
Kayıp Duygular Sokağı hikayesi, modern dünyanın kalabalığında kendi iç sesini kaybetmiş bir genç adamın sarsıcı rüyasını konu alıyor.
Genç adam yorucu bir günün ardından evine dönüyordu.
Kalabalık caddelerden geçmiş, onlarca insan görmüş ama tek bir insanla gerçek anlamda konuşamamıştı.
Bir yerde insanların birbirine güvenmediğine şahit olmuş, başka bir yerde küçük bir iyiliğin karşısında yükselen şüpheyi görmüştü.
İçinde tarif edemediği bir yorgunluk vardı.
Yolda yaşadıkları, onu farklı bir ruh haline sokmuştu.
Eve geldiğinde daha önce hissetmediği garip duygular içinde kendini koltuğa bıraktı.
Dışarıda karanlık sessizce şehrin üzerine inerken göz kapakları ağırlaşmaya başladı.
Son hatırladığı şey pencerenin ardından görünen sokak lambasının solgun ışığıydı.
Ve sonra…
Kendini şehrin en eski sokağında yürürken buldu.
O an garip bir şekilde dar bir geçide gözü takıldı.
Geçidin girişindeki paslanmış tabelayı gördü.
Üzerindeki yazıları okumaya çalışırken içini tarif edemediği bir his kapladı.
Sanki o geçit onu çağırıyor, aynı zamanda uzak durması için de uyarıyordu.
Genç adam bir süre olduğu yerde durdu.
İçeri girmek ile yoluna devam etmek arasında kaldı.
Merakı her geçen saniye büyüyordu.
Nihayet birkaç adım yaklaştı ve heyecanla tabeladaki yazıyı okuyabildi:
Tabelada “Kayıp Duygular Sokağı ” yazıyordu.
Bir müddet gözlerini kapattı.
Çocukluğundan beri duyduğu tüm kırgınlıklar, hayal kırıklıkları ve yarım kalmış dostluklar zihninde belirip kayboldu.
Bu isim ona nedense çok tanıdık gelmişti.
Sanki yıllardır aradığı bir şey, bu sokağın içinde saklıydı.
Sokak oldukça tenha ve sessizdi.
Yıllardır kimsenin konuşmadığı bir yerde gibiydi.
Ne çocuk sesi vardı ne de insanların telaşı. Rüzgâr bile çekinerek esiyordu.
Önündeki dükkânlar terk edilmiş vaziyette sıralanıyordu.
Adam ağır adımlarla ilerlerken İlk dükkânın tabelasına gözü takıldı.
Tabelada “Güven” yazıyordu.
Merakla kapıyı araladı ve tedirgin bir halde içeri girdi.
Tezgahta yaşlı bir adamın tek başına oturduğunu gördü.
Titrek bir ses tonuyla “ Neden kimse gelmiyor? ” diye sordu.
Yaşlı adam hüzünle karışık tebessüm etti ve “İnsanlar beni kaybettikten sonra aramaya geliyorlar ama bulduklarında da yeniden kaybetmekten korkup yanlarına almadan gidiyorlar” dedi.
Şaşırmış bir vaziyette dükkandan çıkarak yine temkinli ve ağır adımlarla yoluna devam etti.
Bu kez karşısına “Nezaket” isimli küçük bir dükkân çıktı. Rafları ağzına kadar dolu ve biraz da tozluydu. Belli ki uzun zaman uğrayan olmamıştı dükkana.
Kendi kendine, “Bu kadar çok ürün var! Neden kimse almıyor?” diye söylenirken dükkânın içinden sitem dolu bir ses yükseldi.
“Bak genç adam fark ettiysen raflar dolu fakat insanlar bedava olan şeylerin değerini pahalı olanlardan daha az sanıyor anladın mı?” diye cevap geldi.
Sesin sahibini görememişti ama ne dediğini pekâlâ iyi anlamıştı.
Şaşkınlığı bir kat daha artmış vaziyette yoluna devam etti.
Sokağın sonuna varmak üzereydi.
Işıkları neredeyse sönmüş küçücük bir dükkân gördü.
Dükkanın kapısında tek bir kelime yazıyordu:
“Merhamet“
İçeride kimse yoktu.
Fakat tezgâhın üzerinde bir not duruyordu.
Adam notu eline aldı.
Notta şöyle yazıyordu:
“Ben hiçbir yere gitmedim. İnsanlar beni kalplerinden çıkarınca burada yalnız kaldım.”
Genç adam dükkandan dışarı çıktı ve o an başını kaldırıp sokağa baktı.
Aslında kaybolan duyguların sokakta olmadığını fark etti.
Onlar insanların içinde doğuyor, insanların içinde kayboluyordu.
Yolun kenarında küçücük bir çocuk oturuyordu.
Çocuk elindeki kırık oyuncakla oynuyordu ama yine de mutluydu.
“Neden bu kadar mutlusun?” diye sordu.
Çocuk hiç düşünmeden “Bugün bir arkadaş edindim” diye cevap verdi.
Adam o an anladı ki mutluluk, insanların yıllarca aradığı büyük hazinelerde değil; güvenin yeniden kurulduğu, nezaketin yeniden gösterildiği, merhametin yeniden hatırlandığı küçük anlarda saklıydı.
Tam sokağın sonuna geldiğini düşünürken, daha önce fark etmediği dar bir ara yol gördü.
Merakla yürümeye devam etti.
Bu kez karşısına camları tozla kaplanmış bir dükkân çıktı.
Kapısında “Umut” yazıyordu.
İçeri girdiğinde rafların boş olduğunu gördü.
Dükkân sahibi pencerenin önünde oturmuş, dışarıyı seyrediyordu.
“Burada neden hiç ürün yok?” diye sordu.
Adam tebessümle “Çünkü insanlar umudu satın alamaz. Onu ancak birbirlerine verebilirler.”
Genç adam cevap karşısında sustu.
Son kelimeler kulaklarında adeta çınlıyordu.
Cevap çok etkileyiciydi.
İnsan hiç umutsuz yaşayabilir miydi?
Yoluna merakla devam etti.
Kaldırımdan aşağı indi ve yolun karşı tarafına geçti.
Biraz ilerledi ve bu kez kapısında “Vefa” yazan eski bir dükkân gördü.
Tabela bakımsızlıktan çok zor okunuyordu.
Belli ki o da üstündeki yazıdan nasibini almıştı.
Bir an durdu gözlerini kapadı, geçmişi film şeridi gibi akıp geçti.
Hatıralar, yaşanmışlıklar, mutlu olduğu anlar hepsi o film şeridinin içindeydiler.
Kendisini sorgulamaya başlamıştı.
Acaba hiç vefasızlık yaptığı olmuş muydu?
Daha fazla beklemeden kapı kolunu aşağı indirerek ürkek bir vaziyette içeri girdi.
İçeride sararmış mektuplar, eski fotoğraflar ve unutulmuş hatıralar vardı.
Dükkânın sahibi raflardaki tozu alırken başını kaldırdı.
Genç adam artık şaşırmamıştı. Bu dükkanın da boş olmasının mutlaka bir sebebi vardı diye düşündü: Vefasızlık…
Dükkan sahibi genç adamın duygulandığını dolmuş gözlerinden anlamıştı.
Yaşlı adam derin bir iç çekti.
“Evlat, insanlar hatırlanmak istiyor ama hatırlayan olmak ise zorlarına gidiyor.”
Bu sözler adamın içine işledi.
Yoluna devam ederken sokağın sonunda büyük bir saat kulesi gördü.
Saat durmuştu.
Akrep ve yelkovan yıllardır aynı yerde bekliyor gibiydi.
Kulenin altında küçük bir levha asılıydı.
Levhanın üzerinde şu cümle yazıyordu:
“Bu saat, insanların birbirine zaman ayırmayı bıraktığı gün durdu.”
Adam uzun süre o yazıya baktı.
O an fark etti ki insanlar zamanın azlığından değil, çoğu zaman önceliklerinin yanlışlığından şikâyet ediyordu.
Sevdiklerine ayıracak birkaç dakika, bir dostu arayacak birkaç saniye, bir kalbi onaracak birkaç cümle bulamıyorlardı.
Tam sokaktan çıkacağı sırada arkasından küçük bir ses duydu.
Dönüp baktığında biraz önce gördüğü çocuk oradaydı.
Elindeki kırık oyuncağı uzattı.
“Bu senin severek oynadığın tek oyuncağın değil mi?” dedi adam.
Çocuk tebessüm etti.
“Biliyorum. Ama mutlu olmaya esas sebep sahip olduğumuz şeyler değil, paylaştıklarımız…”
Genç adam çocuğun söylediklerinin tesirinde kalarak, bir oyuncağa baktı bir de çocuğa.
Belki maddi olarak hiçbir değeri yoktu.
Ama o küçücük oyuncak, sokağın başından beri gördüğü bütün dükkânlardan daha büyük bir ders veriyordu.
Sokaktan çıkarken arkasına son kez baktı.
Az önce karanlık görünen dükkânların ışıkları tek tek yanmaya başlamıştı.
Çünkü bazı duygular, onları arayan biri çıktığında yeniden hayata dönüyordu.
Tam o sırada uzaktan bir ses duydu.
Önce hafifti.
Sonra giderek belirginleşti.
Gözlerini açtığında sabah olmuştu.
Pencereden içeri gün ışığı süzülüyordu.
Bir süre yatağında sessizce oturdu.
Gördüklerinin bir rüya olduğunu anlamıştı.
Fakat içindeki hisler gerçekti.
O gün evden çıkarken ilk kez etrafındaki insanlara farklı gözlerle baktı.
Otobüste yaşlı bir adama yer verdi.
Mahallede uzun zamandır selam vermediği komşusuna gülümsedi.
Bir çocuğun düşürdüğü kalemi yerden alıp uzattı.
Ve o an fark etti ki…
Kayıp Duygular Sokağı aslında bir rüya değildi.
O sokak her gün yürüdüğü hayatın tam ortasındaydı.
Sadece çoğu insan onu göremiyordu.
Ayrıca bakınız: Muhabbet
——
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.