Hikaye

Kışladan Mektup

Nizamiyenin demir kapısı ardı ardına kapandığında, zamanın akışı dışarıdaki dünyadan tamamen kopmuştu. Burası, Anadolu’nun doğusunda, kayalık dağların zirvesine tünemiş, rüzgârın eksik olmadığı ücra bir sınır karakoluydu. Takvimler kasım ayının ortasını gösteriyordu ancak buralara kış çoktan çökmüş, tepeleri bembeyaz bir örtüyle kaplamıştı. Gece nöbetini yeni devretmiş olan Piyade Er Mehmet, postallarının altındaki donmuş karı revirin girişindeki paspasa sürterek temizledi. Üzerindeki ağır parkayı çıkarıp koğuşun köşesindeki ranzasına oturduğunda, kemiklerine kadar işleyen o keskin soğuğun yavaş yavaş çözüldüğünü hissetti.

Koğuşta derin bir sessizlik hâkimdi. Sadece ranzalardan yükselen düzenli nefes sesleri ve dışarıda uğuldayan fırtınanın pencereleri zorlayan sesi duyuluyordu. Mehmet, ellerini ısıtmak için birbirine sürttü. Parmak uçları soğuktan morarmış, avuç içleri ise tüfeğin çelik gövdesini tutmaktan nasır bağlamıştı. Göğüs cebine elini attı. Günlerdir sakladığı, kenarları hafifçe kıvrılmış boş çizgili kâğıdı ve plastik tükenmez kalemi çıkardı. Bu kâğıt, onun memlekete, sevdiklerine, geride bıraktığı sıcak yuvaya açılan tek kapısıydı. Dizlerini kendine doğru çekip kâğıdı ranzanın ahşap kenarına yerleştirdi. Kalemin kapağını dişleriyle açarken, gözünün önüne köyünün yeşil düzlükleri, anasının tandır fırınından yükselen o buram buram buğday kokusu geldi. İçini çekerek ilk satırı yazmaya başladı:

“Sevgili anam, canım babam, gözümün nuru kardeşlerim…”

Yazarken kalemin çıkardığı cızırtı, koğuştaki sessizlikte bir melodi gibi yankılanıyordu. Kelimeler parmaklarından kâğıda dökülürken, içindeki o devasa sıla hasreti de bir nebze olsun hafifliyordu.

“Mektubuma başlamadan önce, o mübarek ellerinizden hürmetle ve hasretle öperim. Beni soracak olursanız, hamdolsun sağlığım, sıhhatim yerindedir. Devletimiz bize burada hiçbir eksiklik yaşatmıyor. Yemeğimiz sıcak, kıyafetimiz kalın, komutanlarımız ise bir babadan farksız. Ama insan ne kadar rahat olursa olsun, burnunun direği sızlayınca gözü hep o köyün yolunu arıyor. Anam, hani uğurlarken arkamdan döktüğün o bir tas su vardı ya, işte o su sanki buralara kadar akıp geldi, içimdeki yangına serpiverdi.

Burası bildiğiniz, duyduğunuz yerlerden çok başka. İlk geldiğimde yabancılık çekerim sanmıştım ama yanılmışım. Bu kışlanın çatısı altında kocaman, bin bir renkli bir aile olduk. Hemen yanımdaki ranzada İzmirli ufak tefek bir çocuk yatıyor, adı Murat. Evde çıraklık yaparmış, eli her işe yatkın. Karşı ranzada ise Diyarbakırlı Azad var; sesini bir duysanız, akşamları nöbet dönüşü sessizce bir türkü tutturur, koğuştaki herkesin gözü gizli gizli nemlenir. Biz burada memleketin dört bir yanından gelen, daha önce hiç karşılaşmamış ama şimdi birbirinin canını canı sayan kardeşleriz. Gece dağdan esen o deli poyrazda nöbet tutarken, birbirimizin nefesiyle ısınıyoruz. Ekmeğimizi bölüşüyor, postalları bağlarken birbirimize destek oluyoruz. Vatan borcu dedikleri bu kutsal görev, insanı sadece asker yapmıyor anam, insanı gerçek bir insan, hakiki bir kardeş yapıyormuş.”

Mehmet durdu. Derin bir nefes alarak gözlerini tavana dikti. Birkaç hafta önce intikal esnasında yaşadıkları o zorlu anları düşündü. Kar diz boyunu aşmış, tipi göz gözü görmez olmuştu. O sırada Konyalı Hasan’ın ayağı kaymış ve uçurumun kenarındaki kayalığa tutunmuştu. Dakikalarca süren o ölüm kalım mücadelesinde hiçbir asker bir adım bile geri atmamış, el ele vererek arkadaşlarını o uçurumdan çekip almışlardı. İşte o gün Mehmet anlamıştı ki, bu üniformanın içindeki herkes birbirine görünmez bir kader bağıyla bağlıydı. Kalemi yeniden sıkıca kavradı.

“Babacığım, harman zamanı arkamda bıraktığım işleri düşündükçe bazen içim buruk kalıyor. Traktörün bakımını yapabildin mi? O ihtiyar gövdesiyle seni yarı yolda bırakmamıştır inşallah. Kara sabanın sapını tutan ellerinin acısı hala gözlerimin önünde. Burada dağlar çok yüksek, buraların kayaları bizim köyün topraklarına benzemiyor; sert, dik ve acımasız. Bazen nöbette gökyüzüne bakıyorum. Bizim köyün üzerindeki o parlak, insana huzur veren yıldızları arıyorum. Burada yıldızlar bile sanki daha soğuk, daha uzak parlıyor. Ama içimizdeki vatan sevgisi, göğsümüzün tam ortasında yanan o kor ateş, bizi en zemheri ayazda bile sıcacık tutmaya yetiyor.

Geçen gün telsiz odasında nöbetçiydim. Dağların tepesindeki diğer karakollarla konuşmaları dinledim. Her bir ses, vatanın bir başka köşesinden yükselen birer kale gibiydi. O an anladım ki, biz burada sadece birkaç tepede nöbet tutmuyoruz; biz sizin evinizde huzurla uyumanız için, kardeşlerimin okula güvenle gidebilmesi için, anamın tandırında ekmeğini rahatça pişirebilmesi için buradayız. Bu bilinç insan bacaklarına güç, yüreğine cesaret veriyor. Komutanımız geçen gün bir konuşma yaptı nizamiyede. ‘Evlatlar,’ dedi, ‘arkanızda koskoca bir milletin duası var. Siz burada dik durdukça, o milletin başı asla eğilmeyecek.’ O günden beri rüzgâr ne kadar sert eserse essin, nöbette ayaklarım yere daha bir sağlam basıyor.”

Mektubun bu kısmında kalemin mürekkebi hafifçe soluklaşmaya başladı. Mehmet kalemi birkaç kez avucunun içinde salladı, nefesiyle ucunu ısıttı. Kâğıdın alt kısımlarına doğru ilerlerken, köydeki küçük kardeşi Ali’nin afacan yüzü belirdi zihninde.

“Kardeşim Ali’ye söyle, derslerini hiç aksatmasın. Benim buradaki kitaplarımı, defterlerimi kurcalasın, okusun. Asker abisi onunla gurur duymak istiyor. Ona buralardan bir askeri şapka getireceğim, sözüm söz. Köydeki komşulara, üzerimde emeği olan herkese tek tek selam ederim. Hepsinden helallik isteyin. Bizim buralarda şafak vakti bir başka güzel olur anam. Güneş, o karlı dağların arkasından ilk ışıklarını sızdırırken, beyaz kar örtüsü altına bürünür, her yer parıl parıl parlar. İşte o an, karanlığın bittiğini ve yeni bir günün umutla başladığını anlarız. Bizim de şafağımız elbet bir gün doğacak, bu ayrılık günleri nihayete erecek ve ben koşa koşa, o eski ahşap kapıyı çalıp kucağınıza atılacağım.

Mektubumu burada bitirirken, sizleri önce Yüce Mevla’ya, sonra birbirinize emanet ediyorum. Dualarınızı bu evladınızdan, buradaki asker kardeşlerimden hiç eksik etmeyin. Bizi koruyan, kollayan dualarınızdır, bunu çok iyi biliyorum. Hasretle, hürmetle, sevgiyle hepinizi kucaklıyorum. Hakkınızı helal edin.”

Mehmet yazmayı bitirdiğinde parmaklarının tamamen uyuştuğunu fark etti. Kalemin kapağını kapattı, kâğıdı özenle üç parçaya katladı. Cebinden çıkardığı temiz, üzerinde sadece askeri postane damgası vurulacak olan zarfın içine yerleştirdi. Zarfın ağzını kapatırken, kâğıdın üzerine düşen küçük bir damla gözyaşının bıraktığı izi fark etti. Bu, zayıflığın değil, içindeki o bitmek tükenmek bilmeyen sevginin ve bağlılığın nişanesiydi.

Zarfı göğüs cebine, kalbinin tam üzerine yerleştirdi. Koğuşun penceresinden dışarıya baktığında, karanlığın yavaş yavaş griye döndüğünü, dağların zirvelerinin hafifçe aydınlandığını gördü. Yeni bir gün başlıyordu. Mehmet, botlarını tekrar giymek ve sabah içtimasına yetişmek için ranzasından kalktı. İçinde, memleketine gönderdiği o mektubun verdiği tarifsiz hafiflik ve huzur vardı. Kışlanın soğuk koridorlarında yürürken, adımları her zamankinden daha kararlı ve gururluydu.

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Hüseyin Özcan

Yönetici, Yazar, Baba, Gözlemci,

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu