize mey sundu ondan sarhoştur Gönlüm)
Kasidesini sonuna kadar okudu. Kadın, derviş okumaya başladığında hamurunu hazırladı. Derviş gittikten sonra hamurunu getirdi. Orada bulunan ahaliye; “Dağılmayın gelin size bir şey göstereceğim.” dedi. Ahali merakla toplandı. Kadın açtığı yufkayı besmeleyle taşa yapıştırdı. Yufka yapıştığı gibi kısa sürede pişti. Yufkanın diğer tarafını da çevirip taşa yapıştırdı. Pişen ekmeği alıp oradaki ahaliye gösterdi. Bazılarına da birer parça verdi. “Şimdi bu dervişin dedikodusunu yapanlara söylüyorum, eğer derviş sizin dediğiniz gibi ise bu taş böyle ısınır mı, ekmek bu taşta pişer mi? Bu derviş Allah ve peygamberinin aşkından yanıp tutuşmaktadır. Bu ilahi aşkın ateşi sırtını dayadığı bu taşı ekmek pişirir hale getirdi. Bu size inşallah ibret olur da bu dedikodulardan vazgeçersiniz.” dedi. Ahali başı önlerinde oradan dağıldılar.
Kadının saf ve temiz düşüncesi dedikoduları önleyememişti. Belde halkı arasında bu dervişin, Emirin gelinine âşık olduğu dedikoduları yayılmıştı. Bu dedikodular Emirin kulağına kadar gelmişti. Emir hem gelinini ve hem de dervişi çok iyi tanıyordu. Böyle bir şeye asla ihtimal vermiyordu. Ancak bu dedikoduların önünün de alınması gerekiyordu. Vezirini, istişare heyetini topladı. Heyetten çıkan umumi kanaat dervişin bir müddet beldeden uzaklaştırılmasıydı. Vezir; “Diyarbakır Emiri sizin iyi arkadaşınızdır, dervişi bir müddet onun yanına gönderin birkaç ay orada hapis kalsın, dedikodular kesilince iadesini istersiniz.” dedi.
Emir istişarenin ehemmiyetini biliyordu. Âlimlerin bildirdiğine göre Hadis-i şeriflerde; “İstişare eden pişman olmaz”, “Akıllıya danışan doğruyu bulur” buyuruluyordu. Emir de istişareden çıkan karara tabi oldu.
Diyarbakır Emirine bir mektup yazdı. Mektupta gönderdiği dervişin âlim, ârif bir kimse olduğunu, mecbur bir sebepten dolayı beldesinden bir müddet uzaklaştırılmasının elzem olduğunu, hapiste tutulmasını ancak kendisine mahkûm muamelesi yapılmamasını rica etti.
Ertesi gün yanına birkaç askerini vermek üzere dervişi yolcu etti.
Derviş, bu yolculuğun sonunun hayra işaret olmadığını anladı. Derviş için bundan sonra zindan da gülistan da birdi. Öyle veya böyle bu can bu tenden uçup gidecekti. Zamanı, mekânı tayyeden, yeri göğü yaratan, gönülleri, içindekileri, fiilleri bilen Allah’tan hayırlısını diledi.
Dicle nehrinin kaynağına doğru yol alırken aklına kitapların birinde okuduğu bir vaka geldi. “Bir derviş şafak vakti Dicle kenarına gelir. Gusl abdesti almak için soyunup nehre girer. Suya dalıp çıktığında kendisini bambaşka bir memlekette görür. Sudan çıkıp giyinir. Karşılaştığı ilk adama “Burası neresi?” diye sorar. Adam; “Burası Kahire, bu nehir de Nil’dir” der. Adam şaşkınlıkla şehre girer. Acıkır, kendisine iş bulur çalışır. Evlenir, çoluk çocuğu olur. Yine bir gün Nil kıyısına iner, gusl abdesti almak için suya dalar, çıktığında kendisini Dicle nehrinin kıyısında bulur. Elbiseleri bıraktığı yerde durmaktadır. Giyinip evine gelir. Hanımı kahvaltıyı hazırlamış onu beklemektedir. İşte “Zamanı genişletip daralttığı gibi her zorluktan sonra bir kolaylık ihsan eden Allahü Teâlâ varken gam ve keder yok” dedi. Gönlü ferahladı.
Üçüncü günün sonunda Diyarbakır’a vardılar. Emir onları iyi karşıladı. Dervişe Ulu Cami’nin girişinde bir medrese odası tahsis etti. Emrine bir hizmetçi verdi. Hizmetçiye; “Hizmette kusur etme, derviş ne isterse ver, bir dediğini ikiletme” dedi.
Derviş kendisine tahsis edilen odada ilimle meşgul idi. İstediği kitapları hizmetçi anında temin edip getiriyordu. Ziyaretçi yasağı yoktu. Namını duyanlar gelip ziyaret ediyor, kasidelerini dinliyor, not alıyorlardı. İyi bir müderris olduğunu duyanlar ders almaya geliyorlardı. Hapis günleri çok güzel geçiyordu.
***
Bayrama üç gün kala hizmetçiyi çağırdı. “Bana sağlam, temiz bir kamış, ceviz kadar da bal mumu getirebilir misin?” dedi. Hizmetçi; “Emriniz olur” dedi.
Derviş şöyle bir beyit yazdı.
” ‘lde u herkes ji didara te lê piroze ‘id
Ez tenê Mehrûmê didar ım bised menzil be’id
(Bugün bayram, herkes sevgilin ile bayramlaşır.
Yalnız ben yüz menzil uzakta, sevgilimden mahrumum.)
O sırada hizmetçisi de kamış ile mumu getirdi. Oturmasını işaret etti. Elinden aldığı kamışı beş santim uzunluğunda kesti. Beyti yazdığı kâğıdı sigara gibi dürerek kamışın içine yerleştirdi. Her iki tarafını bal mumu ile su girmeyecek şekilde kapattı. Hizmetçiye uzattı. “Şimdi, hiçbir yerde eğlenmeden götür, Dicle nehrine at ve gel” dedi. Hizmetçi; “Emriniz olur” dedi.
***
Emir, maiyetiyle beraber divanında oturmuş, bayramlaşmaya gelen eşrafı ve halkı kısım kısım kabul ediyor, dertlerini dinliyor, onlarla hasbihal ediyor, belde ile ilgili fikirlerini alıyordu. Öğle namazına yakın hem namaz hem de yemek için bayramlaşmaya ara verildi. Emir maiyetiyle beraber haremine çekildi. Namazdan sonra yemek için sofraya oturuldu. Sofrada kuş sütü eksikti. Beldeye has mahalli bayram yemekleri perde pilav, hekeheşandi, kipe, mehir, serdew, şıpşıpe, suryaz, bırınzer sofrada yerlerini almıştı. Bayram boyunca misafirlere has salonda bu yemekler halka da ikram edilirdi. Emir, “İnsan, ihsanın kulcağızıdır.” atalar sözünü çok iyi biliyordu.
Yemekler zevkle, huzur içinde yenilirken, sohbet de şakalarla, her biri bir ders niteliğinde mizahî hikâyelerle devam ediyordu. Emirin sağ yanında oğlu, sol yanında gelini oturuyordu. Emir hizmetçiye seslendi. “Dicle nehrinden bize bir testi taze soğuk su getir.” dedi. Hizmetçi suyu getirmek için hızla testiyi alıp nehre doğru koştu. Testiyi suya daldırıp doldurdu. Aynı hızla geri geldi. Önce Emirin önündeki kristalden kadehe suyu doldurdu, sonra oğlunun kadehini doldurdu, sonra gelinin kadehini doldururken kadehin içine bir kamış parçası düştüğünü gördü. Bu kamış parçası emirin gözünden kaçmadı. Gelin kamış parçasını çıkarıp kayınpederi Emire uzattı. Emir kamışı tetkik etti, her iki tarafı bal mumu ile kapatılmıştı. Emir bu işin içinde bir iş olduğunu hemen anladı. Kamışı oğluna uzattı. “Bu kamış birisi tarafından özenle hazırlanmış, aç da içinde ne var görelim” dedi. Oğlu kamışın ucundaki mumu söktü. Ters çevirince içinden avucuna sigara gibi dürülmüş bir kâğıt düştü. Kâğıdı açtı, içindeki yazıyı seslice okudu;
” ‘lde û herkes ji didara te lê piroze ‘id
Ez tenê Mehrûmê didar ım bised menzil be’id”
Hayretle, şaşkınlıkla birkaç kez daha okudu. Sofradakilerin hepsi beyti adeta ezberledi. Beytin altında sürgündeki dervişin imzası vardı.
Emir hizmetçiye;
– Sen bu suyu nereden getirdin?
– Dicle nehrinden getirdim.
– Su doldurmadan çalkaladın mı?
– Evet Emirim, hem de birkaç defa.
Emir, bunun ilahi bir ikaz olduğunu anladı. Oğlu ve baş vezirinin fikirlerini sordu. Baş vezir;
– Hayretler içerisindeyim. Beytin altındaki imza bizim dervişe aittir. Bu kamış hususi olarak hazırlanmış. Suyu getiren hizmetçi testiye atmadıysa nehirden gelen suyla birlikte testiye girmiştir. Bu da gösteriyor ki derviş bir süre önce Diyarbakır’dan nehre atmıştır. Ancak Derviş orda hapis olduğuna göre kendisi atmamıştır. Böyle bir şey olduysa ona hizmet eden kişinin mutlaka haberi vardır. Vakit kaybetmeden Diyarbakır’a bir ulak gönderelim. Orada bir araştırma yapsın. Eğer bu kamış orda hazırlanıp suya atılmışsa bu yaşanan olay onun bir kerametidir. Bize de onun bu dedikodularla hiçbir alakası olmadığına, günahsız olduğuna dair bir ikazdır. Öyle ise serbest bırakılmasını ve eğer kabul ederse buraya gönderilmesini isteyelim.
Oğlu da bu kanaatteydi;
– Bu onun bir kerameti ve bize açık bir ikazdır. Derhal bu yanlışı düzeltmemiz lazımdır.
Emir;
– O halde hemen bir ulak gönderelim.
Ulak, vakit geçirilmeden yola çıkarıldı. Kendisine nasıl hareket edeceği tenbih edildi. Ayrıca Emire verilmek üzere bir mektup hazırlandı.
***
Üç gün sonra derviş beldeye teşrif etti. Emir maiyetiyle birlikte kendisini karşıladı. Sarayında bir ziyafet tertib edildi. Emir, baştan beri dervişin bir suçu olmadığına inanıyor idiyse de şüphesi olanlara göstermek amacıyla bir tertip hazırlamıştı. Yemekten önce yorgunluk şerbetini gelinin ikram etmesini ve öncelikle şerbeti dervişe vermesini istemişti.
Derviş oturduktan sonra gelin elinde şerbet tepsisi ile divana girdi. Şerbeti getirip dervişe takdim etti. Baş Vezir, Emirin oğlu ve diğer hazır bulunanlar dikkatle dervişe bakıyorlardı. Derviş hiç geline bakmadı. Edeple şerbet kadehini aldı ve besmeleyle içti. Bu vaziyet karşısında hiç kimsenin şüphesi kalmamıştı.
Derviş medresedeki odasına yerleşti. Mana deryası olan şiirlerini terennüm etmeye, talebelerine ders vermeye devam etti. Terennümlerinden edebiyat şaheseri bir divan vücud buldu.
***
Dervişin vefatından sonra yüzyıllar geçmesine rağmen gidip ziyaret edenler Dervişin mezarının medresenin bodrum katında olduğunu, tavanından açılan yerden merdivenle mezarın ziyaret edildiğini, medresenin kırmızı taşlı duvarlarından sanki divanındaki kasidelerin terennüm edildiği hissine kapıldıklarını söylerler.
Dervişin; “Benim öyle bir beytim vardır ki onu mezarımda okuyana ben cevap veririm.” dediği, buna inananların mezarını ziyaret ettiklerinde; “Belki dervişin dediği beyte rastlarız da bize cevap verir” diye divanından beyitler okuduğu söylenir.
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.