
1981 yılıydı. Herkes tarafından bilinen bir şehrin, herkesin pek bilmediği bir ilçesinde, öğlen vakti dünyaya gözlerimi açmıştım. Anamın sardığı kar beyaz kundağın üzerinde, tertemiz gelmiş olduğum bu dünyada, cam kenarından yansıyan öğle güneşinin vurduğu ışıkla ilk defa üzerime düşen gölge, siyah bir günah gibi çizgi çizgi sarmıştı bedenimi. Nereden bilebilirim ki o yaşta, o bebek halimle günahın ve sevabın ne olduğunu? Gözlerimi bile açmaya çekiniyordum; açsam güneş alıyordu gözümü, kapatsam gölgeler sarıyordu düşümü.
Dedim ya, bebeğim, yeni gelmişim dünyaya; neyin ne olduğunu bile bilmiyorum. İlk manevi kelimeleri, ezan-ı Muhammedî’yi kulağıma kimin okuduğunu bile hatırlamıyorum. Tek hatırladığım; o küçük bedenim ve küçücük gözlerimle, herkesin kendi yüzüne vuran gölgeler… Kimisinde ince ince çizgiler, kimisinde kalın kalın çizgiler, kimisinde ise hem kalın hem de ince çizgili gölgeler…
Büyüdükçe anladım ki, o kundağın üzerine vuran gölgeler sadece birer ışık oyunu değilmiş; aslında her insan, içine doğduğu hayatın yansımasını yüzünde taşıyormuş. Babamın alnındaki o derin, tek çizgi, gençliğinde verdiği ama tutamadığı bir sözün ağırlığıydı belki. Annemin göz kenarlarındaki ince çizgiler ise; yılların yorgunluğu değil, sessizce yuttuğu hıçkırıkların, belki de gizlediği bir hatırasının suçluluğunun iziydi.
İnsanları, yüzlerindeki o gölgeleri okuyarak tanımaya başladım. Birisi ne kadar çok gülerse gülsün, eğer o gülüşün ardında gözlerindeki gölge kalınlaşmışsa, onun ruhundaki yükün ne kadar ağır olduğunu biliyordum. Kelimeler yalan söyleyebilirdi ama o gölgeler asla. Herkes, taşıdığı günahı bir şekilde yüzüne mühürlemişti.
Ve ben, o kundakta siyah bir günah gibi bedenimi saran o ilk çizgiyi, yıllar geçtikçe kendi ruhumun ve bedenimin kıvrımlarında taşımaya devam ettim. Her “merhaba”, bir günahın gölgesini bir başkasına devretme çabası gibi gelmeye başladı. İnsanlar birbirlerinin gölgesine basarak ilerliyor, kendi günahlarını başkalarının aydınlığında hafifletmeye çalışıyordu.
Şimdi, aynaya baktığımda o 1981 yılındaki bebeği göremiyorum. Gördüğüm; artık kendi yüzümde, her geçen gün biraz daha derinleşen, biraz daha koyulaşan o siyah çizgiler. Artık sadece başkalarının gölgelerini seyretmiyorum; ben de o eski karanlığın bir parçasıyım. Belki de dünyaya gelmek, sadece ışığa doğru yürümek değil, kendi gölgenin içinde saklı olan günahı kabul ederek yaşamayı öğrenmekti.
Belki de bu yüzden, hayatın telaşı içinde hep bir yerlere yetişmeye çalışırken, aslında en çok kendimizden kaçıyoruz. Aynadaki o yabancı, her sabah tıraş olurken ya da yüzümü yıkarken bana bakıyor, ben ona bakıyorum; ancak ikimiz de o ilk günkü masumiyetin neden bu kadar çabuk terk edildiğini birbirimize sormaya cesaret edemiyoruz.
Zaman, o ilk gölgeyi silmek şöyle dursun, onu her yaşanmışlıkla biraz daha besledi ve büyüttü. Büyüdükçe öğrendim ki; günah, sadece işlenen bir hata değil, bazen söyleyemediğimiz bir söz, bazen içimize attığımız bir pişmanlık, bazen de birini severken aslında kendimizden tâviz verdiğimiz o eksik parçaydı. Herkesin yüzündeki gölgeler, onların gizli hikâyeleriydi; kimsenin bilmediği, belki de kendilerine bile itiraf edemedikleri o “siyah çizgiler.”
Şimdi akşamüstleri, güneş çekilirken ve gölgeler uzarken, çocukluğumdaki öğlen saatlerini hatırlıyorum. O zamanlar gölgelerden korkardım, çünkü onların neyi temsil ettiğini bilmezdim. Şimdiyse gölgelerimle barışığım. Biliyorum ki; ışığın olmadığı yerde karanlık olmaz. Eğer üzerimde bu kadar koyu gölgeler taşıyorsam, bu, ruhumda sakladığım o büyük aydınlığın, o tertemiz başlangıcın hala orada, bir yerlerde gizlendiğine dair bir delildir.
Belki de insan, hayatı boyunca o gölgelerden kurtulmaya değil, o gölgelerin içinde gizli olan “kendini” bulmaya çalışıyor. Ve belki de günah dediğimiz şey, o karanlığın içinde değil; o karanlığı reddedip sadece güneşe bakmaya çalışarak kendi gerçeğimizi inkar ettiğimiz o anlarda gizli.
Artık anlıyorum ki, insan büyüdükçe gölgeleriyle girdiği savaşı bırakıp, onları birer yol arkadaşı olarak kabul etmeye başlıyor. O gün, kundağın üzerinde titreyen o kararsız karartı, aslında bana kaderimin ilk yolunu sunmuş. Hayat, o yolu takip ederek, bazen aydınlık meydanlarda, bazen de kendi karanlık koridorlarında yürüdüğümüz uzun bir yolculuktan ibaret.
Zamanla, başkalarının yüzündeki gölgeleri yargılamayı bıraktım. Çünkü artık biliyorum; her gölge, sahibinin gizli bir yarasını, henüz iyileşmemiş bir pişmanlığını ya da itiraf edilemeyen bir arzusunu korumaya çalışıyor. O çizgiler, aslında ruhun giydiği görünmez birer zırh; bizleri hem dünyadan koruyor hem de yavaş yavaş içimize hapsediyor.
Bugün, o kundaktaki bebekten geriye kalan tek şey, o ilk gölgenin izi. Ama artık korkmuyorum. Çünkü biliyorum ki, ışık benim bedenime çarptığı sürece gölgem var olacak ve o gölge var olduğu sürece, aslında dünyadaki yerimi, varlığımı ve o tertemiz başlangıca olan özlemimi kanıtlamış olacağım. Her adımda biraz daha uzasa da, her gün batımında biraz daha büyüse de, o gölge artık benim en sadık, en dürüst ve en derin hikâyem olacak.
Yine de bazen, günün en sakin saatinde, çocukluğumun öğle vaktine dönerim. İnsan, kendi geçmişine her döndüğünde aslında en çok kendini ararmış. Şimdi biliyorum; o gün kundağıma düşen ilk gölge, bana hayatın bir armağanıymış. Çünkü ancak karanlığı tanıyan bir ruh, gerçek ışığın kıymetini bilebilir; ancak günahın ağırlığını hisseden bir kalp, sevabın huzuruna varabilirmiş.
Bugün aynadaki çizgilerime bakarken, onları bu yolda birer yaşanmışlık olarak okuyorum. Her çizgi bir veda, her gölge bir hatıra, her karanlık nokta ise unutulmayı bekleyen bir sessizlik… Artık o günkü gibi korkak değilim; ne güneşten gözlerimi kaçırıyorum ne de gölgelerin serinliğinden çekiniyorum. Gözlerimi istediğim gibi açıp kapatabiliyorum. Hayat, o kundaktan yola çıkıp mezara varana kadar, üzerimize düşen gölgelerle bir barışma serüveninden başka ne ki?
Sonunda, tüm çizgiler silinip ışıklar söndüğünde, geriye ne günah kalacak ne de sevap; geriye sadece o ilk kundağın üzerindeki o tertemiz boşluk kalacak. Ben de o gün, o gölgelerle birlikte başladığım yolculuğun nihayetinde, geldiğim yere, yani o saf sessizliğe geri döneceğim.
Ve o zaman, belki de ilk defa, hiçbir gölgenin uğramadığı o mutlak sonda, gerçekten kendim olabileceğim.
Gölgelerinizle, barışık kalmanız dileğiyle….
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.